Köklü, varlıklı fakat daha sonra fakirleşen bir Anadolu ailesinin son umudu olan, hukuk fakültesinde birinciliklerle sınıf geçen,üç dil bilen,kendisinden tıpkı dedesi gibi Yargıtay üyesi olması beklenen İlyas’ın hayatı okulunun son yılında alt üst oluyor.Şikayet etmese de zaten zorluklarla okuyan İlyas’ın hayatını tamamen değiştirense bir aşk oluyor.Var olan zorlukların üstüne bir de bir reddediliş eklenince İlyas,bir bunalım içine giriyor.İyilik,dostluk duygularını silmek istiyor,insanlara karşı güveni kalmıyor,insanlardan midesi bulanıyor.İlyas gerçeklerden,artık sevmediği insanlardan kendini mutfağa kapatarak, yemekler yaparak kaçıyor.En büyük amacı olan Yargıtay üyeliğini anlamsız bulurken,kendisi de etrafındaki insanlara yabancılaşıyor. Kendini,çıkmazlarını, hayatını mutfak ile oyalayıp duruyor.Tüm sorumluluklarını ve ilişkilerini yok sayıyor ve yemek yapmayı her şeyden önceye alıyor.Hatta aile için önemli olan köklü soyadını bile önemsemez oluyor.Toplumcu gerçekçi bir anlayışla yazar mutfağın dışındaki dünyayı incelikle aktarırken,dönemin gerçeklerine ve dönemin toplumunun baskısına ışık tutuyor.
İlyas,yüzleşmekten,dışardaki dünyadan kaçtıkça benliğini yitiriyor.Kendisi olmaktan adım adım uzaklaşıyor.Bir süre sonra romanda yaşanan olaylar şaşırtıcı,saçma,trajik bir hal alıyor.Bir zamanlar hükümet içinde hükümet olan hatta hükümetten de kuvvetli olan,ardından fakirleşen,soylarının çökmemesini oğullarına bağlayan Divitoğlu ailesi, İlyas’ın vardığı noktada acı,öfke,umutsuzluk içinde kalıyor.İlyas, kaçarak,kendini mutfağa kapatarak ve hatta şaşırtıcı kararlar alarak kendine bir son yazarken kader de ona trajik bir son hazırlıyor.
