ÖYKÜ YAZMA TEKNİKLERİ

Kitap, yazı ve yazınsalı, yazı ile yazınsal arasında köprü olan şiirsel imgeyi irdeleyerek başlar. Şiiri tanımlayan kitapta şiirin tanımlarından biri şöyle yapılır ve etkileyicidir: “şiir, bir büyücünün bize sunduğu gizemli bir kokudur. Bu koku sayesinde başımız döner kendimizden geçer, gerçekliğin arkasında yatan daha gizemli, kimsenin bilmediği bir gerçeğin sırrına ereriz. Biz her zamanki tavrımızla olduğumuz yerde dururuz. Şiir adlı bir gözlüğü takar takmaz, dünyanın rengini ve biçimini her zamankinden daha farklı görmeye başlarız.” Şiir dil boyutu ve yaşantı boyutu olarak kitabın ilk bölümlerinde incelenir. Şiirin döngüsel özellik taşımasının” durum”, “planlanlı öykü”ye yansıması incelenir.

Kitabın roman bölümünde romanın tanımı yapılırken unsurları da ele alınır. Olay, zaman, uzam(mekân), karakter olarak romanın öğeleri incelenir romanda ve öyküde anlatım biçimleri ayrıntılı olarak işlenir. Konu örneklerle pekiştirilir.

Yapay kurmaca ve gerçek kurmaca kitabın bölümlerindendir. Bu bölümde öykünün amacı, öğeleri yapay kurmaca ve gerçek kurmaca içinde incelenir. Nitelikli öykünün nasıl oluşturulacağını dair kapsamlı açıklamalar yer alır. Kitap, kavramları açıkladığı kadar nasıl başarılı bir öykü yazılır sorusunu yanıtlar. Bu yanıtlar hem öykünün her ayrıntısını açıklanmasıyla, hem örneklerle, hem de yayıncı Salih Bolat’ın önerileriyle oluşur.

Yazarlık ve yaratıcılık üzerine olan bölümler yazınsal yaratıcılığın beş yolu ile açıklanır. Bu beş yol ayrıntılı biçimde yol gösteren bir nitelikte aktarılır ve  konuyla ilgili öneriler yer alır.

Öykü düşünceleri nasıl oluşur bölümünde, başarısız olan yazarların izlediği yollar göz önüne serilir. Aynı zamanda öykü düşüncelerinin nasıl oluşturulabileceğinin de adım adım yol haritası Salih Bolat tarafından belirtilir.

Olaysız öykülerin tanımı, öyküde sahneyi oluşturmak, bir öykünün son sahnesi ve nasıl olması gerektiği, çatışma, gerilim, öyküde bakış açısı, duygu, okuyucu özdeşleşmesi, yazarın mesajı, yetenek hem öykünün öğeleri olarak hem de öykü yazarken olması gereken niteliğe ulaşma ayrıntıları olarak işlenir. Bir öykünün öğeleri, final sahnesi, içindeki sahneler yine ayrıntılı bir biçimde aktarılır. Bakış açısının nasıl oluşturulup seçileceği de konulardan biridir.

Karakter oluşturmada, karakterin basmakalıp olmayan “kişisel” insanlar olmaları gerektiği vurgulanır. Karakter oluştururken, aktarılırken neden temel bir özelliğinin vurgulanması gerektiği belirtilir. Karakter oluşturmanın yolları adım adım anlatılır.

Çatışma üç temel biçimde tanımlanır.

Bir öykünün yayıncı tarafından reddedilme sebebinin genel yirmi beş nedeni açıklanır. Yani yapılan yirmi beş hata sıralanır ve bu hatalara karşı yine Salih Bolat tarafından bir doğru yol haritası çizilir.

 

Unutulan Yurttaş

Kitap içinde yer alan on öyküden ilki kitabı adını veren Unutulan Yurttaş’tır. Seyit Efendi ve oğlunun hikayesi taşranın kasvetli kendini yenileyen ve bir beklentinin durağanlığı atmosferinde işlenir bazı öykülerden bahsedeceğim.Bir yanda gurbetin koşturması bir yanda bitirilmesi gerekli zor bir test, bir yanda büyük bir şehirde var olma çabası ve oyuncuların gittiği bir kafe… Büyük kente okumak için giden kendini sinemanın içinde, daha doğrusu sinema dünyasına garsonluk yaparken bulan bir gencin çevresiyle, ailesiyle olan ilişkisi Bir Filmin Öyküsü adlı hikayede anlatılır.

Öykülerin genelinde imgeler bulunur,öykülerin dili yalındır.Hasar öyküsünde haklı ve buruk bir cümle var: “ Özür dilense,af dilense bazı örselenmeler bazı hasarlar onarılmıyor!”

Sürüklenmeler, maskelerin takıldığı çok yakın geçmişe ait bir öykü. HES kodsuz hiçbir yere alınmadığımız zamanlara ait.

Hayatımıza giren karekodlardan,geçim sıkıntısından, yalnızlıktan bahseden öykülerin bazıları metafor yüklü. Genel olarak belirtebileceğim en önemli şey kitapta her cümlesi üzerinde düşünülmüş öyküler bulunur.

Mendil Altında

Siyaset hayatını ve edebiyat hayatını birbirinden ayırmak için Divan ve Halk edebiyatında kullanılan “mahlas” kullanmıştır.Öykü ve romanlarında bir ideal,ideali arama vardır ve toprak medeniyeti anlayışını benimser.Yani sanayi medeniyetinin gelip geçici olduğunu düşünür.Mutlu bir ülkenin de insanların arasındaki sevgi bağıyla olacağını düşünür.

Yazdığı hikâyeler genel olarak ilk defa dergi ve gazetelerde yayınlanmıştır.Daha önce romanlarının hepsini ve bazı hikâyelerini okumuş ,paylaşmıstım.Aslında edebiyatımızın hikâyecilerindendir ve bu kitap bazı hikâyelerinin bulunduğu bir kitaptır.Yazarın bazı hikayelerinde belli başlı bir konu yoktur.Bu öykülerinden biri olan Hayat Ne Tatlı hikâyesidir.Hikâye kahramanı evinden çıkar ,dışarıda dolanır ve evine döner.Başından herhangi bir büyük olay geçmez.

Hikaye kişilerinin altı çizilecek özellikleri yoktur.Olağanüstü kişiler değillerdir.Hergün denk gelebilecek “küçük insan “ denilen kişilerdir.Çoğu hikâyede bu insanların mizah diliyle gülünç yanlarını ele alır.Sait Faik ‘in ilk dönemindeki gibi hikâyelerinde insan sevgisi vardır.Çoğu hikâye kişisi orta tabaka ve devlet dairesinde çalışan memurdur.

Ömer Seyfettin’in “edebiyat yapmadan yazmak”olarak tanımladığı yazı üslubunun en büyük temsilcilerindendir.Zaten Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan makalesiyle başlayan sade dil akımını benimser.

Teknik olarak Batı tekniği alınmış olsa da eserlerinin hiçbirinde konu olarak batının izi yoktur.İstisna durumlar vardır.Esendal yerli bir edebiyat üreticisidir,halka yönelmiş gözlemci bir yazardır.Toplumcu gerçekçi değildir.Esendal gözleme dayanarak yazar,olanı olduğu gibi yansıtır.Anadolu, İstanbul yaşantısını,insanlarını yansıtır lakin siyasetçi kimliğinden olsa gerek gerçekçiliğinin bir sınırı vardır;suya sabuna dokunmaz.İnsanın ruhsal durumunu yansıtır.Alçakgönüllü tipler yaratır.Yazar üretimden, emekten,çalışmaktan yanadır,üretimdeki bunalıma dikkat çeker  ve bu kitapta Haşmet Gülkokan hikâyesinde bu görüşünü yansıtır.

Vassaf Bey,Ayaşlı ile Kiracıları,Miras romanlarında ülkenin temelini atacak olan aile yapısının önemini vurgulayan yazar,bu üç romanda da toplumun aile yapısındaki farklı çözülmelerini işler.

Mendil Altında ise durum öyküsü temsilcilerinden olan yazardan okuduğum hikâye kitaplarından biri oldu.

Avni Hurufi gibi sıradan fakat etkileyici kişilerle tanıştım.Bu hikâyede sarhoşluk konusu işlenir.Ana Baba hikâyesinde ana ve babanın bir çocuğun hayatındaki önemi aktarılır.Önemsiz bir hastalığı abartarak  hastalık sürecini gösterilen ilgiyle geçirmek Hasta hikâyesinde işlenir.Karga Yavrusu,babanın çocuğuna uyguladığı şiddeti aktarır.İki Ziyaret, Düğün,Saide kitabın uzun hikâyelerindendir.Hurafelere inanan,kuruntulu, bir adamın arkadaşlarının onu rüyasında gördüklerini anlatmasıyla adamım telaşının anlatıldığı Rüya Nasıl Çıktı kitabın hayli güldüren hikâyelerindendir.Müdürün Züğürdü bir ağanın desteğiyle köylülerden zorla para toplayan memurun yozlaşmış ilişkilerini aktarır.

Hayat Ne Tatlı yazarın kendine has üslubu olan karakterlerin aslında hiçbir şey yapmaması ,başlarından aman aman bir olayın geçmemesi özelliğini yansıtan hikâyelerindedir.Bu hikâyede insanın mutlu olması için yaşamın küçük getirilerinin yeterli olduğu aktarılır.Bir adam evinden çıkar,dolaşır, akşamüstü evine girer.Bu basit sıralamada en derin mevzulardan birini işler: hayatta mutlu olabilmek. Yazarın yer yer işlediği ve cumhuriyetle beraber kadının varlığı konusu Kızımız hikâyesinde yer alır.Esandal’ın sık kullandığı memur tipi Mendil Altında hikâyesinde bulunur.Hikâyedeki mendil gerçek hayatın çözülmesi gereken problemlerinin saklandığı yerdir.Oysa problemler saklanılarak,hayaller kurarak çözülmezler.

Yöneten ve yönetilen ilişkisini de hikâyelerinde işleyen yazarın bu kitabında adalete güvenmeyen,adaleti kendi arayan bir köylü,Keleş hikâyesinde işlenir.Aynı zamanda Müdürün Züğürdü de yöneten yönetici ilişkisini işler.Saide İstanbul ve Ankara hükümetinin karşılaştırıldığı farklı bir hikâyedir.

O Sonbahar, O Kış

Birey ve toplum ilişkisini yansıtırken merkezinde insan olan öyküler, ülkenin çok yakın geçmişindeki hadiselere dokunur.Kitap içinde on öykü bulunur.Her öyküde kenarda duran, durmak zorunda bırakılan insanlar vardır.Her biri farklı yaşam tarzına sahiptir. Ortak noktalarıysa hayatın içinde yaşam hakkı aramaları ve bu hakka karşı bir savaş vermeleridir. Fakat bu savaş öyle çok eylem içermez.Hepsi hüzünlü, hepsi kırgın,hepsi kırık dökük, hepsi hayal kırıklığı taşır.Kenarda duran, dışarıda bırakılan, dışarıda kalmış bu kişilerin ortak noktası da farklı sebeplerden dolayı ezilmiş olmalarıdır. Bu “durum öykülerinde” beni en çok etkileyen karakterlerin ruh halleri oldu. Romanlardan, şiirlerden iyimserlik edinip ama hayatın katı ve kirliliğinde kötümser olunması, çocuklarla ilgili endişelerin suskunlukla örtbas edilmesi ,değişik bir eyleme geçmek istense de bir süre sonra bu eylemin gözde büyütülmesi ,bir şeyleri sadece beklenmesi, cılız bir ümide sahip olunması etkili ve yalın bir dille aktarılır.

Timsah

Hayli absürt ve bir o kadar trajikomik olan bir olay kara mizahla aktarılırken, kitap hayli gerçekçi biçimde de Rus toplumundaki yabancılaşmaya ve Rus toplumunun Batıya olan hayranlığına dikkat çeker.

İvan Matveiç,sergilenen bir timsahı görmek için gittiği sergi yerinde timsah tarafından yutulur. Timsahın içinde hayatını sürdürür.Eşi Elena,onu kurtarmak için bazı kişileri araya sokarken,ilk tepkisi timsahın yarılmasını istemesidir. Aile dostları Aleksi ise İvan’ın yerinde olmadığı için şükreder.İvan’ın eşinin ilk anlardaki tutumu kısa sürede değişir.İlk tepkilerinden olan timsahın yarılması fikri,timsahın Alman sahibi tarafından kabul edilmez;hatta Alman başta olmak üzere bunu duyanlar bu isteği aşağılar.Bu noktada eş, arkadaşlık ve dönemin Rus toplumunun yabancı sermaye ile olan ilişkisi irdelenir.

Kibirli İvan timsahın içindedir,dışarısıyla iletişim halindedir ve kibrine kibir ekler,fikirler üretir.Başına gelenden mütevellit ilgi odağı olması  hoşuna gider.Bir yandan timsahın onu içine almasının sebebi İvan ‘ın kendisi olarak düşünülür,yani suçlanır.İvan,yabancı sermayenin ülkeye girmesi gerektiği ve bir burjuva sınıfı yaratılması gerektiği düşüncesi baş göstermişken timsahın içine girmiştir.Timsah ise bir Almana aittir.Yani yabancı sermaye yurda getirilmeye çalışılırken timsaha dokunulamaz .Hatta yabancının ülkeye getirmiş olduğu bu yatırım korunmalıdır.Hatta İvan’ın timsahın içinde olması, onun değerini arttıran ve ekonomi adına yapılmak istenilene hizmet eden  bir duruma dönüşür.Başka yatırımcıların ülkeye yatırım yapmasının önünü açacak bir olay olarak değerlendirilirken zaten Alman bu olay üzerine sergisinin biletlerinin ederini iki katına çıkartır.Böylelikle üst makamlar, kamuoyu ve de İvan, kendisinin timsahın içinde olması taraftarıdır.Aslında timsah bir semboldür;devleti simgeler.Bu simge merkezinde menfaatler, siyaset,şöhret tutkusu,bir ülkenin orta sınıf yaratma çabası,hırs,bir toplumun kendine yabancılaşması arkadaşlık,söylenti ve kibir işlenir.

GERÇEK HAYAT

Romanda Suat Derviş,Cahit Uçuk,Fatma Aliye ile karşılaşmak hem şaşırtıcı hem de çok güzeldi.Elbette tesadüf eseri seçilen kadın yazarlar değil.Bu isimler romanın ana vurgusuna hizmet eder.Sadece hayatta değil, edebiyatta da erkek egemenliği bu üç önemli yazarla vurgulanır.
Leyla,hakikat ile hayal arasında ama hayli ağırlıklı olarak kendi yarattığı hayal dünyasında yaşayan,yaşamayı değil okumayı seçip ne bulursa okuyan,Çukurcuma’da eski bir apartmanda yaşamını sürdüren,fal bakarak geçinen,Fatma Aliye,Cahit Uçuk,Suat Derviş ile hayalinde arkadaş olup münakaşalar eden bir kadın.Gerçek hayatta da arkadaşları bulunur; hikayesiyle can yakan Ahsen ve Ayten…Yeri gelmişken,konu kaleme dayanmışken sormam gerek.Gerçek hayat nedir?Roman bu soruya ayrıcalıklı bir cevap verir.
Ataerkil düzende kadının toplumdaki yerini irdeleyen roman,iç konuşma tekniği ile yazılmış ve romanın dili hayli sadeyken üslubu ağırdır.İşlediği konu bakımından dura kalka,düşüne düşüne okunan bir kitap.
Bir kadının var olma çabasını çok farklı bir kurguyla anlatır.Romanda tutulmuş değil de takılmış bir ruh haline sahip bir kadının içindeki ne olursa olsun yaşama isteğini,halini yazar kendine has üslubuyla aktarır.
2018 Duygu Asena Roman Ödülü’nü alan Gerçek Hayat,bir kadının kendini,toplumu,kadını,erkeği,gerçeği,dünyayı, hayali,en önemlisi ataerkil düzeni sorgulamasını yansıtır.

Yaratıcı Drama ve Müze

Sanat tarihçisi,yaratıcı dramanın Türkiye’deki ilk temsilcisi ve eğitimde yaratıcı dramaya ömrünü adamış İnci San’ın,Yaratıcı Drama ve Müze kitabı,hem konu ile ilgili bir kaynak hem de konuyla yakından uzaktan ilgilenenler için keyifli bir kitaptır. Geleneksel Türk Tiyatrosu incelemeleri,kitabın ilk sayfalarını oluştururken tiyatro ve drama arasındaki farklar ilerleyen sayfalarda kapsamlı bir biçimde ele alınır. Yaratıcı dramanın tarihçesi işlenirken,1911’ler ardından 1970’lerde Dorothy Heathcote’ın drama anlayışı,dramayı yeniden tanımlamaya girişmesi ve drama ile eğitim arasındaki ilişkiyi irdelemesi, ardından yaratıcı dramanın Türkiye’ye girişi,ilk zamanları ve gelişim süreci aktarılır.Ardından yaratıcı dramanın yararlarından olan;drama ile edinilen bilgilerin ezbere dayalı,kuramsal bilgilenme olmadığının,çeşitli disiplinlerden gelen bilgilerin kullanılarak,yaparak ve yaşayarak öğrenmeye dayalı olduğunun altı çizilir.Yaratıcı dramanın tiyatro ve oyunculuk olmadığı açıklanır.Yaratıcı dramada bir şeyi sahneye koymanın hedef olmadığı, önemli olanın süreç olduğu belirtilir.Yaratıcı dramada yanlış yapma korkusunun yer almadığı vurgulanır.Kişinin kendi bedenine,duygularına,düşüncelerine ve çevresinde olup bitenlere karşı bilinçlilik kazanması amaçlarından olan yaratıcı dramanın özellikleri sık sık kitapta yer alır. Psikodrama yaratıcısı Moreno’nun kuramları açıklanır.Psikodramanın özneyi önemsemesi,bilişselliğin özneye yüklenmesi,yaratıcı dramınınsa toplumsal bilimsel olgulara yönelik oluşu,sosyo- psikolojik olması, toplumdaki olay,olgu ve oluşumları irdelemesi, öznelliğin,özgünlük ve özgürlük açısından önemli oluşuyla psikodrama ile yaratıcı drama arasındaki farklar kitapta anlatılır.Yaratıcı dramanın özelliklerinden olan anlar yaratmak, yaşatmak,belli kurallar içinde özgürce temalar, kavramlar seçmek ve bunları o an için, orada yaşama geçirmek ile ön yargılardan kurtulmanın bir yolunun da altı çizilmiş olur.
Eğitsel boyutta uygun olan ders malzemesini yaratıcı drama ile yani öğretme sürecinde ya da salt dersleriyle ya da tiyatroyu izleyici dahi olsa bilinçli izleyici oluşturma amacıyla kullanılan yaratıcı dramanın sosyokültürel,estetik bir eğitimle aktarılışının tanımı yapılır.Böylelikle bir sanat ve kültür eğitimi oluşunun yine altı çizilir.Kişiye verilen bilgileri yaşama geçirmesi,yaşayarak öğrenmesi yaratıcı dramanın amaç ve özelliğidir ve böylelikle hem eğitim hem de insanı çağcıl kılma sonucuna ulaşır.Bu doğrultuda yaratıcı dramanın nasıl uygulanacağına dair kitap ipuçları barındırır.Deneyimlerden yola çıkarak yapılan çalışmalardan bazı görseller de kitapta yer alır.
1966 -72 yılları arasında tek tek tiyatroların izlenme yoğunluğu,aile ve öğrencilerin tiyatro izleme dağılımı,kitle iletişim araçlarında izlenme ve turne sayıları doğrultusunda 72 yılına göre geliştirilen öneriler de kitapta bulunur.Teknolojinin gelişimi ile sanatın paralelliği çok özel tahliller ile sunulur.Sanat eğitimi,yaratıcılık üzerine yazılmış yazılar aydınlatıcıyken,dramanın etkileşim ile bağı,oyun kavramı, okuldaki tiyatronun öğrenci,sanatçı, öğretmen açısından değerlendirilmesi ve tüm bu başlıklar sonundaysa okullardaki dramanın öğrenciler üzerindeki olumlu etkileri incelenir.Ardından bu konu hakkında daha fazla ne yapılabilir sorusu üzerinde durulur.Yaparak ,yaşayarak öğrenmek düşüncesinden yola çıkarak,bölüm çok güzel bir öneri ve görüşle biter; “Sonuç tiyatronun okullaştırılmasını değil okulun tiyatrolaştırılmasını getirmelidir.” İnci San’ın Türkiye’de öncüsü olduğu alan yaratıcı dramanın anlatıldığı bölümler bu alana ilgi duyan,bu alanı meslek olarak yapmak isteyen ya da ezberci eğitim sistemini reddeden herkesin okuyarak faydalanacağı bölümlerdir. Dramanın tanımını, yaratıcı dramanın tanımını ve yaratıcı dramanın önemini anlatan bölümler kitabın konularıdır. Öğrenmenin yaşantısal olmaktan çıkıp ezbere dayanan öğrenme yerine, öğrenme süreçlerine duyuşsallığı,düşlerin gücünü,inceleme yetisini,düşlerini devreye sokarak bilgileri içselleştirmesini sağlar.Bu anlamda yaratıcı dramanın önemini vurgular.Bireyin konu ya da konuları grup için etkileşim yoluyla ve yaşayarak öğrendiği yaratıcı drama,kitap boyunca özellikleri ve yararlarıyla yer bulur.Eğitim için bugüne kadar okuduğum,duyduğum en güzel tanım kitapta bulunur;“bireyin beyinsel alabilirliğini genişletmek.” Yaratıcı dramanın ne olduğu tanımıyla devam eden kitap,neden yaratıcı dramanın eğitimde yer alması gerektiğini ayrıntılı bir biçimde aktarır. Öykülenmenin olmadığı,bir şeyi olduğu gibi kabul etmenin yer almadığı yaratıcı drama üzerine yazılmış kitapta birçok sanat estetiği yer alır.İnsanın yaratıcı etkinlik ve edimlerinin ürünlerini ve doğanın ürünlerini toplayan,saklayan , koruyan,bunlar üzerinde bilimsel araştırmalar yapan ve değişik bakış açılarıyla sergileyen kurum ve ortamlar olan müzelerin eğitim öğretim programlarına girişi, eğitim ve öğretimdeki yeri incelenirken, müzelerin öğrencilere gezdirilme biçimine San,olması gerektiğini düşündüğü bakış açısıyla anlatır. Yaratıcı drama ve müze,yaratıcı drama çalışmalarının neden müzelerde de yapılması gerektiği ve nasıl yapılabileceği kitabın konularındandır. Geleneksel müze gezdirme yerine yöntem olarak yaratıcı dramanın devreye girmesi ve böylelikle sergilenenlerin içselleştirilmesi, müze gibi sosyokültürel değer taşıyan ortamlarda yaratıcı dramanın varlığı Müze ve Drama başlığı altında ele alınır.Müzelerin eğitim ortamı olarak değerlendirilmesinin altını çizen İnci San, çocuk müzeleri hakkında fikirlerini paylaşır.Kitabın bu bölümünde San’ın etnografya müzesinde yapmış olduğu bir drama çalışmasından bahsedilir ki,kitabın en kıymetli bölümlerinden birini oluşturmuş olur .
Neyin,nelerin nasıl kazandırıldığı önemli olan yaratıcı dramanın eğitim ile ilişkisinin altı çizilir. Kitap,her zaman bireyi değil grubu gözeten,tiyatro sanatından yararlandığı kadar başta görsel sanatlar olmak üzere diğer sanat dallarından da yararlanan yaratıcı dramanın duyuşsal , bilişsel kazanımlarını, anlatım oyunlarıyla, bir eğlence çerçevesinde yaşayarak gerçekleştirmesi nedeniyle kazanımların kalıcılığından bahseder.

Eylül

Yazar,1900 yılında Servet-i Fünun’da yayımlanan romanını ustam dediği Halit Ziya’ya ithaf eder.

Mehmet Rauf, meşrutiyetin hemen ardından Mehasin adlı renkli kapaklı aylık bir dergi çıkarır. Bir yıl ömrü olan derginin ardından yıllar sonra Süs dergisini çıkarır.Mehasin ve Süs kadın dergileridir.Süs, rakiplerine karşı yenilir.

Gönlünde her daim tiyatro eseri yazmak yatar;çok dener fakat hep başarısız olur.Amca Bey oyunu başarıya ulaşmış tek tiyatro oyunudur.Bu oyunsa bir adaptedir.

Yazar,romanlarında aşk konusunu işler.Romanlarındaki kişiler varlıklıdır,konakta köşkte,yalıda yaşayan roman karakterleri iyi eğitim görmüş karakterlerdir.Eylül romanı,Boğaziçi betimlemeleri ile süslüdür ve aynı zamanda bir ruh çözümlemesi romanıdır.Bu ayrıntısıyla edebiyatımızda ruh çözümlemesi yapan psikolojik tahlil içeren ilk romandır.

Eylül,bir kara sevda romanıdır.

Yazarın kitaplarında kendi karakterinden de izler vardır.Eylül romanındaki Necip karakterinin duyguları,hayatı yazarın hayatı ile örtüşür.Mehmet Rauf tutkuludur.Kadınlara düşkündür,cinselliği eserlerinde öne çıkarır,cinsellik Eylül romanında yoktur,romanda bedensel değil,kalp ile bir tutku vardır.

Romanda yer alan aşk yaşanmaz.Necip Bey,evli olan Suat Hanım ve Süreyya Bey’in aile dostudur.Necip, Suat’a değer verir; lakin bu değer git gide bir aşka dönüşür.Necip,bu aşkı içine gömer.Bir gün Suat’ın eldivenini çalar,ardından rahatsızlanır ve bu eldiveni sayıklar.Suat ise eldivenin tekini ona çıkarır ve verir.Okur olarak bu ayrıntıyla anlarız ki Suat’ta  Necip Bey’e karşı hisler beslemektedir.Bu aşk,kişilerin kalbinde yaşar.İkisi de birbirine büyük bir aşkla bağlanmıştır. Mevsimin dönmesiyle yaşamları konakta sürmeye başlar.Suat ve Necip içlerindeki aşkın yükünü,acısını taşırlar.Dayanmaya çalışırlar.Konak bir gün yanar.İçeride Suat Hanım bulunmaktadır.Necip Bey,içeriye dalar ve ikisi de alevler içinde yanar.Eylül romanından sonra bu konu birçok kez işlenmiştir.Bir aşk üçgeni kurulur ve iki kişi bazen karısına,bazen kocasına,bazen de dostuna ihanet etmeden içlerinde aşkın acısıyla yaşarlar.Kimisi aşkını dillendirir,kimisi hiç dinlendirmez.Sadece iki kişinin bildiği ama yaşanmamış aşklar edebiyatımızda Eylül romanından sonra sıkça işlenmişir.Bazen bu aşıkların taraflarından biri büyük fedakarlıkta bulunur.Bazen bu aşklar intihar ile sonuçlanırvb.

Roman,Boğaziçi’nin anlatımıyla,İstanbul’un anlatıldığı dönemindeki çayırların betimlenmesi ile eşsiz bir tat bırakır.

DOKTOR MOREAU’NUN ADASI

İnsan eliyle ne yapılırsa yapılsın doğa her zaman kendine döner .Kendine aykırı olana bir süre uyum gösterse de uzun vadede ve nihayetinde o kendine aykırı olanı iade eder  ve özüne döner. Doğanın kanunları üzerine koyulan,hele korku ile sürdürülmeye çalışılan her kanun, her düzen bir süre sonra  kendiliğinden geçersizliğini ilan eder.Evet,insan dener,bilimle dener durur,hatta başarır; lakin doğa ve doğal olan bu başarılan şeyi kabul etmiyorsa  sonuç doğaya teslim olmaktır. Roman, doğanın kabullenmediği bir deneme üzerine kuruluyken özellikle felsefi düşünceleriyle birçok kavrama da eğilir.Özellikle insan ve hayvan üzerine yazılanlar hayli düşündürücüdür. 

Bilim kurgunun ilk örneklerinden olan kitap aynı zamanda gerilim de içerir. Romanda, insan kimliği ,insanın doğal olana müdahalesi, din -Tanrı ve insan ile hayvan üzerine düşünceleri,etik değerlerden uzak bilimin  çalışmalarının insan ve hayvan üzerindeki etkileri,insanın bilim adına diğer canlılara verdiği tahribat ve çektirdiği acı,bilimin çığrından çıkarsa nelere sebep olabileceği, insan psikolojisi işlenir .1896 yılında yayımlanmış roman, genetik alanında yapılan çalışmaların öngörüsünü barındırır.

Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği  tek yabancı yazar Wells’tir.

Lady Vain gemisi kaza yapar.Edward Prendick,Doktor Moreau’nun deneyleriyle    hayvanların insanlaştırılmaya çalışıldığı,doktorun biyoloji merkezi olarak adlandırdığı bir adada kendini bulur .Adada  Predick’i kurtaran alkolik ve doktorun asistanı olan Montgomery ve hizmetkâr M’ing de yaşamaktadır.

Doktor Moreau,deneylerinin sonucuna ulaşmasından dolayı yarı insan yarı hayvan canlılar da adada bulunmaktadır.Doktor,Montgomery tarafından adaya getirilen Predick’i adada istemez;zira adanın sırları vardır. Predick ilk önce Moreau ismini ve onu İngiltere’den ayrılmak zorunda bırakan bilim çalışmalarının yöntemlerini hatırlar. Ardından acı çeken hayvanların seslerini duyar ve adadaki tüm sırlarla tanışmaya başlar.Doktor,bu canlılar üzerinde korku yaratarak ve kendini Tanrılaştırarak  adada hüküm sürmektedir.Predick, yarı insan yarı hayvan varlıklara,onların düzenine,doktorun yaptıklarına şahit olur ve yılda bir kez bir geminin geçtiği bu adadan Predick,  kurtulmak ister.

Kızımın Nefesi

Her şeyden önce şunu belirteyim: romanın ismi, kitabın son sayfasında öyle bir anlam buluyor ki gözleriniz dolabilir. Hadi itiraf edeyim, içim cız etti; bir de üstüne şöyle iki damla gözyaşı aktı…

Doğru yetiştirilmeyen,erkek olduğu için imtiyazlar tanınan bir erkek çocuğunun büyüdüğünde başta eşi ve kızına bakış açısının ne olacağını yansıtan roman, bir kızın  aile sevgisinden uzak, aile tarafından fiziksel ve psikolojik şiddet görmesiyle ona ilk yakın davranan birine nasıl kanacağını anlatır.O kızın inandığı erkekse yine kadını yok sayan bir erkek olacaktır.

Nehir’in babası Köksal,varlıklı bir ailenin oğludur.Babasının karakterini kopyalar.Köksal’ın erkek çocukları da kendi babalarını kopyalar.Nehir ve annesi, Köksal’dan sevgi görmemiş ve hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kalan iki kadındır.Çocukluğu acılar içinde geçen Nehir, lise sona kadar okur ve babası onu okuldan aldığında Nehir’in hayallerini de yıkar.80 darbesi ile Köksal’ın ailesi, kanuna aykırı yaptıklarından dolayı zor bir sürece girer ve bu zor süreç, Köksal’ın oğullarının da aynı yolları izlemesiyle hiç bitmez.

Nehir, çocukluğundan beri “kadınlar insan mıydı?”  sorusunu sorar durur. Annesi ve kendi için artık baba evi tamamen cehenneme döndüğünde bu soru en kuvvetli evresine ulaşır.Nehir,kız erkek evlat ayrımı,hor görülme,değersizlik,baba sevgisinden yoksun bir cehennemde yaşarken ona iyi davranan,okulunu bitirmesine yardımcı olacağını söyleyen ilk erkeğe inanır ve onunla hayalini kurduğu hayatı yaşamak ve sonra  yanına almayı planladığı annesi için baba evinden kaçar.Nehir,bir cehennemden başka bir cehenneme mi gidecek yoksa hayatını kurtaracak mıdır,gittiği yer son durak mı yoksa kuracağı hayatta bir ara durak mı olacaktır,Nehir baba ve ağabeylerine benzeyen bir erkeğin ona çizdiği kaderi mi yaşayacak yoksa kendini mi inşa edecektir?Tüm bu sorular romanda yanıt bulurken, Nehir’in trajik hayatı etkileyici bir dille anlatılır.Affetmenin, cinsiyetten ötürü evlat ayrımının,aile içi sevgisizliğin,kadın olmanın zorluğunun anlatıldığı roman ve Nehir “kadınlar insan mıydı?” sorusunu sordukça bana da şu soruyu sordurdu;kadınlar acıya daha mı dayanıklı?

ALINTILAR

Bir gün önemsediğin şeyler de son bulur,ancak seni her şeyden çok önemseyenleri bulamazsın.

Utanması gerekenlerin yerine utanmak da ayrı bir travmaydı tek başına.