ÖMER SEYFETTİN

Mahmut Yesari,Ömer Seyfettin’in hikâyeleri için şöyle söyler:“Ondan evvel küçük hikâye tatsız, yavan bir şeydi.Edebiyat -ı Cedidecilerin küçük hikâyeleri lisan itibarıyla cıvık,kozmopolit, mevzu noktainazardan da daha toy,çocukçaydı.”

Ömer Seyfettin’den birçok öykü okudum.Bu kitabındaki öyküleri ağırlıklı olarak “milli değerlerin halka yansıtılması,hatırlatılması ve bu hatırlatmanın neden yapıldığı” temelinde incelemeye çalışacağım.Yazarın tarihi konu edinen öyküleri zaten kitabın içeriğini oluşturur; dolayısıyla “Yeni Lisan”dan,cocukluk temasından,tebessüm ettiren Ömer Seyfettin’den pek bahsetmeyeceğim.

Ömer Seyfettin,Balkanlar’ın acısını yaşamış ve  Osmanlı’nın adım adım,an be an yıkılışını gözlemlemiş,hissetmiş ve bunun üzerine fedakârlıkla ilgili ve insanların cesaretini taze tutmak için milli değerlerin topluma güç olması adına konusunu tarihten alan hikâyeler yazmıştır. Milli değerleri ve vatan sevgisini üst seviyeye çıkarma hedefi olan bu öykülerde,geçmişin destansı kahramanlıkları yer alır.Bu kitaptaki bazı hikayeler kurgusunu ve konusunu destanlardan da almıştır. Başını Vermeyen Şehit hikayesi, Peçevi Tarihi’nde yer alan destanın unsurlarından yararlanmıştır.Bu hikâyelerin kahramanları,yazarın kurgusuyla birleşince ideal,vatan sevgisi barındıran,örnek alınacak kişilere dönüşür.Türk halkının kendine olan güvenini,motivasyonunu yerine getirme amacı bulunan bu hikâyelere,anlatıcısı her açıdan örnek sayılacak özelliklere sahip Ferman hikâyesi örnek verilebilir. Kahramanlık,Ömer Seyfettin’in tarih konulu hikâyelerinde en çok işlenen temadır.Bu doğrultuda yazılan hikâyesinde de babası haksız yere idam edilmiş Tosun Bey,cesareti ve hızlı yapısıyla kahramandır. Aynı zamanda devletin kendisi için aldığı karara da boynu kıldan incedir;onu büyüten baba yadigarının “ devlet ve padişahın için canını ver” sözünü yerine getirir.

Milli bilinci küçük bir çocuğun gözünden ise “Bir Çocuk: Aleko” hikâyesinde aktarır.Milli kimliğin değerini,en zor şartlarda bile kimliğini haykırmanın değerini aktaran hikâye,vatan için kendini feda etmeyi,kaçıp gidebilecekken düşman karargâhını yok etme amacıyla girilen fedakarlığı anlatır.Küçücük bir bedende taşınan dev bir milli bilincin hikâyesidir.Ali,Rumlar içinde kimliğini saklar ve Rumların verdiği bir mektubu İngiliz paşasına götürmekle görevlendirilir ve Ali bu görevi milleti için gerçeklestirir,milletine hizmet eder;Cephede Türk paşasına mektubu götürür. Ardından kendini Rum gibi gösterip tekrar düşman tarafına geçer ve düşmanın yaptığı hain planı, düşman karargahında canı pahasına bozar.

Teselli hikâyesinde devlete ve millete bağlılık  aktarılırken,devletin de yönetimindeki kişilere adil oluşu anlatılır.

Tarihi konulu hikâyelerde,yazar geçmişin başarısını, gücünü hatırlatır,olaylar genellikle Osmanlı’nın parlak döneminde geçer.Buradaki amaç ataya saygı ile eskiden yaşayan kahramanların millet bilincinde yaptıkları fedakârlıkları hatırlatmakla duyguları perçinlemek ve tükenmekte olan ülke nefesine soluk katmak ve inancın dirilmesini sağlamaktır.Kitapta yer alan Kütük hikayesi de bu bilinçle yazılmış diğer bir hikaye olup yine kahraman bir karaktere sahiptir;  düşmanın mert ve cesur olanını seven Arslan Bey, düşman ordusundan kaçanlara aman vermeyen bir yapıya sahiptir.Hikaye düşmandan kaçmanın alçaklığına değinirken,askeri bir zeka sayesinde savaşta geçen bir olayı anlatır.Bir başka askeri başarıya ve bu başarının nedenlerine dikkat çeken Vire hikâyesi yine ana karakterinin stratejiyi iyi yapması,cesaret göstermesi,koşulları iyi tanımasıyla ve değerlendirmesiyle kahraman bir yapıdadır.Vire,Balkanlarda geçer.Topuz,kitabın bir başka hikâyesidir ve bir elçi üzerinden Türk onur ve gururunu anlatır.Zekânın kazandığı, savaşmadan stratejinin kazandığı,cesaretin en üst seviyede olduğu hikâyelerdir.Türklük duygusunu yüceltirken Türk’ün zekasıyla yapabileceklerinin yeri geldi mi nasıl korkutucu,sarsıcı ve şaşırtıcı olduğunu işler.

Hürriyet Gecesi hikâyesi kitaptaki diğer hikâyelere göre soyut bir dille yazılmıştır ve felsefe izleri barındırır.Yazar sorar; “ Meşrutiyetle hürriyeti alkışlayanlar,kutlayanlar, yarın ne yapcak?” aydın kesime bir yandan eleştiri de bulunur.Manayı bulmadan coşkuya kapılanlara bir eleştiride bulunur.

Çerçeve hikâye tekniği ile yazılan Kaç Yerinden? hikayesinde içinde bulunulan durum romantize edilir ve içinde bulunulan 1. Dünya Savaşı yılları ile tezatlığı aktarılır.Asıl kahramanlığın cephede bulunmak olduğu öne çıkarılır.Kahramanlar şiirlerde anlatılanlar değil,cephede olanlar,gazi olanlar,şehit olanlardır.

Forsa hikayesinde bayrak sevgisi ve bayrağa saygı işlenir. Aynı ölçüde  vatan sevgisi de hikâyede merkezdedir.

Şehitlik makamını irdeleyen Başını Vermeyen Şehit hikâyesi,savaşan halka güç vermek,şehitlik makamının önemini vurgulamak ve milli duyguları yüceltmek amacı taşır.Pembe İncili Kaftan devlet ve millet için bir fedakârlık yapılıyorsa bunun karşılıksız olması görüşünü yansıtır. Devletten her zaman alınmayacağını biraz da devlete verilmesi gerektiği düşüncesini irdeler. İdeal,fedakâr, kendini milletine adamış bir başka karakter de Doğan Bey’dir ve Büyücü hikayesinde karşımıza çıkar. Bilim adamı olan Doğan Bey,kendini bileme adayıp dış dünyadan kendini soyutlamıştır vebilim ile milletine fedakarlık içinde hizmet eder.

Ömer Seyfettin’in askeri dehayı, vatan sevgisini ve mutlak fedakârlığı merkezine alan tarihi hikâyeleri, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden milli bir bilinç uyandırma çabasını derinlemesine gözler önüne serer.

 

 

ÜVEY ANA

Yazarlarımızın üretimden sonraki aşamada yaşadıklarına acı bir selam veren bir bölümde, Mahmut Yesari’nin bir ara roman karakteri olduğu bu roman,dedikodunun etkilediği hayatları anlatır.

Milli Edebiyat ve Cumhuriyet Dönemi akımlarında mekânlar İstanbul dışına çıkar,Üvey Ana da bu ayrıntıyı barındırır.Diyalog ağırlıklı romanda,inkılapların halka yansıması da vardır.

Ömer Seyfettin’in tavsiyesi ile Aka Gündüz adını tercih eden yazarın asıl adı Enis Avni’dir.Milli Edebiyat’ın sade dil anlayışının öncülerindendir.Ömer Seyfettin’in açtığı yol sadece dilde değildir;konuların ve karakterlerin halk arasından seçilmesi,her kesimden karakterin edebiyatta yer alması da açtığı bu yolda yer alan ayrıntılardır.Üvey Ana bu özelliklerin tümünü taşır.

Tüm iyi niyetli çabalara rağmen dedikodu ve kötü niyet neticesinde oluşan yanlış anlaşılma, önyargı,şüphe ve kıskançlık gibi sebeplerle,son pişmanlığın fayda etmeyeceği olayların yaşandığı hüzünlü bir romandır.

Türk mürebbiye kavramıyla,çocukların Türk mürebbiyelere emanet edilmesiyle,yurtdışında Türk işletme ve mağazalarının bulunması ve Türk köylüsünün cahil,pis olduğuna dair düşüncelere antitez oluşturmasıyla Türkçülük düşüncesinden izler taşır.

Yazar,romanlarında toplumun her kesimine yer verir.Yıllar öncesine ait kadının sıkıntılarının hala geçerli olması acıdır.

Yazar,“üvey ana“ kavramını romanlarında sıkça kullanır.Üvey ana bazen vicdanlı,bazen bunun tersidir.Bu romanda üvey ana Lale;fedakâr,iyi kalplidir.Emin Bey’in kızı Bibi’ye iyi bir annelik yaptığı gibi,Emin Bey ve kızının sağlığı için birçok fedakârlıkta bulunur.Fakat Lale’nin köylü oluşu,eve bir mürebbiye olarak girip zengin Emin Bey’le evlenmesi,kızın verem teşhisini kocasının sağlığını düşündüğü için saklaması ve kendi kendine onu iyileştirme çabası;bu çabayla birlikte gizli saklı birtakım planlar yapıp uygulaması dedikoduların ateşini yükseltir.İfira derecesine yükseldiğinde,ölen kardeşi Gül’ün yerine koyduğu Bibi ve kocası ondan süphelenirler.

Art arda gelişen olaylarla bu şüphe artar ve Lale için artık iftiranın,kıskançlığın,şüphenin sonucunu yaşamak kalır.Bibi’ye ve kızına düşkün olan Emin Bey için harcadığı tüm çabalar,özellikle Emin Bey tarafından çevrenin ektisiyle yanlış anlaşılır.Ayrıca Lale’yi büyüten,onu kız enstitüsünde okutan Lobut Ağabey ve neredeyse tüm kişiler onu suçlar.Oysa Lale’nin evlilik kararında en etkin şey,baba ve kızın sağlıklarını korumaktır.Lakin bu iyi niyetin karşılığı, dedikodulardan doğan şüphenin yaptırdığı şeyler olur.

Emin Bey şüphenin etkisiyle hareket ederek mutlu olan aileyi kendi elleriyle mahvederken,kızı Bibi her daim üvey annesi için ikilemdedir.Gerçek elbette gün yüzüne çıkar lakin artık her şey için çok geçtir.

ALINTILAR

Geriye bakarsanız ilerideki yolu kaybedersiniz.

Bir tutam ağu gibi yuvarlak dünyanın en anlaşılmayan tarafı hayattır.

 

 

Türk Dili Temel Kitabı

Grekçe hariç yaşayan tüm Avrupa dillerinden daha eski olan Türkçenin ayrıntılı ve yalın anlatımını barındıran bu kitap; dilin tarihsel olaylarla paralel gelişimini aktarırken dil bilimi ve Türkçe ile ilgili birçok değerli bilgiye kaynaklık eder.

Dört bölümden oluşan kitap; sade bir üslupla Türkçenin dünya dilleri arasındaki yerini,tarihi gelişimini, ses ve biçim özelliklerini, Fonatik,fonoloji ve gramer yapısını, Türkçenin kollarını ve yayılma alanlarını, Türkçenin çeşitli kollarını kullanan nüfusları işler. Türk dilinin özelliklerini ayrıntılarla ele alan kitapta,Türk dilinin tarihi gelişiminde dönemler ve eserler anlatırken kitap genel olarak öz bir anlatım benimsenmiştir. Türk dilinin tüm konularını barındırmasına rağmen hacim olarak ince olan kitap, dil bilimcilerden ziyade konuyu merak eden herkese hitap etmektedir.

Özellikle kavram kargaşası yaşanan “ölçünlü dil “ (yazı dili) , lehçe, ağız, resmi dil  gibi terimler açıklığa kavuşturulur.

Yazılı metinlerden önceki süreçlere de değinilen kitapta; Türkçe – Sümerce ilişkisi İlk Türkçe dönemi olarak , Saka Türkçesi, yazılı metinlerden önceki dönemde İlk Türkçe ve Ana Türkçe dönemleri kapsamlı biçimde incelenir .Eski Türkçenin ilk dönemini oluşturan Köktürk yazılı metinlerindeki harfler, Köktürk yazısı ve özellikleri incelenir. Bilge Kağan, Köl Tigin ,Tunyukuk Bengü Taşları incelenir. Ayrıca Köktürklerden kalan diğer anıt ve yazıtlar da kitapta yer alır. Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonraki ilk İslami eserler de mercek altına alınır.

Türkçenin iki yazı diline ayrılması ve Oğuz ağzına dayalı ikinci bir yazı dilinin oluşmasına neden olan tarihi olaylar aktarılırken bu durumun dile yansıması irdelenir.

Hizmetçi Belası

Osmanlı’nın son döneminde geçen romanda,döneme ait birçok ayrıntı aktarılır. Yayınevi kitabın orijinalinde olan çizimlere yer vermiştir.Dönemin sosyal hayatı, giyim kuşamı, yeme içme alışkanlığı ve İstanbul’un sokakları yansıtılırken evlere kabul edilen hizmetçilerin profili de aktarır.Hizmetçileri evlere gönderen ve  aracı olan kolcuların gerçek yüzlerini, niyetlerini yansıtan roman dönemin bazı hizmetçilerine eleştirel bir gözle bakar. Romanın dili çok eğlencelidir. Özellikle romanda yalıda yaşayan ailenin hayatının anlatıldığı bölümler ve genel olarak roman tebessüm ederek okunur. İş yapmayan ,ahlaki değerlere uygun davranmayan hizmetçilerden bıkan Hoca Sâlime Hanım, hanımefendisi için İstanbul konaklarına hizmetçi bulan Kolcu Kadın Hatice Hanım’ın kapısını çalar.Hizmetçi aranan yalıdaki erkeklerin hiçbiri evli değildir. Kocası sürgünde olan Nihal kolcu kadın aracılığıyla  yalıya girer ve artık yalı eskisi gibi değildir.Bir dönemi kıyafetleriyle,adetleriyle, gezinti yerleriyle, yalı ve kenar mahalle yaşantısıyla yansıtan roman, içindeki karakterlerin özellikleri ile de eğlencelidir.

Ahmet Rıfkı şair, romancı ve araştırmacıdır; özellikle Bektaşilik alanında araştırmaları bulunur. İkinci Meşrutiyet’in ardından mizahi şiirler ve yazılar kaleme alır, İkinci Meşrutiyet’in ilanı sonrasında Bektaşilik, mizah ve siyaset gibi birbirinden farklı alanlarda çalışmalar yapar.

ANNEME MEKTUP

Bir kadının annesine yazdığı hayali bir mektup üzerine kurulu olan bu kitap,bir anlamda içinde derin bir hesaplaşma barındırır.Bu kitaptan bahsetmeden önce, yıllar evvel okuduğum Çöl Çiçeği kitabından biraz bahsedeceğim.Çöl Çiçeği otobiyografik bir eserdir ve kadın sünnetine karşı küresel bir farkındalık yaratmıştır.Waris, Somalili bir ailenin kızıdır; küçük yaşta sünnet edilir ve yine çocuk yaşta evlendirilmek istenir.Waris,kendi hayatını kurabilmek için doğduğu topraktan kaçar ve dünyaca ünlü bir model olur.Anneme Mektup kitabı ise Waris’in ünlü olduktan sonraki hayatında annesi ile hesaplaşmasını barındır.Aynı zamanda Çöl Çiçeği’nde anlattığı olayın travmasını da aktarır.Annesini geleneksel yönünü anlamaya çalışırken ve onu özlerken bir yanda da kızgınlığını dillendirir.Kadın sünnetinin bir anne kız ilişkisini nasıl zedelediği gözler önüne serilirken,aktivist yazar bu durumun psikolojiye yansımasını ele alır.Kitapta en çok, zamanında kaçmasına yardım eden annesine duyduğu sevgi vardır.Kendi geleneklerini reddettiğini düşünen annesinin yüzüne söyledikleri ve söyleyemedikleri,ona duyduğu sevgiyle yazdığı bu uzun mektupta bulunur.Bu mektubu,annesini Viyana’da son gördüğü günlerden birkaç ay sonra Güney Afrika’daki “sığınağı” olarak nitelendirdiği evinde yazar.Annesi ile son görüşmesi fırtınalı geçen Waris,mektubunun ilk satırlarında gelenek ile yeni olanın çatışmasını hayli acı biçimde aktarır.Beş deve karşılığında yaşlı bir adamla evlendirilmekten kaçan Waris kendi Afrika’sının bir kadınıyken;annesi,adetleri ve eski usulleriyle yaşayan,geleneğe bağlı Afrika’nın bir başka kadınıdır.Mektubun alt metninde hep bu çatışma yer alır.Olanlar,söylenenler, söylenemeyenler  ve sonucu belirleyen etkenler hep bu çatışmadan doğar.Annesi Waris’in giyim kuşamı da dahil olmak üzere köklerinden kopmuş olmasıyla itham ederken oysa Waris Somalili olmaktan gurur duymaktadır.Annenin geleneklerine bağlı oluşu,Waris’in ise gericilikle ve kadının yeri hakkındaki mücadelesi ,düşünceleri  var olan çatışmayı sürekli alevler.

Kitap aynı zamanda bir arayışı barındırır:“Nereye aitim,kök salabilecek miyim?”soruları bu arayışın temeliyken;soruların yanıtlarını bulan güçlü bir kadın satırlarda yer alır.

Aktivist olan yazarın Afrika için yaptıkları ve düşünceleri de kitap boyunca aktarılır. Özellikle Afrika için;kendi kendine üreten ve var olan, bunu kendine güvenen gençlerle yapacak olan ve dış yardımlardan ziyade kendi kendini yönetebilen bir düzenin kurulması gerektiği görüşünü  benimser.

Waris’in annesine yazdıkları yaşanan bir olaya, aralarında geçen bir konuşmaya ve anılara paralel olarak ilerler.

Kitap,annesinin kalbini tekrar kazanmak için çabalayan bunu yaparken birbirini bağışlamayı isteyen bir kadının hem anne kız ilişkisindeki emeklerini hem de Afrika’nın geleneklerine ,kadınlarını küçümseyen anlayışına,kıtanın sorunlarına karşı verdiği mücadeleyi anlatır.

Kitabın sonunda ek olarak Waris Dirie’nin 2004 yılında toplantılarda yaptığı konuşmalar yer alır.

ALINTI

Kaderinle yüzleşmemek demek onu elden çıkartmak demektir.

Yaşamasız

Yıl 2003’tü ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda İpin Ucu adlı oyunu izlemiştim. Yazar Vüs’at O. Bener ile tanışmam bu oyun sayesinde olmuştu.Eski  AKM’deki  Oda Tiyatrosu’nda izlediğim oyun yoğun  ironi barındırıyordu.Ne yazık ki oyuncuları hatırlamasam da yönetmeni Müşfik Kenter’di.Eski AKM’de ne çok oyun izlediğimi hatırlıyorum.Yurt dışından festival kapsamıyla gelen oyunların izleri hâlâ ruhumda ve belleğimde.Bir de tabii o eski AKM binası…Ya yaşadıklarımdan ya alışmanın doğasından ya da eskisini bilip mukayese edebilmekten dolayı,yeni hâline hiç alışamadığım bu bina;en azından aynı yerde varlığını idame ettiriyor.Bu da teselli bulmama vesile oluyor.Sadece AKM’nin içi değil,binanın önü de bir dönem çok mühimdi.İzmir’de Sevinç Pastanesi önü neyse İstanbul Avrupa yakasında AKM önü de oydu:Sözleşilen saatte buluşulan o meşhur nokta.Kitaptan daha fazla uzaklaşmadan konuya dönüyorum.

Yazar,daha önce paylaştığım Siyah Beyaz öyküsünü Turgut Uyar’a,Buzul Çağının Virüsü romanını ise Oğuz Atay’a ithaf eder.Onlarınki yıllarca süren bir dostluktur.

Kitap içinde yer alan bazı öykülerden bahsedeceğim.

Yaşamasız,Dost’tan sonra yayımlanan ikinci öykü kitabıdır.İlk öykülerinde olduğu gibi Yaşamasız kitabındaki öykülerin de atmosferi basıktır, kötümserdir.Bu duruma örnek olarak kitap içinde yer alan“Kan” öyküsü gösterilebilir.Aslında yazarın yapmak istediği tam olarak bu atmosferi yaratmaktır:Basık ve karanlık.Ayrıca bazen karakterleri de kötümserdir;bu kitapta yer alan Batak öyküsündeki öğretmen karakteri gibi.Aynı zamanda biz okurlar için bu öyküde atmosfer de adeta bataklıktır;insanda kaçış imkânsız hissi uyandırır.Bu bağlamda ve yarım bırakılmış cümleler,tekrarlar gibi ayrıntılarla,dil dâhil olmak üzere öykülerde üslup birliği bulunur.

Vüs’at O.Bener’in öykülerinde yaşamından izler vardır.Hatta bu durum,bu kitabında yer alan Biraz da Ağla Descartes öyküsü ile başlar.

Elimdeki baskıda “Yaşamasız” yirmi öyküden oluşurken ilk basımında on beş öykü bulunur.Yabancılaşma,kent ve kasaba çatışması ile farklılığı,aile ilişkisi,ölüm,aşk arkadaşlık,yalnızlık hayatla aynı ritimde ilerleyemeyen,hayatla paralel gidemeyen insanlar hayli az kelime ile anlatılır.Bu insanlar ya bir olay içindeyken aktarılır ya da geçmişte yaşanmış olayın kendilerinde bıraktığı izleri ile aktarılır.

Arife günü okulundan ailesini ziyarete gelen genç ailesini bıraktığı hali ve o anki halini kıyaslar .Gördüğü değişimler doğrultusunda düşüncelerini paylaşır.İlki öyküsünde ergenlik öneminde yaşanan yabancılaşma yer alır.Acamı öyküsünde kent kasaba farklılığı,Kan öyküsünde aile bireylerinin birbirine olan yabancılaşması evlilik dışı bir ilişki ile hamile kalan kadının yaşadığı olaylar ve durumlar üzerinden anlatılır.Yaşamasız öyküsünde geçmişte yaşanan bir aşk,Sal öyküsünde arkadaşların birbirine olan yabancılaşması,Batak öyküsündeyse kişinin çevresine yabancılaşması ve dolaylı olarak da kendine yabancılaşması aktarılır.Bu öyküdeki karakter,çevresiyle bir bağ kuramaz.Bu kopuk bağ ayrıca yazarın yarım kalan cümleler ile yazmasına hizmet eder.Kuş öyküsünde şiirsel bir dil kullanan yazar,Öfke öyküsünde de bu üslubu kullanır.Bu iki öykü kitapta üslup bağlamında diğer öykülerden farklılık gösterir. Monolog,Mualla karakterinin Leyla’ya anlattıklarından oluşur ki bu tamamen monolog halinde yapılır.Biraz da Ağla Descartes öyküsü daha önce bahsettiğim yazarın öykülerinde hayatından izler taşıma özelliğini barındırır.Bakanlık Makamına öyküsü belge(dilekçe) anlatım formu ile kurgulanmıştır ve yine otobiyografik izlere rastlanır.Anlaşılmaya öyküsünde vesveseli, hastalık hastası bir karakter bulunur,kitabın en güçlü karakterlerinden biridir. Pazarlık adını aldığı eylem üzerine kurulmuştur.Halit Bey içki içen ve karısana eziyet eden biridir.Maskara öyküsündeyse trajik bir durum absürt biçimde işlenir.Yine yalnızlık,yabancılaşma, benliğini yitirme ön plandadır.Arap Abdullah’ın  yaşamına genel bir bakış ile etrafın ona bakış açısı birleştirilerek kasabadaki trajik varlığı yansıtılır.

 

 

Bilinmeze Doğru

Siyasetin ve savaşların insan yaşamı üzerindeki etkisi oldukça fazladır.Rusya’nın da her ülke ve her millet gibi tarihinde kırılma noktaları vardır.Rus çarlığı,Rus İmparatorluğu Kırım Savaşı, 1853 – 1856 Osmanlıya yenilgisi ve bu yenilginin  ardından gelen 1917 Ekim Devrimi: Bolşevik İhtilali,ardından Sovyetler Birliği’nin kuruluşu,2.Dünya Savaşı,ardından iç savaş ve Sovyetler Birliği’nin dağılışı. Roman,tüm bu aşamaların aslında bir ailenin belli bir zaman/tarih diziliminden sonra kendi yapılarına yansımasını işler.Aynı zamanda romanda aile üyelerinin birbirlerini yargıladıkları tüm özelliklerinin aslında bir sonraki kuşağa aktarılması ya da kendi kuşağı içerisinde kendilerinin sınandıkları durumlar olarak ortaya çıkar.Sürgün,yerinden edilip nereye gitse yer edinemeyenler,kaçış,geride öylece bırakılanlar,unutulmaya terk edilenler,unutulamayanlar, göç ve bir ailenin büyük sırları tarihsel olaylar gerçekliğinde bir kurgu da işlenir.Bir aile üzerinden anlatılan hikâye,aslında birçok ailenin göçteki acı tarihini de aktarır.Bir aile ve iki milletin kaderi hüzünlü bir biçimde roman boyunca anlatılır. Kimlik konusunda bazı karakterler inançlarıyla, kökleriyle kendilerini belli bir yere konumlandıramazken, isimleri bile kendilerine hitaplarda yerleşik değil, değişkendir.

Kitabın her bölümünün fonunda gerçek bir tarih ve ayrı bir hüzün bulunur.

Zaten tarihin acı yaşanmışlıkları varken bir de bu duruma koskoca bir aile sırrı eklenir. Bu sır öyle bir sırdır ki;saklayanları da kendilerinden saklanılanları da yakar kavurur.

Romanın her karakteri yabancılaşmış,kırgın ve kırıktır.Ayrılığa neden arayanlar, göçün ve ayrılığın anlamını soranlar,bunlardan dolayı acı duyanlar,yaşattıklarıyla sınananlar,köklendiği yere hasret çekip nereye gitse gurbette kalanlar,gittikleri yerde tutunmaya çalışanlar,geçmişe takılıp kalanlar,âşıklar…

Kırım Türkleri’nin çektiği sıkıntı,zulüm ve işkence tarihsel zeminde işlenir.

Romanın belli bir bölümünden sonra Genç Cumhuriyet’in İstanbul yaşantısının aktarıldığı yerler etkileyicidir.

ALINTILAR

Dünya bu kadar mı acımasızdı?Aşk denilen saf,temiz,tatlı heyecanı bu kadar mı kıskanıyordu?

Herkesin yalnızlığı yaşama biçimi farklıdır bu evrende. Kimi denize bakar,onun maviliğinde kaybolmaya çalışır.Kimi,insanları izler,hikâyeler yazar.Kimi de geçmişine takılıp kalır.

 

NESNELERİN MİNYATÜR TARİHİ

İnsanlık tarihini en güzel anlatan, elimizde tuttuğumuz nesneler ve onların yüzlerce yıllık evrimidir. Nesneler,insanların nasıl yaşadığına dair bir nevi birer belgedir.Okuduğum kitap nesnelerle ilgili.Maddi kültür antropolojisi olan kitap,nesnelerin hangi amaçla,ilk ne zaman kullanıldığının yanı sıra ve daha ağırlıklı olarak zaman içindeki değişimlerini,bu nesneler ile insan davranışlarını ele alır.Kitapta bahsedilen nesnelerin çoğu gündelik hayatımızın tam içindeki nesnelerdir.Nesnelerin günümüzde kullanılma ile geçmişte kullanılma amaçlarındaki farklılıkları içeren bilgiler hayli şaşırtıcıdır.Toplumsal değişimlerle nesneler arasındaki paralelliğe de dikkat çeken kitap,edebi bir anlatıma sahipken nesnenin salt icat edildiği tarihi odakta tutmaz,nesne-insan etkileşimini de yansıtır.Kitap içinde,yazımın başında belirttiğim gibi antropoloji varken sosyoloji, tarih hatta insan psikolojisi de yer alır.Bazen de insanın,medeniyetin gelişimi ile nesnelerin gelişimine şahit olunur.Binlerce yıl öncesinden günümüze dek uzanan birçok nesneyi mercek altına alan kitap,nesnelerin bazen nasıl bir ihtiyacı karşıladıklarını,bazen sınıf farkını ortaya koymak için nasıl kullanıldıklarını,bazen tamamen işlevi için bazen de işlevi dışında nasıl ve neden kullanıldıklarını aktarır.Günümüzde ihtiyaçken tarihte süs olan ya da günümüzde süsken tarihtey ihtiyaç olan nesneler,uygarlıkların ve dünyanın adeta benliği olarak ele alınır.Dinlerin nesnelere sirayeti,insanlığın başlangıcından beri var olan deyimlerin ve bir hadisenin çıkışına ön ayak olan nesneler,aynı nesnenin uygarlıklara göre farklı amaçlarla kullanılması kitapta yer alırken,bazı nesnelerin etimolojisi de bulunur.Tarihteki büyük vakalarda kendilerinden esinlenilmesi,bugünkü haline ya da kullanımına ulaşmak için nesnelerin katettiği mesafeler ,nesnelerin ilk halinden günümüzdeki haline dek nasıl biçim değiştirdiği ya da hiç biçim değiştirmeden günümüze gelişi,bir nesnenin bir başka nesneyi tetiklemesi ile oluşması ya da oluşturulması kitaptaki ayrıntılardandır.

Anlatılan bir nesnenin bölümü bittiğinde yazarın nesne için bir dileği,bir cümlesi ya da bir son sözü bulunur.Kitapta yazan bilgilerin kaynağını kitapta yer alan bir cümle ile aktaracağım:“Zira bilirsiniz tarihin kulağı vardır.En mahrem bilgiler bile bir yolunu bulup günümüze ulaşır.”Varlığı milattan öncesine dayanan, günümüzde kullandığımız nesnelerin tarihini her dönemdeki işlevselliği ile okumak,nesnelerin tarihte rastlanan ilk kayıtları ile karşılaşmak,konu olan nesnelere beyitlerde rastlamak çok keyifliydi. Bahsedilen her nesne, Osmanlı’daki yeri,varlığı için ayrıca anlatılır.

BİR BEYOĞLU DÜŞÜ, BERLİN’DE SANRI, KANALLAR

Kitaptan bahsetmeden önce genel bir anlatım yapacağım 50 kuşağı ve eserleri.Evet,yine biraz uzun bir inceleme olacak ama elimden geldiği kadar kısa tutmaya çalışacağım.50 ve sonrasındaki hikâyeler,1950 öncesi hikâyelerinde çok farklıdır.Her şeyden önce mekânın gerçekliği ile insanı yansıtır.Dil de farklıdır,bir yandan yapıyı bozar gibi bir anlatım oluşur çünkü dilin sınırları zorlanır. Dilin yeni olanaklarına erişilir.“İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım” diyen, “korkuyorum” deyip bir şeyden korkmanın, salt korkmanın manifestosunu yazan Ferit Edgü,“Okunamayan kitap,ölü bir nesnedir,bir yüktü”diyen Bilge Karasu,“Yüreğimi saran sıkıntı dağılacak gibi.Çürümeyi ve kaçışı bir unutabilsem.” diyen Onat Kutlar,“Sıkıntı benim ülkem” diyen Erdal Öz ve anlatı türündeki bu kitabın yazarı Demir Özlü…50 kuşağı edebiyatçıları aslında edebiyatçı oldukları kadar,bence birer düşünürdür.Toplumu ve bireyi anlamaya,anlatmaya çalışan bir dönemdir.

Demir Özlü’den ne okursam okuyayım anlattığı şeylerdeki yoğunluğu hissederim. İnsan ve mekân ilişkisi güçlü bir bağ ile kuruludur.Genelde anlatımında var olan dün ve bugünün iç içe geçmişliği beni hiç yormaz. İnsan varlığının anlamını,temelini,günde ve dünde arar.Düş ve gerçek iç içedir.Okurken neyin düş,neyin gerçek olduğu bazen net değildir.Değerler üzerine düşünen ve değerler üzerine yazan bir yazardır.Ama değerlerin değişiminden,zamana karşı dönüşümlerinden bahseder.Bunu yaparken dolaysız biçimde anlatır.Okurun da bu yozlaşmayı görmesini sağlar.Gerçekliği ve insanı tanımlar,bireyin gerçekliğini yansıtır,bu bağlamda da adeta bir düşünürdür.Fizik ötesi kavramı asla tanımayan bir düşünce kalemine yansır.

Bu kitap;Bir Beyoğlu Düşü,Berlin’de Sanrı,Kanallar bölümünden oluşuyor. Kitap bir anlatı.

Bir Beyoğlu Düşü’nde,İstanbul’un uzağına düşmüş Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezinen bir adamın düşü anlatılır.Gençliğinde bulunduğu,yaşadığı tünel,Lebon, Markiz,Balyan,Hachette Kitabevi,Olivo,Fischer Lokantası,Kohen Kardeşler Kitabevi derken okur için adeta nostaljik bir geziye de dönüşür. Yazımın başında belirttiğim “mekân” ayrıntısına bir örnek teşkil eder.Anlatıcı eski günlerini hatırlarken gizemli eski komşusunu da anar.Gençliğinin ruh halini,arayışını tanımlar.

Anlatıcı,nereye giderse gitsin İstanbul’un, Beyoğlu’nun kendisini bulduğunu belirtir. Anlatıcı,biz okurları dönemin Beyoğlu’nda gezdirir.Düş ile gerçeğin iç içe olduğu bir anlatım bulunur.Anlatıcı gençliğindeki Beyoğlu’nu Berlin’de anlatmaya başlar.

“Kanallar”da bireyin gerçekliğini,varlığını arar sorgular ve bir sonuca bağlar.Konu ile ilgili bir alıntı paylaşmak istiyorum :“ İnsanın bu dünyaya gelişi de bir görünüştü.Hiçlikten geliyor,görünüyor,bu görünüşe gerçeklik adı veriliyor;sonra da kayıp gidiyordu.Hiçlikten geldiği için,içinde hiçliği taşıyor;sonra gene de hiçliğe dönüşüyordu.Bu gerçeklik içinde bir nesne gibi bakabiliriz ona,özel bir nesne,bir gerçeklik görüntüsü var.”Kanallar, Amsterdam’da geçer.Üçlemenin sonuncusudur.Kanallar bir metafordur ve mekân yine bireyin bir parçasıdır.Mekân ve birey birleşir;kanallar ve birey gelgittir.Kanallarda yoğun metafor, cinsellik ve aşk bulunur. Zira üçlemenin ilki olan Bir Beyoğlu Düşü’de de Beyoğlu ve birey iç içedir. Beyoğlu’nda insanı da hayatı da labirente benzetir.Zamanın,şehrin yine aşk ve cinselliğin ön planda olduğu bir anlatım vardır ve bireyin şehirdeki yalnızlığı irdelenir. Berlin’de Sanrı anlatısı da üçlemenin ikincisidir.Geçmişte kalmış bir entelektüel anlatılır.İntiharının öncesindeki ruhsal hali aktarılır.Yalnızlık,yabancılaşma ağırlıktayken üç anlatı da bilinç akışıyla yazılmıştır.Özellikle Bir Beyoğlu Düşü yoğun olarak bu teknik ile yazılmış olup tekniğin özelliği olan yer yer kopuk ve düzensiz bir anlatıma sahiptir.

ALINTILAR

Hayatın kısa olduğunu söyleyenlerle aynı düşüncede değilim.Tersine,çok uzundu iç sürem.Uzun yıllar yaşadım,istemek,bazen de tutkulara kapılmak aradığını bulamamak,ardından da umulmadık rastlantıların verdiği mutluluklar…İşte buydu “bütün hayat “ dedikleri.İstediklerinin olmaması ile onların yerini doldurmaya çalışan başka şeyler…

Öyle sanıyordum ki başka bir yaşam gerekliydi bana. İleride yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış.

Kendime,biraz da olsa sahip olmam için çok sınavlardan geçmem gerekiyormuş.

Uzayın içinde bitmeyen bir istektir insan. Kendi tasarın yalnızca ölümün üzerinde bir tasarı haline dönüşmemişse,gene de sana küçük bir mutluluk payı kalıyor demektir.

 

 

 

ESKİ İSTANBUL (1553- 1839)

Cumhuriyet ideolojisini,inkılapları ve ilkelerini,reformlarını yansıtan,bu anlamda da yeni Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunan Hayat Mecmuasında çok defa resimli olan tarihle ilgili yazıları yayımlanır. Kütüphanemde bu mecmuanın hayli sayıları var ve o sayıların bazılarında Ahmet Refik’in tarihle ilgili makaleleri bulunur.

“Tarihi Sevdiren Adam”lakabını alan Ahmet Refik’in Eski İstanbul (1553- 1839) kitabı 15 ile 19.yy arasında İstanbul’un gündelik yaşamına,sosyal hayatına,dini yaşamına,yönetimine dair birçok bilgiyi barındırır.Bu bilgilerin çoğu ilginçtir.

Kitap “Yeni Saray”, “Şehir Hayatı, ,Mesireler,Kahveler,Meyhaneler”, “İstanbul’da Asayiş Meselesi”, “Meskûkât ve Belediye İşleri”, “Su,Ekmek,Et,Odun,Kömür”,”Sanayi,Ticaret, Gümrükler”,“Gayrimüslimler ve Ecnebiler” olarak yedi ana başlıktan oluşur.Her bir başlık anlatıldığı dönemi birçok açıdan yansıtırken,bölümlerde birçok çizim yer alır.İlk bölümde Eski ve Yeni Saray’ın yapımı,Fatih Sultan Mehmet’in saraydaki tutumlu yaşamı,tutulan mutfak kayıtlarına göre nelerin ne kadar ve hangi maliyetle yenildiği vb ayrıntılar ve 17. yy’da yine saraydaki yaşamın ayrıntıları anlatılır.

İkinci bölümde İstanbul’un 16.yy’da Kanuni tarafından imar edilişi,genişlemesi,neden genişletildiğine dair bilgiler verilir.”Beyoğlu” adının kaynağı açıklanırken Ayazpaşa,Piyale Paşa gibi yerlerin de neden bu isimleri aldığının bilgisi verilir.Bu bölümde Osmanlı’nın farklı zamanlarındaki bahçelerine,mesirelerine, İstanbul’da ilk kahvehanelerin açılması kanununa da değinilir.Ayrıca Türkiye’nin tütünle tanışması ve tütünden çıkan yangınlar bu bölümün konularındandır.Kahvenin ve tütünün yasaklanması ardından ilerideki dönemde tütün ve kahve vergisinin devletin en mühim gelir kaynağı oluşu işlenir.Meyhaneler de bu bölümünün konusudur.Bu konuda kitap çok güzel ayrıntılar barındırır.Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul’daki meyhane anlatımlarını da burada anmak isterim.

İstanbul’da Asayiş Meselesi kitabın üçüncü bölümüdür ve en ilginç satırlara sahiptir.Dördüncü bölüm olan Meskûkât ve Belediye İşleri on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar olan yılları kapsarken,şehrin ticareti,iltizam işleri ve paranın değeri işlenir.Yine aynı dönem aralığındaki İstanbul Belediyesi ayrıntılı bir biçimde aktarılır.Özellikle yangınlar,yangınlara karşı alınan önlemler,inşaat işleri,şehrin su ihtiyacı ve buna yönelik çalışmalar,şehrin mimarisi ve mimarları,kaldırımlar,sokakların temizliği vb konular ilginç ayrıntılar barındırır.Su konusu daha kapsamlı biçimde beşinci bölüm olan Su,Ekmek,Et,Odun,Kömür bölümünde ele alınır.Altıncı bölümde dışarıdan mal alınmadığı için mahalli sanatların ilerleyişi incelenir.Özellikle kumaş imalatı üzerinde durulur zira en çok ilerleyen imalattır.On sekizinci yüzyılda sırmaya,süse ilginin artmasıyla,ziynete düşkünlüğün fazlalaşmasıyla sırmalı kumaşın imalatının yasaklanması,sadece üç şehirde imalata izin verilmesi gibi ilginç ayrıntıları barındırır.16. yy’da Yahudilerin elinde olan İstanbul ticareti ve gümrük bu bölümde yer alır. Kadın ve erkek esirlerin satılışı da ayrıntılı biçimde işlenen bu bölümün başka bir konusudur.Yedinci bölümdeyse İstanbul’da yaşayan gayrimüslimler işlenir,kendilerine verilen izinler,giyim kuşam kuralları,kendilerinden yasaklananlar vb ayrıntılar yer alır.

Osmanlı kayıt tutar ve yazar birçok bilgiyi de bu kayıtlardan da yola çıkarak aktarır.