Kitap üç bölümden oluşur.Birinci bölümde sağlık çalışmaları,bu alandaki düzenlemeler,doktor yetiştirilmesi ve eğitimi,dârüşşifalar, hekimbaşılık,tıphane-i âmire vb kurumlar,tıp eğitimi,azınlıkların sağlık konusuna katkıları,sağlık teşkilatı anlatılır.İkinci bölümde 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi’nin olumsuz etkilerinden dolayı hastalıkların ortaya çıkışı,halkın tıbba karşı bakış açısı,tedavi yöntemleri,karşılaşılan hastalıklar,hastalıkların belirti ve süreçleri,bulaşma şekilleri,uygulanan karmaşık tedavi usullerinden kaçınan eski ve modern tedavi yöntemleri, hastalıktan korunmak için nelerin tavsiye edildiği,alınan önlemler,yurt dışındaki tedavi gelişmeleri,folklorik tıbbın niteliği,fenni tedaviler için yapılan çalışmalar,basın araçları kullanılarak halka modern tedavi yöntemlerini benimsetme çalışmaları ve bu alandaki öncüler ele alınır.Üçüncü bölümde ise toplumun dönemin tıbbına,doktor ve tedavi yöntemine yaptığı eleştiriler bulunur.
Doküman analizleri ile Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’tan sonraki dönemi olan 1860 ile 1914 yılları arasında yaşanan hastalıkların tedavi yöntemlerini,modern ve eski yöntemlerin,geleneksel inanışın kullanımını,denenen yeni metotlar ve doktorlar ile halkın bakış açısını işlerken,kitapta ortaya çıkan hastalıkların tanımlanması ve bu hastalıklara karşı tedavi yöntemlerinin ne olduğu,tedavi biçim ve süresi ayrıntılı biçimde ele alınır.
1860 ile 1914 yılları arasında imparatorluk kamu sağlığı alanında modern adımlar atarken basının da bu anlamda etkili biçimde nasıl kullanıldığı kitabın içerdiklerindendir.Hastalıkların basında yer alışları,eczane ve doktor reklamları,doktor ve hastalık kavramına ait birçok bilgi ve eleştiri görselleri ile beraber sunulur.Mizah da içeren görseller yer alırken,kitap dönemin süreli yayınlarından faydalanmıştır.Özellikle toplumun hastalık ile tedaviye bakış açısını içeren kitabın mizah içerikli sayfaları ilginçtir.Kitabı ayrıcalıklı kılan ayrıntı,belirtilen dönem içinde hastalık ve tedavi yöntemleri kadar bu yöntemlere halkın bakış açısını aynı ölçekte dahil etmesidir.Hastalık ve tedavilere karşın toplumun düşünceleri ve toplumsal etkiler kitapta yer alır.
Doktor,ebe,cerrah gibi sağlık çalışanlarının uyması gereken kurallar ve bu kurallara uyulmadığında uygulanan cezalar da araştırmada yer alır.
Tedavideki inanç unsurları;şifalı taslar,tılsımlı gömlekler,tekkeler,yatırlar kitabın en ilginç bölümlerinden birini oluşturur.Hazır ilaçların yavaş yavaş piyasada yerini almasıyla insanların ilaçlar için pazarlama stratejisi olarak kullandıkları dil,reklam ve bu duruma ait görseller kitap içindeki yine en ilginç konulardandır.
Milli edebiyat akımı yazarlarımızdan olan Anadolu’nun birçok yerinde öğretmenlik yapan Halide Nusret Zorlutuna edebiyatımızın çok önemli kalemlerinden biri olan Emine Işınsu ‘nun annesidir.Emine Işınsu adı edebiyatımızda ilk olarak annesinin yazdığı Bir Devrin Romanı kitabında geçer.Zorlutuna,“Kars’ta bir ışık gibi Işınsu hayatımıza doğdu”şeklinde ifade eder.Emine Işınsu’nun kalemindeki tasavvuf,tasavvufi kişilerin biyografileri gibi ayrıntıları annesinden mirastır.Yani anne bir yazarın,ileride yazar olacak kızına şahsi yaşantısıyla kattıkları vardır.Emine Işınsu,sıklıkla kitaplarında hadisler kullanır;bu da tasavvuf kaleminin ayrıntılarındandır.Bu özelliklerini annesi Halide Nusret Zorlutuna’nın dindar,muhafazakar, İslam’a hayran olan ve tasavvufa meraklı yanı inşa eder.
Halide Nusret Zorlutuna daha önce bahsettiğim ilk romanı Küller’i on dokuz yaşındayken kaleme alır.
Bu kitap,yazarın hayatının ilk otuz yıllık anılarından,birçok konudaki gözlemlerinden oluşur.Domaniç Dağlarının Yolcusu kitabının yazarı, uğruna intihar edilen şair Şükufe Nihal ile dostluğunu,yazar ve şairlerle olan mektuplaşmalarını, çocukluğunu,meslek hayatındaki anılarını,öğretmenliğine ait ayrıntıları, eşi Aziz Bey ile olan evliliğini anlatan kitap,yeni neslin hatalardan ders çıkarması amacını da yüklenir. Mücadelenin,zorluklara karşı direnmenin önemini vurgular.Dönemin edebiyat çevresine ait bilgiler kitabın önemini artıran ayrıntılardan biridir.İstibdat Dönemi, Trablusgarp Savaşı,31 Mart Olayı,Birinci Dünya Savaşı,Balkan Savaşı Meşrutiyet’in ilanı,1909 Ermeni ayaklanması,Sultan Reşat’ın tahta çıkışı,Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş vurgunculuğu,Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’un yaşantısı,cumhuriyetin ilanı, cumhuriyet ile ülkenin geçirdiği süreçler,yenilikler kitabın kapsadığı zamanlardır.Tüm bu süreçleri aydın ve muhafazakar bir görüş çerçevesinde aktarır.
Anadolu’ya hem aşkından kaçış,hem de görev aşkıyla giden Çalıkuşu’nun Feride’si bir kurgu karakterken,Bir Devrin Romanı’ndaki,Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden olan Halide gerçek bir kahramandır,karakterdir.
Yazarın çocukluğu, gençliği,etrafındaki edebiyat çevresi ve hayatı cumhuriyet öncesi gerçekleşen büyük olaylarla ve cumhuriyet ilanıyla ve cumhuriyetin ilanından sonraki olaylarına paralel olarak işlenir.Kitabın tarihi bir yönü vardır yazarın hayatıyla beraber tarihe tanıklık ederiz.Ayrıca anlatıldığı dönemlerdeki siyasi yaşama sosyal yaşama ait ayrıntılar kıymetlidir.
1900’lü yıllarda milliyetçilik edebi hareket haline dönüşür;konu ve mekân artık Anadolu’dur,Anadolu insanıdır.Milliyetçilik akımının kökleri aslında çok daha eski olan Osmanlı Yunan Savaşı sırasında milli duygularını açık bir dille anlatan Mehmed Emin ile 1897 yılına dayanır.Milliyetçilik hareketi Anadolu’ya yönelimi doğurmuştur.Cumhuriyet Dönemi edebiyatında aydın Anadolu ile tanışır.Anadolu insanı anlatılır.Halide Nusret Zorlutuna’da Anadolu’nun coğrafi özelliklerini vurgulayan bir yazardır.Anadolu insanını çektiği çileleri işler.
Bilinç akışı ile yazılmış romanda ana karakter bir örgüt üyesi olan Gülfidan’dır. Gülfidan. dahil olduğu örgüt içinde kimlik bunalımına girer. Özellikle lider ile olan evliliği ve örgütün karşı çıkmasına rağmen çocuğunu doğurmasıyla bunalımı artar. Çünkü örgütte kalmak adına kendini silmektedir. Gülfidan,12 Eylül ile beraber bir iç hesaplaşmaya girer. Ruhu parçalanmış bir kadın olarak annesi ile kendi var oluşu hesaplaşmaya girer ve onu kurtaracak şeyin yazmak olduğuna karar verir.
Şiirsel bir anlatıma sahip olan romanda Sekreter Rüzgar kod adlı Gülfidan kadar çarpıcı olan diğer karakter anne karakteridir. Derin psikolojik analizlerin yer aldığı roman başta kadının hatta bir annenin bir kadına yaptığı baskıyı işlemesi ile çok etkileyicidir.
Yazarın eserlerinin temelini kendi yaşadıklarından aklında kalanlar,gönlünde yer edinenler oluşturur.Geçmiş zamanı anlatan yazarın bu eseri de bir masalı anlatırcasına geçmişi yansıtırken,romandaki kahramanlar birer masal karakteri tesiri oluşturur.Oysa geçmişte yaşamışlardır.
Para hesabı yapmayan,köşküne orkestra getirip konserler düzenleyen,güzel olan her şeyi ve gösterişi seven,birçok şeye ilgi duyan,giyime düşkün,baston koleksiyonu olan Ali Nizami Bey uçarıdır.Büyükada’da köşkünde Avrupai bir hayat sürer.Galata ve Beyoğlu da romanın mekânlarındandır ve Ali Nizami Bey buralarda gezinir.Bu gezinmelerde biz de okur olarak bir varlığa şahit oluruz.Batılı yaşamı gösterişten ibaret sanan kişilerin yaşamlarında gezeriz. Fakat bu bir noktaya kadar sürer.Çünkü Ali Nizami Bey bir süre sonra yıkık bir evde yaşamaya başlar.Savurduğu bir servetin ardından seçtiği yaşam etkileyicidir.Bu seçimden sonra Batılı yaşamın yerini değerleri çürümüş gelenekçi bir yaşam alır.Sonu itibariyle tam bir trajediye sahip olan roman,eğlence,gösteriş,güç dünyasını ve yozlaşan gelenekçi dünyayı aktarır.
Çiçeklere kendisiyle bir benzerlik kurduğu tavus kuşlarına meraklı Ali Nizami Bey,yazarın başka bir roman karakteri olan Fahim Bey gibi kendi ailesi etrafında zamanında mutlu çocukluk ve gençlik yılarında tanıdığı biridir.Zaten yazar kendi geçmişinde yer alan yer ve kişileri zamanında gözlemleriyle biriktirdiği belleğinden çıkararak yazar;özleme dayanarak.
Edinmekten,zevkten yana doyumsuz biridir.Yazarın anlattığı karakterin gözü edindiklerinde değil henüz edinemediklerindedir.
Yazarın diğer romanlarının kahramanlarından olan,aşırılık özellikleri taşıyan,bu aşırılıklarından dolayı da etrafındaki kişilerce deli olarak adlandırılan Fahim Bey ve Vamık Bey gibi Ali Nizami Bey’de uç noktaları yüzünden insanlarca deli olarak görülür.Diğer iki karakterden farklı olarak romanın sonunda bu karakter gerçekten delirir.Sebebi gerçekçi ve ilginçtir.
Ali Nizami Bey tüm çapkınlıklarını Abdülhamit’ten korkarak yapar.Bu korku hayatına da etki eder, özellikle son dönemlerinde.
Kitap,zamanında“Bir Geçmiş Zaman Hikâyesi”adıyla yayımlanan hikayenin genişletilmesiyle oluşturulmuş bir romandır.
Yazarın sağlığında yayınlanmış son romandır.
Büyükada’nın en alafranga semtinde bulunan,kumar oynayan,resme olan merakından köşkü Avrupa ressamlarının tablolarıyla dolduran,kadınlara ve gönül maceralarına düşkün ,anne ve babasının parasını harcayan Ali Nizami Bey‘in farklı zevkleri ve keyif aldığı şeyler vardır.Annesi hayattayken de bu zevklere para harcar ve anne ve babasının ölümleriyle de mirasın yarısını alır ve mirastan kendi payına düşeni türlü eğlence ve şahsi ilgi alanlarında harcar, tüketir.Daha önce belirttiğim gibi bu noktadan sonra başka bir hayatı seçer.Koyu bir alafrangalıktan koyu bir şarklılığa geçer.Ali Nizami Bey için bu bir saadettir.
Cercle d’Orient şimdiki Grand Pera,Boğaziçi,Ali Nizami Bey’in türlü meraklarından biri olan avdan dolayı av yerleri gibi mekânlar,dönemin kumar gibi eğlence alışkanlıkları yansıtılır.Yazarın anlatımıyla misal bir kibrit kutusunun ayrıntılarıyla bile eskiye özlem vurgulanır.
Ömer Seyfettin hikâyelerinde milliyetçilik,Türkçülük ve çocuk imgemi vardır. Bir tutam mizah bir tutam acı ama hayatın içinden… Daha önce milliyetçilik ve Türkçülük akımını,vatan sevgisini merkezde tutan Seçme Hikayeler 1 adlı kitabı paylaşmıştım. Kitabı “milli değerlerin halka yansıtılması,hatırlatılması ve bu hatırlatmanın neden yapıldığı”temelinde incelemeye çalışmıştım.Seçme Hikayeler 2’de ise tebessüm ettiren Ömer Seyfettin kalemi var;hayatın içinden yazdığı, ironik anlatımın olduğu hikâyeler var.
Kitap içinde Türkçülük,Turancılık fikri yine var ama yayınevinin düzenlediği ilk kitaptaki öykülerden farkı bu fikri tarihi bir kurgu içinde anlatmamasıdır.Gizli Mabet,Türklerin kendi değerlerinin farkında olmadığı üzerine kuruludur. Batılıların Doğu’yu kendi hayallerindeki kalıplarla,egzotik,mistik ve gizemli birer “mabet” gibi görme eğilimi hikâyede yer alır.İroni barındıran bir üslupla Oryantalist zihniyet eleştirilir.Hikâye Pierre Loti’ye bir selam verir.
Yazar sayesinde sadeleşen dilimizle Ömer Seyfettin,Keramet hikâyesinde batıl inançları ve çıkarcılığı işlerken bizi tebessüm ettirir.Perili Köşk hikayesinde olduğu gibi insanların körü körüne inanışlarını kullanan fırsatçı,dolandırıcı bir kahramana sahiptir.Öykü batıl inançların insanları adeta kör edişine bir eleştiride bulunur.
Kitapta yer alan hikâyelerden bazıları yanlış batılılaşmaya değinirken,Batının Türk kültürüne bakışını da işler.
İnsan onurunu,manevi esarete karşı insanın iç bağımsızlığının önemini anlatan,başkasına minnet etmemeyi vurgulayan en iyi ve en etkileyici hikâyedir Diyet.
Perili Köşk hikâyesinde mizahi bir dille hurafe ve batıl inançların eğitimsiz insanlar üzerindeki etkisini aktarttırılırken,batıl inançların kötü niyeti insanlar tarafından nasıl kullanıldığı gözler önüne serilir.Hikâyede aklın,bilimin üstünlüğü vurgulanır.
Kurbağa Duası hikâyesinde de yazar batıl inancı yine mizahi bir dille anlatır.Hikâye Anadolu kasabasında geçerken toplumun batıl inançlara körü körüne, sorgulamadan bağlanması ve bu durumu kullanan kesim aktarılır. Hurafelere inananlar ile bu inanca sahip kişileri kandıranlar arasında sıkışıp kalan aydın kesimse hikâyede yer alan ayrıntılardandır.
Yine batıl inançlar,cehalet,hurafe ile gerçek arasındaki çatışma ve körü körüne inanmanın trajik sonuçları Deve hikayesinde anlatılır.
Hayat her zaman mantığa sığar mı? Yaşanan olaylar her daim kurallarla örtüşür mü?Dikkatli olmak her zaman her şeyi kontrol altında tutabilir mi?Kusursuzluğa ulaştığını iddia etmek mümkün mü?Bu sorular Mermer Tezgah hikâyesinin alt metniyken hikâyede bu soruların evet ve hayır cevaplarını benimsemiş iki karakterin çatışması yer alır.
Bazı şeyleri görmezden gelmek gerçeği elbet hafifletir ama gerçeği değiştirmez. Hele ki görmezden gelinenler etrafındaki kişilerin yozlaşması, kötülükleriyse….Bazen gerçeğin acısı tercih edilmez,görmezden gelmenin doğurduğu yalan ve huzur tercih edilir, Yüksek Ökçeler hikâyesi tam olarak bu durum üzerine inşa edilmiştir.Bir kurnazlık hikâyesidir Rüşvet öyküsü ve aynı zamanda kurnazlık ile adalet terazisini şaşırtan bir zemine kuruludur.
Külah hikâyesi insanın kurnazlık ile kazdığı kuyuya kendi düşüşünü anlatır .Mizah ve ironi dolu bu hikâye ders niteliğindedir.
Vefa ne büyük bir duygusun sen! Velinimet hikayesinde vefa ve iyiliğin karşılıksız kalmaması işlenir.Aynı zamanda insan ve insan hayatının sabit olmadığını,yoksul birinin çalışarak üst mertebelere geçebileceğini de vurgular.
Açgözlülüğü yeğen ile amca ve miras üzerinden anlatan “Miras”,ahlaki çöküntünün insanlık hallerinde ne denli büyük olabileceğini yansıtır.Açgözlülüğü farklı eksende işleyen kitabın bir başka hikâyesi ise “Bir Hayır”dır.Bu hikâyede miras kavramı da “Miras” hikayesinde işlendiğinden farklı biçimde ele alınır.
Kör bir inancın,bağnazlığın işlendiği ve kör sofuluğun neden olduğu traji komik bir sona sahip olan Hatiften Bir Seda hikâyesinde iki uç karakter bulunur.
Binecek Şey hikâyesinde,insanın isteklerine dikkat etmesi gerektiğinin altı çizilir.
Tanzimat’la beraber batılılaşma, kadın erkek eşitliği,kadının toplumdaki varlığı yahut var olmasının gerekliliği edebiyata yansır.Ahmet Mithat Efendi’den Namık Kema’e,Şemseddin Sâmi’den Fatma Aliye Hanım’a her yazar Tanzimat’tan Cumhuriyet Edebiyatı dahil farklı dönemlerde kadının ‘‘yeni” varlığını görücü usulle evliliğe karşı çıkarak,kadının sosyal yaşamda yer alması gerektiğini savunarak,kadının eşini seçme hakkının olduğunu belirterek işlenir.Fakat Servet-i Fünun‘a tepki olarak doğan Fecr-i Ati topluluğu yazarlarından olan ve 2.Meşrutiyet döneminde yazmış olan Cemil Süleyman,kendinde önceki yazarlardan farlı olarak “kadının cinsel hayatını” yaşama isteğini açıkça romanında ifade eder.Yani kadın,bence edebiyatımızda ilk kez cinsel arzusu ile bir insandır.Elbette daha önceki birçok romanda kadın cinselliğini yaşar.Kimi zaman fuhuşla (Sefile),kimi zaman bir aşk üçgeninde (birçok örneği var),kimi zaman kocasının akraba yahut arkadaşına duyulan aşk ve bu aşkın ihanetle sonuçlanmasıyla (Aşk-ı Memnu ve bir nebze Eylül) yahut aradan çekilmeyle sonuçlanmasıyla, kimi zaman lezbiyen bir ilişkiyle (Saime)kimi zaman da evliliğinde ,kimi zaman felaketle sonuçlanarak ama takıntı halinde bir tutku eşliğinde (Zavallı Necdet) kadın cinsel hayatını yaşar.Fakat bekar/dul bir kadının cinselliğini yaşamak arzusunu,kadın erkek ilişkisinde normal bir istek olarak yansıtan bence ilk romanımız.Evet,roman bir trajedi ile sonlanır,lakin bu trajedinin nedeni kadının cinsel hayatını yaşaması değildir.Aradaki yaş farkı ve buna bağlı kıskançlık trajediyi doğurur.Yaş farkına değinmişken bu konudan bahsedip,ardından romanın konusu üzerine yazacağım.Aradaki yaş farkı romanın catışmasıdır.Kadının bu yaş farkından dolayı endişeleri vardır.Çevre faktörü,olası bir evlilikte zaman geçtikçe genç erkeğin yaşından dolayı ondan vazgeçme olasılığı korkuların sebebidir.Bu noktada da roman farklı bir yerdedir.Daha öncesinde,-dönem olarak bu romandan önce (Aşk-ı Memnu’da Firdevs Hanım) ve sonra yazılmış(Yeşil Gözlü Kız’da evin hanımı),-kendinden küçük birine ilgi duyan ya da yaşından endişe duyan kadınların profilinden farklıdır.
Hepsinde yüzüne düzgün sürmüş,yaşını kabul etmeyen, gülünç duruma düşen,aşığı ile gezerken nefes nefese kalan,onları paralarıyla elde tutan vb. kadınlar vardır.Bu romanda kadın yaşını kabul eder.Genç adama aşık olsa da gençlik sevdasına düşmez.
Edebiyat hayatını asıl mesleği doktorluğa dönerek yarım bırakan yazar,ilk olarak hikaye ile yazı hayatına başlar.Fecr-i Âti topluluğunda olsa da aslında Servet-i Fünun etkisinde yazar.
Romanda Beykoz gezi yerleri ,aksam gezintileri yansıtılır. .Otuzunu aşkın,evinde hizmetçi ve aşçısıyla birlikte on yıldır yalnız yaşayan dul bir kadının can sıkıntılarını,cinsel tutkularını korkularını,aşkını ve kıskançlığını anlatır.Kadın can sıkıntısıyla penceresinden Beykoz çayırlarını izler,burada akşam gezmeleri yapar.Bu gezmelerden birinde peşine yirmi iki yaşında bir genç takılır.Kadın gencin siyah gözlerine vurulur.Yıllardır yalnız olan kadın aradaki yaş farkını düşünse de bu farktan endişe duysa da aşkından ve yıllardır yaşamadığı cinsel hayatın etkisiyle,duygularına yenik düşer.Uzaktan bakışmalar ,mektuplaşmalar,kırda gezmeler zamanla yerlerini delikanlının kadınının evine girmesine bırakır.Kadın yaş farkı haricinde toplumu da düşünür.Toplumsal normlara,geleneğe uygun olmayan bu aşk,kadının yaş farkından dolayı endişelenmesi derken kadın hüzünlü bir hal alır. Mutluluğun elinden gitme ihtimali kadının ruhsal dengesini bozarken genç adamın ailesinin genci bir kızla nişanlaması, kadına daha seyrek uğranması bir cinayete sebep olur.
Psikolojik tahlillerle dolu olan roman,dul bir kadının aşk ve cinsellik özlemlerini cesurca işler.
Osmanlının don dönemindeki konak yaşamını bir sınıf çatışması zemininde işleyen,sınıfsal farka eleştiride bulunan Kızılcık Dalları romanı, yazarın olgunluk dönemi eserlerindendir.Sınıf çatışması konakta yaşayanlar ve çalışanlar arasında gerçekleşir.
Tasvir ve sosyolojik tahlile dayalı ve zamanda geçmişe dönüşlerin olduğu roman,otuz altı bölümden oluşur ve tıpkı yazarın bir başka romanı olan Yaprak Dökümü’nde olduğu gibi bir de sonuç bölümüne sahiptir.
Roman,henüz dokuz yaşındayken Nadide Hanım’ın konağına evlatlık /hizmetli olarak giren ve ailenin çocukları Dürdane,Naciye,Seniye ,torunlar arasında kendine bir yer arayan Gülsüm’ün konaktan kanto sanatçısı olarak ayrılmasına kadar olan hayat hikâyesini anlatır.Bu hayat hikâyesini Gülsüm’ün etrafındaki kişilerle,onun etrafında gerçekleşen olaylarla ve konak yaşamının aktarılmasıyla okuruz.
Romanın ana karakteri Gülsüm,önce babasını ardından annesini kaybetmiştir.Bu yalnızlık onun konaktaki “evlatlık” statüsünü belirler.Bu statü ise romanın zemini olan alt üst tabaka çatışmasını kuvvetlendirir.
Kitap,efendi ile köleliğe eleştiride bulunur.Evlatlık/hizmetli Gülsüm’ün neredeyse her olayda suçlu bulunması,haksız görülmesi ya da yaptığının araştırılması yahut kimseye yaranamaması,göz hapsinde olması,Gülsüm’ün en çok değer verdiği kişi hakkında Gülsüm’e yalan beyanda bulunulması vb ayrıntılarla romanın eleştiride bulunduğu konu kuvvetlendirilir.
Geçmişe özlem ve yaşamak isteyip de yaşayamadığı hayatın sızısı,kendisine ölçüp biçilip giydirilen hayatın içinde sıkışmışlık,solmuş bir elbise metaforu ile işlenirken ilk öykü olan Soluk Sarı Elbise içime işleyen bir öykü oldu.Öykünün sonunda okunan salâ,mahallenin bakkalının salâsı iken aynı zamanda geçmişin, öykü karakteri Sinan’ın ve Müjgan’ın yaşanmamış yıllarının da bir salâsıdır.
Genel olarak anlar içindeki duyguları,katmanlı olayların bir noktasını,odağını ve bir kesiti yalın bir dille anlatan öykülere sahip kitabın ikinci öyküsü ise Dilsiz Kırlent’tir.Öykünün diline adeta nesneler eşlik eder.Nesnelerin karakterlerle özdeşen varlıkları,kokuları vb ninimalist bir anlatıma sunulmuştur.İki kadının ağrısını,sızısını anlatan ve özlemek üzerine kurulu olan bu öykü,ilk öyküye de bir selam verir.
Gençliğin Ertesi…Gençken beklediği beyaz atlı prens ile gerçekler çarpışırken İsmet,gerçeği gençliğinin ertesinde, olgunluk döneminin başlarında kavrar.”Beni okutun” dediğinde, “mutsuzum”diye haykırdığında kendisini dinleyen tek bir kişiyi bulamamış olan İsmet,boşanma kararı aldığında artık koca bir kadındır ama ataerkil düzen,kadın üzerinde o sessiz şiddetini çoktan kurmuştur.Yer yer bilinç akışı,yer yer de geriye dönüş teknikleriyleil anlatılan öykünün en etkileyici yanı,acının,karakterin kişilik özelliği olan “deli kız” üslubu ile aktarılmasıdır.Öykünün finali de bu bağlamda hayli absürttür.Bir gençlik illüzyonunun kaybı,sevgisiz hayatın peşin ödenen bedeli,ve gitgide artan hayal kırıklıkları,içe işleyen bir dille anlatılır.
Genel olarak ölüm ve ölenin ardında kalanlar üzerine yazılan öykülerden biri olan Ada Rüyası, şiirsel bir anlatıma sahiptir.Doğrusal ilerlemeyen bu öykü tıpkı rüyalar gibi;atlamalı,sıçramalı, imgeseldir.Öykü boyunca sesler,renkler,kokular birbirine bağlanır. Hal böyle olunca yazar,sarsıcı bir atmosfer kurmuş olur ve bir yas sürecini bu atmosferde aktarır.Bireysel acıların yanında küresel acılara da değinen öykü,geride kalmaya,geride kalana sessiz,incelikli bir ağıt gibidir.
Kitaba adını veren Kelebek Çalısı,ismi ile beni mübadil babaannemin bahçesine götürürken konusu ve anlatımıyla da bir iç çektirdi.Aile içi psikolojik şiddet,kadının varlığı,çaresizliği trajik bir son ile anlatılır.Behiye,kapana sıkışmış hissi ile yaşarken bu hissi ona yaşatanlar tanımlanır.Zorla devam ettirilen bir evlilik ve yaşanan kaçış,bir cinnet ile son bulur.
Kitap içinde katmanları olan bir öykü “Yok Artık Daha Neler” toplumsal cinsiyet rollerine dokunan psikolojik tahliller barındırır.Öykü,farklı karakterlerin bakış açısıyla inşa edilmiştir.Evlilik, sadakatsizlik, iletişimsizlik zeminine kuru öyküde uçurum olarak nitelendirilecek sınıfsal farklılıklarda yer alır ve karmaşık bir ilişki yumağı ile okuru baş başa bırakır.
Büyük bir travmayı çocuk dünyası bakış açısıyla anlatan Annesiz Çocukların Adı öyküsü çocuğun acısını oyun diliyle nasıl aktardığını, nasıl bu yolla yas sürecini yaşadığını gözler önüne serer. Buruk bir öykü… İstanbul Kutusu, ajitasyona sığınmadan en duru haliyle geçim sıkıntısını, aile bağlarını anlatırken, Güvercinler ve Cenaze öyküsü bir babaya hakkını kırgın biçimde helal edişi anlatır.
BIr annenin yoksulluk, toplumsal eşitsizlik ve aile içindeki trajediler sarmalındaki yaralı ve gururlu durumu ve var olma mücadelesi anlatılır Ayçöreği ve Bisiklet öyküsünde. Öykü suça, cezaya, yaralı gurura ve mücadeleye değinirken, erken büyümek zorunda kalan çocukluğa da dokunur.
Öykülerde atmosfer ustalıkla kurulurken anlatımdaki duru dil sayesinde anlatılan her ne kadar acı olsa da asla onu ajitasyonla dibe çekmez.
Sessiz Tanık, öykü nesneleşen bir insan gözünden değil bizzat insanlaşan bir nesnenin; evin gözünden bir aile çöküşünü, yalnızlaşmasını aktarır. Geçmiş ihtişamı şimdiki zaman ise kasveti ile vardır.
Anlatıcısı çocuk olan Halamın Mendilleri öyküsünde aile içindeki bir trajedi yine bağırıp çağırmadan, kokularla,çeyiz sandığındaki mendillerle aktarılır.İki farklı yapıdaki kadın öykünün zeminini ve çatışmasını oluşturur; anne ve hala.
Kalkın Omuzlarımdan öyküsünde şehirlerarası otobüs yolculuk bastırılmış arzuların, dayatılmış evliliğin, yarım kalmış bir aşkın ve yas yolculuğu ile eş biçimde ilerler.Bir kadının omuzlarında koskoca hayati vardır ve kadın yolculuk esnasında omuzlarındaki yüklerle, o yüklere sebep olanlarla hesaplaşır, yüzleşir.
Tahir’in Delileri öyküsünde yazar, ev içindeki şiddete, güç dengesine, gerçeklik algısının yitimine değinirken, tüm bu durumların bir kadının hayatına nasıl yansıdığını gözler önüne serer.
Bazen bir hayal içinde bulunulan zorluğu aşmaya yardımcı olur mu? Psikolojik ağrılar bedene de yayılır mı ?Yalnızlık akılda hayali bir oyuncak varlık ardından o oyuncağı yaşamının tam ortasına bırakmaya neden olur mu? Pencerelerin Ardı öyküsü bir kadının mutsuzluk kıskacında sıkışmasını, evlilikteki iletişimsizliği, susuşları, yalnızlığını hayali bir figürle aşmaya çalışmasını anlatır.
Zamanı Geldi mi? Öyküsü kitabın son öyküsüdür.Özgürleşme çabasını barındır fakat bu özgürleşme geç kalınmış bir özgürleşme çabasıdır. Ataerkil düzende sabır ve katlanma kadına biçilmiş bir roldür. Öyküde bu rolden sıyrılma çabası bir evladın şahitliğinde olur. Çocuk anneye kurtarıcı olurken kuşaklar arası bir dayanışma bulunur. Bir aile trajedisi umut yüklü bir sona erer.
Genel olarak öyküler bir trajedi barındırır.Yazarın dili bu trajediyi duru bir biçimde aktarmasıyla okurda buruk bir tat bırakmasına neden olur. Nesneler, kokular, kurulan güçlü odak ve atmosfer ise anlatılanı,anlatılan her ağır olay ve durumu destekleyici öğelerdir.
Mahmut Yesari,Ömer Seyfettin’in hikâyeleri için şöyle söyler:“Ondan evvel küçük hikâye tatsız, yavan bir şeydi.Edebiyat -ı Cedidecilerin küçük hikâyeleri lisan itibarıyla cıvık,kozmopolit, mevzu noktainazardan da daha toy,çocukçaydı.”
Ömer Seyfettin’den birçok öykü okudum.Bu kitabındaki öyküleri ağırlıklı olarak “milli değerlerin halka yansıtılması,hatırlatılması ve bu hatırlatmanın neden yapıldığı” temelinde incelemeye çalışacağım.Yazarın tarihi konu edinen öyküleri zaten kitabın içeriğini oluşturur; dolayısıyla “Yeni Lisan”dan,cocukluk temasından,tebessüm ettiren Ömer Seyfettin’den pek bahsetmeyeceğim.
Ömer Seyfettin,Balkanlar’ın acısını yaşamış ve Osmanlı’nın adım adım,an be an yıkılışını gözlemlemiş,hissetmiş ve bunun üzerine fedakârlıkla ilgili ve insanların cesaretini taze tutmak için milli değerlerin topluma güç olması adına konusunu tarihten alan hikâyeler yazmıştır. Milli değerleri ve vatan sevgisini üst seviyeye çıkarma hedefi olan bu öykülerde,geçmişin destansı kahramanlıkları yer alır.Bu kitaptaki bazı hikayeler kurgusunu ve konusunu destanlardan da almıştır. Başını Vermeyen Şehit hikayesi, Peçevi Tarihi’nde yer alan destanın unsurlarından yararlanmıştır.Bu hikâyelerin kahramanları,yazarın kurgusuyla birleşince ideal,vatan sevgisi barındıran,örnek alınacak kişilere dönüşür.Türk halkının kendine olan güvenini,motivasyonunu yerine getirme amacı bulunan bu hikâyelere,anlatıcısı her açıdan örnek sayılacak özelliklere sahip Ferman hikâyesi örnek verilebilir. Kahramanlık,Ömer Seyfettin’in tarih konulu hikâyelerinde en çok işlenen temadır.Bu doğrultuda yazılan hikâyesinde de babası haksız yere idam edilmiş Tosun Bey,cesareti ve hızlı yapısıyla kahramandır. Aynı zamanda devletin kendisi için aldığı karara da boynu kıldan incedir;onu büyüten baba yadigarının “ devlet ve padişahın için canını ver” sözünü yerine getirir.
Milli bilinci küçük bir çocuğun gözünden ise “Bir Çocuk: Aleko” hikâyesinde aktarır.Milli kimliğin değerini,en zor şartlarda bile kimliğini haykırmanın değerini aktaran hikâye,vatan için kendini feda etmeyi,kaçıp gidebilecekken düşman karargâhını yok etme amacıyla girilen fedakarlığı anlatır.Küçücük bir bedende taşınan dev bir milli bilincin hikâyesidir.Ali,Rumlar içinde kimliğini saklar ve Rumların verdiği bir mektubu İngiliz paşasına götürmekle görevlendirilir ve Ali bu görevi milleti için gerçeklestirir,milletine hizmet eder;Cephede Türk paşasına mektubu götürür. Ardından kendini Rum gibi gösterip tekrar düşman tarafına geçer ve düşmanın yaptığı hain planı, düşman karargahında canı pahasına bozar.
Teselli hikâyesinde devlete ve millete bağlılık aktarılırken,devletin de yönetimindeki kişilere adil oluşu anlatılır.
Tarihi konulu hikâyelerde,yazar geçmişin başarısını, gücünü hatırlatır,olaylar genellikle Osmanlı’nın parlak döneminde geçer.Buradaki amaç ataya saygı ile eskiden yaşayan kahramanların millet bilincinde yaptıkları fedakârlıkları hatırlatmakla duyguları perçinlemek ve tükenmekte olan ülke nefesine soluk katmak ve inancın dirilmesini sağlamaktır.Kitapta yer alan Kütük hikayesi de bu bilinçle yazılmış diğer bir hikaye olup yine kahraman bir karaktere sahiptir; düşmanın mert ve cesur olanını seven Arslan Bey, düşman ordusundan kaçanlara aman vermeyen bir yapıya sahiptir.Hikaye düşmandan kaçmanın alçaklığına değinirken,askeri bir zeka sayesinde savaşta geçen bir olayı anlatır.Bir başka askeri başarıya ve bu başarının nedenlerine dikkat çeken Vire hikâyesi yine ana karakterinin stratejiyi iyi yapması,cesaret göstermesi,koşulları iyi tanımasıyla ve değerlendirmesiyle kahraman bir yapıdadır.Vire,Balkanlarda geçer.Topuz,kitabın bir başka hikâyesidir ve bir elçi üzerinden Türk onur ve gururunu anlatır.Zekânın kazandığı, savaşmadan stratejinin kazandığı,cesaretin en üst seviyede olduğu hikâyelerdir.Türklük duygusunu yüceltirken Türk’ün zekasıyla yapabileceklerinin yeri geldi mi nasıl korkutucu,sarsıcı ve şaşırtıcı olduğunu işler.
Hürriyet Gecesi hikâyesi kitaptaki diğer hikâyelere göre soyut bir dille yazılmıştır ve felsefe izleri barındırır.Yazar sorar; “ Meşrutiyetle hürriyeti alkışlayanlar,kutlayanlar, yarın ne yapcak?” aydın kesime bir yandan eleştiri de bulunur.Manayı bulmadan coşkuya kapılanlara bir eleştiride bulunur.
Çerçeve hikâye tekniği ile yazılan Kaç Yerinden? hikayesinde içinde bulunulan durum romantize edilir ve içinde bulunulan 1. Dünya Savaşı yılları ile tezatlığı aktarılır.Asıl kahramanlığın cephede bulunmak olduğu öne çıkarılır.Kahramanlar şiirlerde anlatılanlar değil,cephede olanlar,gazi olanlar,şehit olanlardır.
Forsa hikayesinde bayrak sevgisi ve bayrağa saygı işlenir. Aynı ölçüde vatan sevgisi de hikâyede merkezdedir.
Şehitlik makamını irdeleyen Başını Vermeyen Şehit hikâyesi,savaşan halka güç vermek,şehitlik makamının önemini vurgulamak ve milli duyguları yüceltmek amacı taşır.Pembe İncili Kaftan devlet ve millet için bir fedakârlık yapılıyorsa bunun karşılıksız olması görüşünü yansıtır. Devletten her zaman alınmayacağını biraz da devlete verilmesi gerektiği düşüncesini irdeler. İdeal,fedakâr, kendini milletine adamış bir başka karakter de Doğan Bey’dir ve Büyücü hikayesinde karşımıza çıkar. Bilim adamı olan Doğan Bey,kendini bileme adayıp dış dünyadan kendini soyutlamıştır vebilim ile milletine fedakarlık içinde hizmet eder.
Ömer Seyfettin’in askeri dehayı, vatan sevgisini ve mutlak fedakârlığı merkezine alan tarihi hikâyeleri, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden milli bir bilinç uyandırma çabasını derinlemesine gözler önüne serer.
Yazarlarımızın üretimden sonraki aşamada yaşadıklarına acı bir selam veren bir bölümde, Mahmut Yesari’nin bir ara roman karakteri olduğu bu roman,dedikodunun etkilediği hayatları anlatır.
Milli Edebiyat ve Cumhuriyet Dönemi akımlarında mekânlar İstanbul dışına çıkar,Üvey Ana da bu ayrıntıyı barındırır.Diyalog ağırlıklı romanda,inkılapların halka yansıması da vardır.
Ömer Seyfettin’in tavsiyesi ile Aka Gündüz adını tercih eden yazarın asıl adı Enis Avni’dir.Milli Edebiyat’ın sade dil anlayışının öncülerindendir.Ömer Seyfettin’in açtığı yol sadece dilde değildir;konuların ve karakterlerin halk arasından seçilmesi,her kesimden karakterin edebiyatta yer alması da açtığı bu yolda yer alan ayrıntılardır.Üvey Ana bu özelliklerin tümünü taşır.
Tüm iyi niyetli çabalara rağmen dedikodu ve kötü niyet neticesinde oluşan yanlış anlaşılma, önyargı,şüphe ve kıskançlık gibi sebeplerle,son pişmanlığın fayda etmeyeceği olayların yaşandığı hüzünlü bir romandır.
Türk mürebbiye kavramıyla,çocukların Türk mürebbiyelere emanet edilmesiyle,yurtdışında Türk işletme ve mağazalarının bulunması ve Türk köylüsünün cahil,pis olduğuna dair düşüncelere antitez oluşturmasıyla Türkçülük düşüncesinden izler taşır.
Yazar,romanlarında toplumun her kesimine yer verir.Yıllar öncesine ait kadının sıkıntılarının hala geçerli olması acıdır.
Yazar,“üvey ana“ kavramını romanlarında sıkça kullanır.Üvey ana bazen vicdanlı,bazen bunun tersidir.Bu romanda üvey ana Lale;fedakâr,iyi kalplidir.Emin Bey’in kızı Bibi’ye iyi bir annelik yaptığı gibi,Emin Bey ve kızının sağlığı için birçok fedakârlıkta bulunur.Fakat Lale’nin köylü oluşu,eve bir mürebbiye olarak girip zengin Emin Bey’le evlenmesi,kızın verem teşhisini kocasının sağlığını düşündüğü için saklaması ve kendi kendine onu iyileştirme çabası;bu çabayla birlikte gizli saklı birtakım planlar yapıp uygulaması dedikoduların ateşini yükseltir.İfira derecesine yükseldiğinde,ölen kardeşi Gül’ün yerine koyduğu Bibi ve kocası ondan süphelenirler.
Art arda gelişen olaylarla bu şüphe artar ve Lale için artık iftiranın,kıskançlığın,şüphenin sonucunu yaşamak kalır.Bibi’ye ve kızına düşkün olan Emin Bey için harcadığı tüm çabalar,özellikle Emin Bey tarafından çevrenin ektisiyle yanlış anlaşılır.Ayrıca Lale’yi büyüten,onu kız enstitüsünde okutan Lobut Ağabey ve neredeyse tüm kişiler onu suçlar.Oysa Lale’nin evlilik kararında en etkin şey,baba ve kızın sağlıklarını korumaktır.Lakin bu iyi niyetin karşılığı, dedikodulardan doğan şüphenin yaptırdığı şeyler olur.
Emin Bey şüphenin etkisiyle hareket ederek mutlu olan aileyi kendi elleriyle mahvederken,kızı Bibi her daim üvey annesi için ikilemdedir.Gerçek elbette gün yüzüne çıkar lakin artık her şey için çok geçtir.
ALINTILAR
Geriye bakarsanız ilerideki yolu kaybedersiniz.
Bir tutam ağu gibi yuvarlak dünyanın en anlaşılmayan tarafı hayattır.