O Sonbahar, O Kış

Birey ve toplum ilişkisini yansıtırken merkezinde insan olan öyküler, ülkenin çok yakın geçmişindeki hadiselere dokunur.Kitap içinde on öykü bulunur.Her öyküde kenarda duran, durmak zorunda bırakılan insanlar vardır.Her biri farklı yaşam tarzına sahiptir. Ortak noktalarıysa hayatın içinde yaşam hakkı aramaları ve bu hakka karşı bir savaş vermeleridir. Fakat bu savaş öyle çok eylem içermez.Hepsi hüzünlü, hepsi kırgın,hepsi kırık dökük, hepsi hayal kırıklığı taşır.Kenarda duran, dışarıda bırakılan, dışarıda kalmış bu kişilerin ortak noktası da farklı sebeplerden dolayı ezilmiş olmalarıdır. Bu “durum öykülerinde” beni en çok etkileyen karakterlerin ruh halleri oldu. Romanlardan, şiirlerden iyimserlik edinip ama hayatın katı ve kirliliğinde kötümser olunması, çocuklarla ilgili endişelerin suskunlukla örtbas edilmesi ,değişik bir eyleme geçmek istense de bir süre sonra bu eylemin gözde büyütülmesi ,bir şeyleri sadece beklenmesi, cılız bir ümide sahip olunması etkili ve yalın bir dille aktarılır.

Timsah

Hayli absürt ve bir o kadar trajikomik olan bir olay kara mizahla aktarılırken, kitap hayli gerçekçi biçimde de Rus toplumundaki yabancılaşmaya ve Rus toplumunun Batıya olan hayranlığına dikkat çeker.

İvan Matveiç,sergilenen bir timsahı görmek için gittiği sergi yerinde timsah tarafından yutulur. Timsahın içinde hayatını sürdürür.Eşi Elena,onu kurtarmak için bazı kişileri araya sokarken,ilk tepkisi timsahın yarılmasını istemesidir. Aile dostları Aleksi ise İvan’ın yerinde olmadığı için şükreder.İvan’ın eşinin ilk anlardaki tutumu kısa sürede değişir.İlk tepkilerinden olan timsahın yarılması fikri,timsahın Alman sahibi tarafından kabul edilmez;hatta Alman başta olmak üzere bunu duyanlar bu isteği aşağılar.Bu noktada eş, arkadaşlık ve dönemin Rus toplumunun yabancı sermaye ile olan ilişkisi irdelenir.

Kibirli İvan timsahın içindedir,dışarısıyla iletişim halindedir ve kibrine kibir ekler,fikirler üretir.Başına gelenden mütevellit ilgi odağı olması  hoşuna gider.Bir yandan timsahın onu içine almasının sebebi İvan ‘ın kendisi olarak düşünülür,yani suçlanır.İvan,yabancı sermayenin ülkeye girmesi gerektiği ve bir burjuva sınıfı yaratılması gerektiği düşüncesi baş göstermişken timsahın içine girmiştir.Timsah ise bir Almana aittir.Yani yabancı sermaye yurda getirilmeye çalışılırken timsaha dokunulamaz .Hatta yabancının ülkeye getirmiş olduğu bu yatırım korunmalıdır.Hatta İvan’ın timsahın içinde olması, onun değerini arttıran ve ekonomi adına yapılmak istenilene hizmet eden  bir duruma dönüşür.Başka yatırımcıların ülkeye yatırım yapmasının önünü açacak bir olay olarak değerlendirilirken zaten Alman bu olay üzerine sergisinin biletlerinin ederini iki katına çıkartır.Böylelikle üst makamlar, kamuoyu ve de İvan, kendisinin timsahın içinde olması taraftarıdır.Aslında timsah bir semboldür;devleti simgeler.Bu simge merkezinde menfaatler, siyaset,şöhret tutkusu,bir ülkenin orta sınıf yaratma çabası,hırs,bir toplumun kendine yabancılaşması arkadaşlık,söylenti ve kibir işlenir.

GERÇEK HAYAT

Romanda Suat Derviş,Cahit Uçuk,Fatma Aliye ile karşılaşmak hem şaşırtıcı hem de çok güzeldi.Elbette tesadüf eseri seçilen kadın yazarlar değil.Bu isimler romanın ana vurgusuna hizmet eder.Sadece hayatta değil, edebiyatta da erkek egemenliği bu üç önemli yazarla vurgulanır.
Leyla,hakikat ile hayal arasında ama hayli ağırlıklı olarak kendi yarattığı hayal dünyasında yaşayan,yaşamayı değil okumayı seçip ne bulursa okuyan,Çukurcuma’da eski bir apartmanda yaşamını sürdüren,fal bakarak geçinen,Fatma Aliye,Cahit Uçuk,Suat Derviş ile hayalinde arkadaş olup münakaşalar eden bir kadın.Gerçek hayatta da arkadaşları bulunur; hikayesiyle can yakan Ahsen ve Ayten…Yeri gelmişken,konu kaleme dayanmışken sormam gerek.Gerçek hayat nedir?Roman bu soruya ayrıcalıklı bir cevap verir.
Ataerkil düzende kadının toplumdaki yerini irdeleyen roman,iç konuşma tekniği ile yazılmış ve romanın dili hayli sadeyken üslubu ağırdır.İşlediği konu bakımından dura kalka,düşüne düşüne okunan bir kitap.
Bir kadının var olma çabasını çok farklı bir kurguyla anlatır.Romanda tutulmuş değil de takılmış bir ruh haline sahip bir kadının içindeki ne olursa olsun yaşama isteğini,halini yazar kendine has üslubuyla aktarır.
2018 Duygu Asena Roman Ödülü’nü alan Gerçek Hayat,bir kadının kendini,toplumu,kadını,erkeği,gerçeği,dünyayı, hayali,en önemlisi ataerkil düzeni sorgulamasını yansıtır.

Yaratıcı Drama ve Müze

Sanat tarihçisi,yaratıcı dramanın Türkiye’deki ilk temsilcisi ve eğitimde yaratıcı dramaya ömrünü adamış İnci San’ın,Yaratıcı Drama ve Müze kitabı,hem konu ile ilgili bir kaynak hem de konuyla yakından uzaktan ilgilenenler için keyifli bir kitaptır. Geleneksel Türk Tiyatrosu incelemeleri,kitabın ilk sayfalarını oluştururken tiyatro ve drama arasındaki farklar ilerleyen sayfalarda kapsamlı bir biçimde ele alınır. Yaratıcı dramanın tarihçesi işlenirken,1911’ler ardından 1970’lerde Dorothy Heathcote’ın drama anlayışı,dramayı yeniden tanımlamaya girişmesi ve drama ile eğitim arasındaki ilişkiyi irdelemesi, ardından yaratıcı dramanın Türkiye’ye girişi,ilk zamanları ve gelişim süreci aktarılır.Ardından yaratıcı dramanın yararlarından olan;drama ile edinilen bilgilerin ezbere dayalı,kuramsal bilgilenme olmadığının,çeşitli disiplinlerden gelen bilgilerin kullanılarak,yaparak ve yaşayarak öğrenmeye dayalı olduğunun altı çizilir.Yaratıcı dramanın tiyatro ve oyunculuk olmadığı açıklanır.Yaratıcı dramada bir şeyi sahneye koymanın hedef olmadığı, önemli olanın süreç olduğu belirtilir.Yaratıcı dramada yanlış yapma korkusunun yer almadığı vurgulanır.Kişinin kendi bedenine,duygularına,düşüncelerine ve çevresinde olup bitenlere karşı bilinçlilik kazanması amaçlarından olan yaratıcı dramanın özellikleri sık sık kitapta yer alır. Psikodrama yaratıcısı Moreno’nun kuramları açıklanır.Psikodramanın özneyi önemsemesi,bilişselliğin özneye yüklenmesi,yaratıcı dramınınsa toplumsal bilimsel olgulara yönelik oluşu,sosyo- psikolojik olması, toplumdaki olay,olgu ve oluşumları irdelemesi, öznelliğin,özgünlük ve özgürlük açısından önemli oluşuyla psikodrama ile yaratıcı drama arasındaki farklar kitapta anlatılır.Yaratıcı dramanın özelliklerinden olan anlar yaratmak, yaşatmak,belli kurallar içinde özgürce temalar, kavramlar seçmek ve bunları o an için, orada yaşama geçirmek ile ön yargılardan kurtulmanın bir yolunun da altı çizilmiş olur.
Eğitsel boyutta uygun olan ders malzemesini yaratıcı drama ile yani öğretme sürecinde ya da salt dersleriyle ya da tiyatroyu izleyici dahi olsa bilinçli izleyici oluşturma amacıyla kullanılan yaratıcı dramanın sosyokültürel,estetik bir eğitimle aktarılışının tanımı yapılır.Böylelikle bir sanat ve kültür eğitimi oluşunun yine altı çizilir.Kişiye verilen bilgileri yaşama geçirmesi,yaşayarak öğrenmesi yaratıcı dramanın amaç ve özelliğidir ve böylelikle hem eğitim hem de insanı çağcıl kılma sonucuna ulaşır.Bu doğrultuda yaratıcı dramanın nasıl uygulanacağına dair kitap ipuçları barındırır.Deneyimlerden yola çıkarak yapılan çalışmalardan bazı görseller de kitapta yer alır.
1966 -72 yılları arasında tek tek tiyatroların izlenme yoğunluğu,aile ve öğrencilerin tiyatro izleme dağılımı,kitle iletişim araçlarında izlenme ve turne sayıları doğrultusunda 72 yılına göre geliştirilen öneriler de kitapta bulunur.Teknolojinin gelişimi ile sanatın paralelliği çok özel tahliller ile sunulur.Sanat eğitimi,yaratıcılık üzerine yazılmış yazılar aydınlatıcıyken,dramanın etkileşim ile bağı,oyun kavramı, okuldaki tiyatronun öğrenci,sanatçı, öğretmen açısından değerlendirilmesi ve tüm bu başlıklar sonundaysa okullardaki dramanın öğrenciler üzerindeki olumlu etkileri incelenir.Ardından bu konu hakkında daha fazla ne yapılabilir sorusu üzerinde durulur.Yaparak ,yaşayarak öğrenmek düşüncesinden yola çıkarak,bölüm çok güzel bir öneri ve görüşle biter; “Sonuç tiyatronun okullaştırılmasını değil okulun tiyatrolaştırılmasını getirmelidir.” İnci San’ın Türkiye’de öncüsü olduğu alan yaratıcı dramanın anlatıldığı bölümler bu alana ilgi duyan,bu alanı meslek olarak yapmak isteyen ya da ezberci eğitim sistemini reddeden herkesin okuyarak faydalanacağı bölümlerdir. Dramanın tanımını, yaratıcı dramanın tanımını ve yaratıcı dramanın önemini anlatan bölümler kitabın konularıdır. Öğrenmenin yaşantısal olmaktan çıkıp ezbere dayanan öğrenme yerine, öğrenme süreçlerine duyuşsallığı,düşlerin gücünü,inceleme yetisini,düşlerini devreye sokarak bilgileri içselleştirmesini sağlar.Bu anlamda yaratıcı dramanın önemini vurgular.Bireyin konu ya da konuları grup için etkileşim yoluyla ve yaşayarak öğrendiği yaratıcı drama,kitap boyunca özellikleri ve yararlarıyla yer bulur.Eğitim için bugüne kadar okuduğum,duyduğum en güzel tanım kitapta bulunur;“bireyin beyinsel alabilirliğini genişletmek.” Yaratıcı dramanın ne olduğu tanımıyla devam eden kitap,neden yaratıcı dramanın eğitimde yer alması gerektiğini ayrıntılı bir biçimde aktarır. Öykülenmenin olmadığı,bir şeyi olduğu gibi kabul etmenin yer almadığı yaratıcı drama üzerine yazılmış kitapta birçok sanat estetiği yer alır.İnsanın yaratıcı etkinlik ve edimlerinin ürünlerini ve doğanın ürünlerini toplayan,saklayan , koruyan,bunlar üzerinde bilimsel araştırmalar yapan ve değişik bakış açılarıyla sergileyen kurum ve ortamlar olan müzelerin eğitim öğretim programlarına girişi, eğitim ve öğretimdeki yeri incelenirken, müzelerin öğrencilere gezdirilme biçimine San,olması gerektiğini düşündüğü bakış açısıyla anlatır. Yaratıcı drama ve müze,yaratıcı drama çalışmalarının neden müzelerde de yapılması gerektiği ve nasıl yapılabileceği kitabın konularındandır. Geleneksel müze gezdirme yerine yöntem olarak yaratıcı dramanın devreye girmesi ve böylelikle sergilenenlerin içselleştirilmesi, müze gibi sosyokültürel değer taşıyan ortamlarda yaratıcı dramanın varlığı Müze ve Drama başlığı altında ele alınır.Müzelerin eğitim ortamı olarak değerlendirilmesinin altını çizen İnci San, çocuk müzeleri hakkında fikirlerini paylaşır.Kitabın bu bölümünde San’ın etnografya müzesinde yapmış olduğu bir drama çalışmasından bahsedilir ki,kitabın en kıymetli bölümlerinden birini oluşturmuş olur .
Neyin,nelerin nasıl kazandırıldığı önemli olan yaratıcı dramanın eğitim ile ilişkisinin altı çizilir. Kitap,her zaman bireyi değil grubu gözeten,tiyatro sanatından yararlandığı kadar başta görsel sanatlar olmak üzere diğer sanat dallarından da yararlanan yaratıcı dramanın duyuşsal , bilişsel kazanımlarını, anlatım oyunlarıyla, bir eğlence çerçevesinde yaşayarak gerçekleştirmesi nedeniyle kazanımların kalıcılığından bahseder.

Eylül

Yazar,1900 yılında Servet-i Fünun’da yayımlanan romanını ustam dediği Halit Ziya’ya ithaf eder.

Mehmet Rauf, meşrutiyetin hemen ardından Mehasin adlı renkli kapaklı aylık bir dergi çıkarır. Bir yıl ömrü olan derginin ardından yıllar sonra Süs dergisini çıkarır.Mehasin ve Süs kadın dergileridir.Süs, rakiplerine karşı yenilir.

Gönlünde her daim tiyatro eseri yazmak yatar;çok dener fakat hep başarısız olur.Amca Bey oyunu başarıya ulaşmış tek tiyatro oyunudur.Bu oyunsa bir adaptedir.

Yazar,romanlarında aşk konusunu işler.Romanlarındaki kişiler varlıklıdır,konakta köşkte,yalıda yaşayan roman karakterleri iyi eğitim görmüş karakterlerdir.Eylül romanı,Boğaziçi betimlemeleri ile süslüdür ve aynı zamanda bir ruh çözümlemesi romanıdır.Bu ayrıntısıyla edebiyatımızda ruh çözümlemesi yapan psikolojik tahlil içeren ilk romandır.

Eylül,bir kara sevda romanıdır.

Yazarın kitaplarında kendi karakterinden de izler vardır.Eylül romanındaki Necip karakterinin duyguları,hayatı yazarın hayatı ile örtüşür.Mehmet Rauf tutkuludur.Kadınlara düşkündür,cinselliği eserlerinde öne çıkarır,cinsellik Eylül romanında yoktur,romanda bedensel değil,kalp ile bir tutku vardır.

Romanda yer alan aşk yaşanmaz.Necip Bey,evli olan Suat Hanım ve Süreyya Bey’in aile dostudur.Necip, Suat’a değer verir; lakin bu değer git gide bir aşka dönüşür.Necip,bu aşkı içine gömer.Bir gün Suat’ın eldivenini çalar,ardından rahatsızlanır ve bu eldiveni sayıklar.Suat ise eldivenin tekini ona çıkarır ve verir.Okur olarak bu ayrıntıyla anlarız ki Suat’ta  Necip Bey’e karşı hisler beslemektedir.Bu aşk,kişilerin kalbinde yaşar.İkisi de birbirine büyük bir aşkla bağlanmıştır. Mevsimin dönmesiyle yaşamları konakta sürmeye başlar.Suat ve Necip içlerindeki aşkın yükünü,acısını taşırlar.Dayanmaya çalışırlar.Konak bir gün yanar.İçeride Suat Hanım bulunmaktadır.Necip Bey,içeriye dalar ve ikisi de alevler içinde yanar.Eylül romanından sonra bu konu birçok kez işlenmiştir.Bir aşk üçgeni kurulur ve iki kişi bazen karısına,bazen kocasına,bazen de dostuna ihanet etmeden içlerinde aşkın acısıyla yaşarlar.Kimisi aşkını dillendirir,kimisi hiç dinlendirmez.Sadece iki kişinin bildiği ama yaşanmamış aşklar edebiyatımızda Eylül romanından sonra sıkça işlenmişir.Bazen bu aşıkların taraflarından biri büyük fedakarlıkta bulunur.Bazen bu aşklar intihar ile sonuçlanırvb.

Roman,Boğaziçi’nin anlatımıyla,İstanbul’un anlatıldığı dönemindeki çayırların betimlenmesi ile eşsiz bir tat bırakır.

DOKTOR MOREAU’NUN ADASI

İnsan eliyle ne yapılırsa yapılsın doğa her zaman kendine döner .Kendine aykırı olana bir süre uyum gösterse de uzun vadede ve nihayetinde o kendine aykırı olanı iade eder  ve özüne döner. Doğanın kanunları üzerine koyulan,hele korku ile sürdürülmeye çalışılan her kanun, her düzen bir süre sonra  kendiliğinden geçersizliğini ilan eder.Evet,insan dener,bilimle dener durur,hatta başarır; lakin doğa ve doğal olan bu başarılan şeyi kabul etmiyorsa  sonuç doğaya teslim olmaktır. Roman, doğanın kabullenmediği bir deneme üzerine kuruluyken özellikle felsefi düşünceleriyle birçok kavrama da eğilir.Özellikle insan ve hayvan üzerine yazılanlar hayli düşündürücüdür. 

Bilim kurgunun ilk örneklerinden olan kitap aynı zamanda gerilim de içerir. Romanda, insan kimliği ,insanın doğal olana müdahalesi, din -Tanrı ve insan ile hayvan üzerine düşünceleri,etik değerlerden uzak bilimin  çalışmalarının insan ve hayvan üzerindeki etkileri,insanın bilim adına diğer canlılara verdiği tahribat ve çektirdiği acı,bilimin çığrından çıkarsa nelere sebep olabileceği, insan psikolojisi işlenir .1896 yılında yayımlanmış roman, genetik alanında yapılan çalışmaların öngörüsünü barındırır.

Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği  tek yabancı yazar Wells’tir.

Lady Vain gemisi kaza yapar.Edward Prendick,Doktor Moreau’nun deneyleriyle    hayvanların insanlaştırılmaya çalışıldığı,doktorun biyoloji merkezi olarak adlandırdığı bir adada kendini bulur .Adada  Predick’i kurtaran alkolik ve doktorun asistanı olan Montgomery ve hizmetkâr M’ing de yaşamaktadır.

Doktor Moreau,deneylerinin sonucuna ulaşmasından dolayı yarı insan yarı hayvan canlılar da adada bulunmaktadır.Doktor,Montgomery tarafından adaya getirilen Predick’i adada istemez;zira adanın sırları vardır. Predick ilk önce Moreau ismini ve onu İngiltere’den ayrılmak zorunda bırakan bilim çalışmalarının yöntemlerini hatırlar. Ardından acı çeken hayvanların seslerini duyar ve adadaki tüm sırlarla tanışmaya başlar.Doktor,bu canlılar üzerinde korku yaratarak ve kendini Tanrılaştırarak  adada hüküm sürmektedir.Predick, yarı insan yarı hayvan varlıklara,onların düzenine,doktorun yaptıklarına şahit olur ve yılda bir kez bir geminin geçtiği bu adadan Predick,  kurtulmak ister.

Kızımın Nefesi

Her şeyden önce şunu belirteyim: romanın ismi, kitabın son sayfasında öyle bir anlam buluyor ki gözleriniz dolabilir. Hadi itiraf edeyim, içim cız etti; bir de üstüne şöyle iki damla gözyaşı aktı…

Doğru yetiştirilmeyen,erkek olduğu için imtiyazlar tanınan bir erkek çocuğunun büyüdüğünde başta eşi ve kızına bakış açısının ne olacağını yansıtan roman, bir kızın  aile sevgisinden uzak, aile tarafından fiziksel ve psikolojik şiddet görmesiyle ona ilk yakın davranan birine nasıl kanacağını anlatır.O kızın inandığı erkekse yine kadını yok sayan bir erkek olacaktır.

Nehir’in babası Köksal,varlıklı bir ailenin oğludur.Babasının karakterini kopyalar.Köksal’ın erkek çocukları da kendi babalarını kopyalar.Nehir ve annesi, Köksal’dan sevgi görmemiş ve hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kalan iki kadındır.Çocukluğu acılar içinde geçen Nehir, lise sona kadar okur ve babası onu okuldan aldığında Nehir’in hayallerini de yıkar.80 darbesi ile Köksal’ın ailesi, kanuna aykırı yaptıklarından dolayı zor bir sürece girer ve bu zor süreç, Köksal’ın oğullarının da aynı yolları izlemesiyle hiç bitmez.

Nehir, çocukluğundan beri “kadınlar insan mıydı?”  sorusunu sorar durur. Annesi ve kendi için artık baba evi tamamen cehenneme döndüğünde bu soru en kuvvetli evresine ulaşır.Nehir,kız erkek evlat ayrımı,hor görülme,değersizlik,baba sevgisinden yoksun bir cehennemde yaşarken ona iyi davranan,okulunu bitirmesine yardımcı olacağını söyleyen ilk erkeğe inanır ve onunla hayalini kurduğu hayatı yaşamak ve sonra  yanına almayı planladığı annesi için baba evinden kaçar.Nehir,bir cehennemden başka bir cehenneme mi gidecek yoksa hayatını kurtaracak mıdır,gittiği yer son durak mı yoksa kuracağı hayatta bir ara durak mı olacaktır,Nehir baba ve ağabeylerine benzeyen bir erkeğin ona çizdiği kaderi mi yaşayacak yoksa kendini mi inşa edecektir?Tüm bu sorular romanda yanıt bulurken, Nehir’in trajik hayatı etkileyici bir dille anlatılır.Affetmenin, cinsiyetten ötürü evlat ayrımının,aile içi sevgisizliğin,kadın olmanın zorluğunun anlatıldığı roman ve Nehir “kadınlar insan mıydı?” sorusunu sordukça bana da şu soruyu sordurdu;kadınlar acıya daha mı dayanıklı?

ALINTILAR

Bir gün önemsediğin şeyler de son bulur,ancak seni her şeyden çok önemseyenleri bulamazsın.

Utanması gerekenlerin yerine utanmak da ayrı bir travmaydı tek başına.

ÖNCE EKMEKLER BOZULDU

Yazarın kalemini büyülü kılan gerçeğin düşünü, bir düşün gerçeğini yansıtmasıdır.Sokakta izlediğini,anılarını, düşlediği hayatla harmanlar.Ayrıca yazar, Semt öyküsündeki anlatıcıya kaleminin bu ayrıntısını yükler;anlatıcı bir semti tüm gerçekliğiyle yaşarken bir yandan masasında dünyayı istediği şekilde yeni baştan kurar ve düşüncelere dalar.

Yazarın öykülerinde insan sevgisi bulunur. Açıkça bunu belirtir.Kibrit Alevi öyküsünden bir örnek vereceğim.“Ben insanları seviyorum.Seni,onu, şunu… Mutluları mutsuzları,birbirinden ayırmıyorum.Onların ağlamaları,gülmeleri karşısında kayıtsız kalamıyorum,bütün insanları kendime yakın, ta içimde buluyorum; babam annem,kardeşim, oğlummuşlar gibi…Kısa boylularını kısa, uzunlarını uzun oldukları için;bıyıklılarını bıyıksızla rını,kadınlarını kızlarını, gençlerini çocuklarını, hepsini,hepsini seviyorum.Ben onlar için yaşıyor gibiyim.”

Yazar,hayatın içindeki en basit bir kesitte dahi hüznü bulur.İstasyon öyküsünde anlatıcı pazar günlerini sevmez, dükkanların inik kepenkleri bile ona hüzünlü gelir.

1940‘larda başlayan yazım hayatında deneme,roman,öykü,günlük türlerinde eserler veren ve aynı zamanda gazeteci olan Oktay Akbal,öykülerinde genelde kent insanının gerçeğini yansıtır.Bireyin gerçekliğinden yola çıkarak toplum gerçeğine ulaşır.Gerçekçilik,toplumsal gerçekçiliğin edebiyatımızdaki öncülerinden olan,dolaysız anlatıma sahip olan yazar,insan psikolojisini de yansıtır.Diyojen Kendini Arıyor öyküsü, insan psikolojisine eğildiği en bariz öykülerden biridir.Doğum tarihimiz aynı olan yazarın öykülerinde kent insanı anlatılır ve öyküleri duygu ağırlıklıdır.Yazar,yalnızlık kavramını da sıkça vurgular.Genel olarak kendi anılarından izler bulunur.İlk öykü kitabı Önce Ekmekler Bozuldu kitabında da kendi anıları yer alır.Kitapta 1940’lı yılların İstanbul ‘u vardır.Öyküler genel olarak İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasındaki çöküntünün kent insanına yansımasını,insanları başkalaştırmasını,   savaşın içinde olunmasa da  dolaylı olarak insan psikolojisine ve haliyle topluma yansımasını işlerken öykülerde aşk ve umut bulunur.Önce Ekmekler Bozuldu öyküsünde savaşla değişen insanları anlatırken,en güzel yıllarını savaşın aldığını,savaşın barış günlerindeki insanların huylarını değiştirdiğini belirtir, hemen ardından dünyanın iyi bir dünya olabileceğini,bir kere daha dünyanın değişeceğini,yarı barış yarı savaş insanları olarak umudun kaybedilmediğini vurgulayarak umuttan bahseder.Fakat genel anlamda karamsarlık vardır.Öykülerinde yaşama sevinci az da olsa bulunur;lakin atmosfer  genel olarak yalnızlıkla, ,sebepsiz korkularla,hayata küskünlüklerle,hayat pahalılığıyla,yarattığı karakterlerin huzursuz ve  tedirgin olmalarıyla,hep yitip giden bir şeylerin varlığıyla ve güzel olanın anılarda kalmasıyla,insanların savaşa girecek miyiz girmeyecek miyiz ikileminde olmalarıyla,savaşın hayalleri yok etmiş olmasıyla,düne ait olanın bugün yokluğunu hissettirmesiyle,özlemle vs karamsarlık ağır basar.Semt öyküsünde anlatıcı hayli yalnızdır, yalnızlığın acısını çeker. Odasına hayalinde insanları davet eden ve onlarla konuşan biridir.Saat Dokuzdan Sonra öyküsü de yalnızlık temasına bir örnektir.Yazar,kendinden yola çıkarak insanların ortak yanlarını ortaya çıkarır.Küçük insan olarak adlandırılan karakterleri dıştan verir;okurken iç dünyalarında pek gezinemeyiz.

Öykülerinde geçip giden zamana özlem,geçmişi şimdiki zamanla kıyaslayınca geçmişin tadını bulamamak vardır. Bu durumu hayli duygulu biçimde aktarır.

İçinde yazarın 1940 ile 1960 yılları arasında yayımladığı beş öykü kitabı bulunur.Öykülerde olaydan ziyade duygular ağır basar,tüm öyküler insana dair ve hayatın içindendir.

Geçmişe özlemi bugün içinse karamsarlığı barındırma halini bir örnekle pekiştireceğim:“Hele aşk,her zamanki gibi içimizdeydi.Zaten günler,aşkın yeryüzünde saltanat sürdüğü günlerdi.Aşkın gene var olduğunu söyleyenler var, ama yalan.Aşk artık yok. Aşk yeryüzünden kalktı.O kurşuna dizilen rehineler,üssüne dönmeyen pilotlarla beraber dünyamızdan uzaklaştı.Evet,işte o günler aşkın içimizde var olduğu mutlu bir çağdı.”

Önce Ekmekler Bozuldu öyküsünü yazar yirmi bir yaşındayken kaleme alır. Dünyada savaşın olduğu,Türkiye’de ekmeğin vesika ile verildiği yıllarda kaleme aldığı bu öyküdeki “önce ekmekler bozuldu,sonra her şey “ ve  “her şey ekmekle başladı,ekmekle bitecek cümleleri edebiyatımızdaki kült cümlelerden olurlar.Aslanın ağzında olan,yoksulun,direnişin başkaldırmanın simgesi olan,savaş yıllarında karneyle dağıtılan,geçmişte ve bugünde kutsal olan ekmeğe şu kısacık iki cümle değerine değer katarak bir soru ekletiyor.Her şey ekmekle bitti mi?Hayır henüz değil…

Öykülerdeki anlatıcı genel olarak izler,insanları,sokakları,bazen doğup büyüdüğü değişen semtini izler ve kendi dünyasıyla izlediğini birleştirip gördüklerini, anlatır.Mahmut Bey’in Gazetesi adlı öyküde anlatıcının belirttiği şey yazarın kaleminin üsluplarından biridir: “Ben gerçekleri hayallerimden uzakta düşünemiyorum.”

Öykülerde hayal kırıklığı vardır.Düşte kurulan dünya ile gerçek dünya arasındaki uçurumdan doğan bu sükut-u hayal,Tedirgin öyküsünde şu cümlelerle ifade edilir:“Niye kendimi hep mutluluğa,sevince doğru giden yolların önünde sandım,karşıma çıkan insanlara,kendi düşüncelerimle, hayallerimle bir biçim ver mek;hayatı,dünyayı hayallerden ibaret bir film,bir roman,bir öykü, bir şiir gibi,bir sanat yapıtı gibi kurmak,yaratmak istedim?”

 

Son Eseri

Günlük tarzında,yer yer de mektuplarla yazılmış roman,yasak aşk konusunu işler.Yazar, bu yasak aşkı bir erkeğin gözünden aktarır.Çok eşlilik,evlilikteki çiftlerin yaradılışlarındaki farklılıklar,aşk,kişilerin kararlarında hayatlarındaki kişilerin etkileri,kurulan bağlar,tutku,yeni toplum ve yeni toplum içindeki bireyin durumu,kitabın işlediği diğer konulardır.

Yasak aşk,yazmayı yaşamla bir tutan ünlü roman yazarı Feridun Hikmet ile Feridun Hikmet’in eşinin eski kocası Asım’ın kız kardeşi ressam Kamuran arasında geçer.Roman, hüzünlü bir biçimde sonlanır.

Birbirlerinin hayatlarına hem çare hem de bağ olan kişiler bulunur.Romanın ilginç yanlarından biri,Feridun Hikmet’in, Asım’ın elinden karısını almasıdır.Evlilikleri bu olay üzerine kuruluyken, Asım’ın kız kardeşine aşık olur.Romanda olaylar bu dört kişi etrafında dönmez.Feridun’un erkek kardeşi  olaylara dahil olurken,kişilerin öncelerinde ve sonrasında iç içe geçmiş ilişkileri vardır.

Yazarın bireye yöneldiği, bireyi anlattığı romanlarındandır.Kamuran ve Feridun’un birbirine duydukları hisler,yaşadıkları,hep belli bir noktaya kadar ilerler.Onları durduran ilk önce ortak geçmişleridir,daha sonraysa birinin eşinden diğerinin de ağabeyinden kopamayışıdır.

Feridun’un ve Mediha’nın Nerime ve Şevket adlarında iki çocuğu vardır. Diğer iki çocuklarıysa ölmüştür.İnsan psikolojisine eğilen romanda Feridun’un eşine yer yer kin besleyişi geçen yılların acısından eşini sorumlu tutması ,Kamuran’a ne kadar aşık olsa da karısından kopamayışı,kopmayı iç dünyasında oturtamaması gibi ayrıntılar ilginçtir.

Adını Feridun ve Kamuran’ın son eserlerini vermelerinden alan roman,yasak aşk konusuyla sınırlı gibi görünse de,özellikle birbiriyle bağ kuran karakterlerin iç içe geçmiş geçmişleri ve anlarıyla psikolojik durumlarına hayli yer verir.

Roman sonu bakımından epey hüzünlüdür.

📎ALINTILAR

✏️Bana geliyor ki, hep başkaları için yaşayanların bir tarafları eksik kalıyor,güneş görmeyen ağaçlara,çiçeklere benziyor.

✏️Istırap ekseriyetle insanları çirkin yapıyor,kötü yapıyor,içinde dışında diken bitiriyor.

 

BENİM DELİLERİM

Mahmut Yesari eserlerinde toplumsal sorunları ve bireyin sorunlarını işler. Bunların dışında güçlü,usta bir mizahçıdır.Mizah hakkında çok güzel bir tanımı bulunur : “Yazıda tuhaflık yapmak ,ukalalıktan çok zor.Çeşit çeşit mizah var ve hepsi de tehlikeli.Yerinde kullanılmamış bir kelime,yanlış bir tabir bayağılaştırıyor.”Bu tanım çok güçlü bir tanımdır.Resmen Aziz Nesin’in kaleminin ayrıntılarını anlatır.Aziz Nesin,iç içe insan davranışlarını,aksayan sistemin doğurduklarını,toplumsal sorunları, politik sebeplerle insanın geri bırakılışını , eğitimsizliği, insanın hor görülmesini eleştirel bir dille anlatırken,saçma gibi yansıyan her şey,birbiriyle çelişik olan olaylar üzerine kuruludur.

Sabahattin Ali,Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin. Üç yazardan birinin adı geçince aklıma gelen ilk şey Marko Paşa ve bu dergide yazdıklarından dolayı başlarına gelenler olur.

Aziz Nesin,gülen bir düşüncedir. Güldürürken nedenlerini düşündürür.

Aziz Nesin “halk için mizah yazıyorum “ der.Yazar trajikomik durumları ele alır.Bu trajikomik durumlarsa çelişkilerle, sorunlarla ortaya çıkan durumlardır.Durum yahut karakter komedisi değildir.Karakterinde,durumunda bir tersinleme yaratır.Nesin ‘in mizahının imzası budur.Yani güçlü olan birinin güçsüz yanlarını yazar.Gerçekçi biçimde değindiği sorunlar bulunur;bu sorunların çatışmışları onun kendine has mizahını doğuran ayrıntılardandır.Masal ve halk hikayesinden yararlanarak atmosferi ve anlatım  biçiminin özünü kurar.Yazarın mizahı kusura güldürmek değildir,bu kusurun neden ve nasılına güldürmektir. Yazdıklarıyla baskının,susmanın toplumu nereye götüreceğinin de altını çizer.

Yazımın başında Yesari’nin bir tanısını paylaştım.İşte.Nesin ‘in kaleminin tüm ayrıntıları bu tahlili,içerir hatta fazlasını.

Her insanın içinde az da olsa bir delilik vardır.Koşullara göre ortaya çıkar.Bazen o tarafımızla yüzleşiriz.Bazen görmezden geliriz,bazen de henüz o yanımızla tanışmamışızdır.

Aziz Nesin,o kendine has üslubuyla bu kitabında her insanın içindeki o deliliği anlatıyor.Herkesin kendine has olan o yanını kaleme alıyor. Bunu etrafındaki kişilerden ,yirmi otuz yıldır birebir ilişkilerini sürdürdükleri kişilerden ve kendisine gelen mektuplardan yola çıkarak yapıyor.Bu mektupların bazılarını kitabında paylaşıyor. Ayrıca kendinde görebildiği delilikleri de yazar aktarıyor.Kitap,kara mizahla anlatılan bir anı türü de sayılabilir.Yazar kendisine gelen tüm mektupları dosyalar ve onlar içinde deli olarak adlandırdığı kişilerin de mektupları bulunur.Hem hayatta hem yazdıklarıyla muhalif bir duruşu olan ki mizah kaynaklarından biri de bu muhalif yanı olan yazarın,cezaevine girmişliği bulunur.Kitap içindeki “Büyük Bir Sabotaj” cezaevinden bir kesit sunar.Kendini sile sile yıpratan bir adamı anlatan “Deli Mehmet”, kitap içindeki en trajik yazılardan biridir.Şayet Türk aydınının  resmi siyasete ters düşen yazgısının Hasan Tanrıkut üzerinden anlatıldığı “Stalin’in Damadı” yazısı da trajiktir.

Ruh hastalarına doktor gözüyle değil, tamamen yazar gözüyle bakar ve acıma hissi ile yardım edememenin umarsızlığı vardır.Bu kişilerle olan iletişimiyse hayranlık uyandırıcıdır.

Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri yazarın intihar ile delilik arasındaki bağ hakkında yazılarının bulunduğu bölümlerdir.Sözünün geçmesi için,ürettiğinin kabul görmesi için adını deliye çıkartan ve gerçek kimliğiyle bu delilik maskesi arasındaki dengeyi kuranlar da kitabın işlediği etkileyici konulardan biridir.Toplumsal yapı ve delilik türleri arasındaki bağlantı,kitapta örneklerle çok güzel işlenir.

Kitapta bahsedilen insanlar aslında çok tanıdık,çevremizdeki kişilerdir.Hatta bazen kendimizdir.Yazar zaten şöyle açıklıyor: “Sevgili okurlarım,sizlerle bu kitapta kendinizden başka herkesi bulacaksınız.Yine de kendinizi bulamadığınız için üzülmeyin çünkü siz nasıl başkalarını tanıyıp buldunuzsa,sizi de başkaları tanıyıp bulacaktır.”Kitap, anlatıldığı dönemdeki Türkiye’nin siyasi iklimini ve sosyal yapısını da içerir.