Yazar,1900 yılında Servet-i Fünun’da yayımlanan romanını ustam dediği Halit Ziya’ya ithaf eder.
Mehmet Rauf, meşrutiyetin hemen ardından Mehasin adlı renkli kapaklı aylık bir dergi çıkarır. Bir yıl ömrü olan derginin ardından yıllar sonra Süs dergisini çıkarır.Mehasin ve Süs kadın dergileridir.Süs, rakiplerine karşı yenilir.
Gönlünde her daim tiyatro eseri yazmak yatar;çok dener fakat hep başarısız olur.Amca Bey oyunu başarıya ulaşmış tek tiyatro oyunudur.Bu oyunsa bir adaptedir.
Yazar,romanlarında aşk konusunu işler.Romanlarındaki kişiler varlıklıdır,konakta köşkte,yalıda yaşayan roman karakterleri iyi eğitim görmüş karakterlerdir.Eylül romanı,Boğaziçi betimlemeleri ile süslüdür ve aynı zamanda bir ruh çözümlemesi romanıdır.Bu ayrıntısıyla edebiyatımızda ruh çözümlemesi yapan psikolojik tahlil içeren ilk romandır.
Eylül,bir kara sevda romanıdır.
Yazarın kitaplarında kendi karakterinden de izler vardır.Eylül romanındaki Necip karakterinin duyguları,hayatı yazarın hayatı ile örtüşür.Mehmet Rauf tutkuludur.Kadınlara düşkündür,cinselliği eserlerinde öne çıkarır,cinsellik Eylül romanında yoktur,romanda bedensel değil,kalp ile bir tutku vardır.
Romanda yer alan aşk yaşanmaz.Necip Bey,evli olan Suat Hanım ve Süreyya Bey’in aile dostudur.Necip, Suat’a değer verir; lakin bu değer git gide bir aşka dönüşür.Necip,bu aşkı içine gömer.Bir gün Suat’ın eldivenini çalar,ardından rahatsızlanır ve bu eldiveni sayıklar.Suat ise eldivenin tekini ona çıkarır ve verir.Okur olarak bu ayrıntıyla anlarız ki Suat’ta Necip Bey’e karşı hisler beslemektedir.Bu aşk,kişilerin kalbinde yaşar.İkisi de birbirine büyük bir aşkla bağlanmıştır. Mevsimin dönmesiyle yaşamları konakta sürmeye başlar.Suat ve Necip içlerindeki aşkın yükünü,acısını taşırlar.Dayanmaya çalışırlar.Konak bir gün yanar.İçeride Suat Hanım bulunmaktadır.Necip Bey,içeriye dalar ve ikisi de alevler içinde yanar.Eylül romanından sonra bu konu birçok kez işlenmiştir.Bir aşk üçgeni kurulur ve iki kişi bazen karısına,bazen kocasına,bazen de dostuna ihanet etmeden içlerinde aşkın acısıyla yaşarlar.Kimisi aşkını dillendirir,kimisi hiç dinlendirmez.Sadece iki kişinin bildiği ama yaşanmamış aşklar edebiyatımızda Eylül romanından sonra sıkça işlenmişir.Bazen bu aşıkların taraflarından biri büyük fedakarlıkta bulunur.Bazen bu aşklar intihar ile sonuçlanırvb.
Roman,Boğaziçi’nin anlatımıyla,İstanbul’un anlatıldığı dönemindeki çayırların betimlenmesi ile eşsiz bir tat bırakır.
İnsan eliyle ne yapılırsa yapılsın doğa her zaman kendine döner .Kendine aykırı olana bir süre uyum gösterse de uzun vadede ve nihayetinde o kendine aykırı olanı iade eder ve özüne döner. Doğanın kanunları üzerine koyulan,hele korku ile sürdürülmeye çalışılan her kanun, her düzen bir süre sonra kendiliğinden geçersizliğini ilan eder.Evet,insan dener,bilimle dener durur,hatta başarır; lakin doğa ve doğal olan bu başarılan şeyi kabul etmiyorsa sonuç doğaya teslim olmaktır. Roman, doğanın kabullenmediği bir deneme üzerine kuruluyken özellikle felsefi düşünceleriyle birçok kavrama da eğilir.Özellikle insan ve hayvan üzerine yazılanlar hayli düşündürücüdür.
Bilim kurgunun ilk örneklerinden olan kitap aynı zamanda gerilim de içerir. Romanda, insan kimliği ,insanın doğal olana müdahalesi, din -Tanrı ve insan ile hayvan üzerine düşünceleri,etik değerlerden uzak bilimin çalışmalarının insan ve hayvan üzerindeki etkileri,insanın bilim adına diğer canlılara verdiği tahribat ve çektirdiği acı,bilimin çığrından çıkarsa nelere sebep olabileceği, insan psikolojisi işlenir .1896 yılında yayımlanmış roman, genetik alanında yapılan çalışmaların öngörüsünü barındırır.
Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği tek yabancı yazar Wells’tir.
Lady Vain gemisi kaza yapar.Edward Prendick,Doktor Moreau’nun deneyleriyle hayvanların insanlaştırılmaya çalışıldığı,doktorun biyoloji merkezi olarak adlandırdığı bir adada kendini bulur .Adada Predick’i kurtaran alkolik ve doktorun asistanı olan Montgomery ve hizmetkâr M’ing de yaşamaktadır.
Doktor Moreau,deneylerinin sonucuna ulaşmasından dolayı yarı insan yarı hayvan canlılar da adada bulunmaktadır.Doktor,Montgomery tarafından adaya getirilen Predick’i adada istemez;zira adanın sırları vardır. Predick ilk önce Moreau ismini ve onu İngiltere’den ayrılmak zorunda bırakan bilim çalışmalarının yöntemlerini hatırlar. Ardından acı çeken hayvanların seslerini duyar ve adadaki tüm sırlarla tanışmaya başlar.Doktor,bu canlılar üzerinde korku yaratarak ve kendini Tanrılaştırarak adada hüküm sürmektedir.Predick, yarı insan yarı hayvan varlıklara,onların düzenine,doktorun yaptıklarına şahit olur ve yılda bir kez bir geminin geçtiği bu adadan Predick, kurtulmak ister.
Her şeyden önce şunu belirteyim: romanın ismi, kitabın son sayfasında öyle bir anlam buluyor ki gözleriniz dolabilir. Hadi itiraf edeyim, içim cız etti; bir de üstüne şöyle iki damla gözyaşı aktı…
Doğru yetiştirilmeyen,erkek olduğu için imtiyazlar tanınan bir erkek çocuğunun büyüdüğünde başta eşi ve kızına bakış açısının ne olacağını yansıtan roman, bir kızın aile sevgisinden uzak, aile tarafından fiziksel ve psikolojik şiddet görmesiyle ona ilk yakın davranan birine nasıl kanacağını anlatır.O kızın inandığı erkekse yine kadını yok sayan bir erkek olacaktır.
Nehir’in babası Köksal,varlıklı bir ailenin oğludur.Babasının karakterini kopyalar.Köksal’ın erkek çocukları da kendi babalarını kopyalar.Nehir ve annesi, Köksal’dan sevgi görmemiş ve hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kalan iki kadındır.Çocukluğu acılar içinde geçen Nehir, lise sona kadar okur ve babası onu okuldan aldığında Nehir’in hayallerini de yıkar.80 darbesi ile Köksal’ın ailesi, kanuna aykırı yaptıklarından dolayı zor bir sürece girer ve bu zor süreç, Köksal’ın oğullarının da aynı yolları izlemesiyle hiç bitmez.
Nehir, çocukluğundan beri “kadınlar insan mıydı?” sorusunu sorar durur. Annesi ve kendi için artık baba evi tamamen cehenneme döndüğünde bu soru en kuvvetli evresine ulaşır.Nehir,kız erkek evlat ayrımı,hor görülme,değersizlik,baba sevgisinden yoksun bir cehennemde yaşarken ona iyi davranan,okulunu bitirmesine yardımcı olacağını söyleyen ilk erkeğe inanır ve onunla hayalini kurduğu hayatı yaşamak ve sonra yanına almayı planladığı annesi için baba evinden kaçar.Nehir,bir cehennemden başka bir cehenneme mi gidecek yoksa hayatını kurtaracak mıdır,gittiği yer son durak mı yoksa kuracağı hayatta bir ara durak mı olacaktır,Nehir baba ve ağabeylerine benzeyen bir erkeğin ona çizdiği kaderi mi yaşayacak yoksa kendini mi inşa edecektir?Tüm bu sorular romanda yanıt bulurken, Nehir’in trajik hayatı etkileyici bir dille anlatılır.Affetmenin, cinsiyetten ötürü evlat ayrımının,aile içi sevgisizliğin,kadın olmanın zorluğunun anlatıldığı roman ve Nehir “kadınlar insan mıydı?” sorusunu sordukça bana da şu soruyu sordurdu;kadınlar acıya daha mı dayanıklı?
ALINTILAR
Bir gün önemsediğin şeyler de son bulur,ancak seni her şeyden çok önemseyenleri bulamazsın.
Utanması gerekenlerin yerine utanmak da ayrı bir travmaydı tek başına.
Yazarın kalemini büyülü kılan gerçeğin düşünü, bir düşün gerçeğini yansıtmasıdır.Sokakta izlediğini,anılarını, düşlediği hayatla harmanlar.Ayrıca yazar, Semt öyküsündeki anlatıcıya kaleminin bu ayrıntısını yükler;anlatıcı bir semti tüm gerçekliğiyle yaşarken bir yandan masasında dünyayı istediği şekilde yeni baştan kurar ve düşüncelere dalar.
Yazarın öykülerinde insan sevgisi bulunur. Açıkça bunu belirtir.Kibrit Alevi öyküsünden bir örnek vereceğim.“Ben insanları seviyorum.Seni,onu, şunu… Mutluları mutsuzları,birbirinden ayırmıyorum.Onların ağlamaları,gülmeleri karşısında kayıtsız kalamıyorum,bütün insanları kendime yakın, ta içimde buluyorum; babam annem,kardeşim, oğlummuşlar gibi…Kısa boylularını kısa, uzunlarını uzun oldukları için;bıyıklılarını bıyıksızla rını,kadınlarını kızlarını, gençlerini çocuklarını, hepsini,hepsini seviyorum.Ben onlar için yaşıyor gibiyim.”
Yazar,hayatın içindeki en basit bir kesitte dahi hüznü bulur.İstasyon öyküsünde anlatıcı pazar günlerini sevmez, dükkanların inik kepenkleri bile ona hüzünlü gelir.
1940‘larda başlayan yazım hayatında deneme,roman,öykü,günlük türlerinde eserler veren ve aynı zamanda gazeteci olan Oktay Akbal,öykülerinde genelde kent insanının gerçeğini yansıtır.Bireyin gerçekliğinden yola çıkarak toplum gerçeğine ulaşır.Gerçekçilik,toplumsal gerçekçiliğin edebiyatımızdaki öncülerinden olan,dolaysız anlatıma sahip olan yazar,insan psikolojisini de yansıtır.Diyojen Kendini Arıyor öyküsü, insan psikolojisine eğildiği en bariz öykülerden biridir.Doğum tarihimiz aynı olan yazarın öykülerinde kent insanı anlatılır ve öyküleri duygu ağırlıklıdır.Yazar,yalnızlık kavramını da sıkça vurgular.Genel olarak kendi anılarından izler bulunur.İlk öykü kitabı Önce Ekmekler Bozuldu kitabında da kendi anıları yer alır.Kitapta 1940’lı yılların İstanbul ‘u vardır.Öyküler genel olarak İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasındaki çöküntünün kent insanına yansımasını,insanları başkalaştırmasını, savaşın içinde olunmasa da dolaylı olarak insan psikolojisine ve haliyle topluma yansımasını işlerken öykülerde aşk ve umut bulunur.Önce Ekmekler Bozuldu öyküsünde savaşla değişen insanları anlatırken,en güzel yıllarını savaşın aldığını,savaşın barış günlerindeki insanların huylarını değiştirdiğini belirtir, hemen ardından dünyanın iyi bir dünya olabileceğini,bir kere daha dünyanın değişeceğini,yarı barış yarı savaş insanları olarak umudun kaybedilmediğini vurgulayarak umuttan bahseder.Fakat genel anlamda karamsarlık vardır.Öykülerinde yaşama sevinci az da olsa bulunur;lakin atmosfer genel olarak yalnızlıkla, ,sebepsiz korkularla,hayata küskünlüklerle,hayat pahalılığıyla,yarattığı karakterlerin huzursuz ve tedirgin olmalarıyla,hep yitip giden bir şeylerin varlığıyla ve güzel olanın anılarda kalmasıyla,insanların savaşa girecek miyiz girmeyecek miyiz ikileminde olmalarıyla,savaşın hayalleri yok etmiş olmasıyla,düne ait olanın bugün yokluğunu hissettirmesiyle,özlemle vs karamsarlık ağır basar.Semt öyküsünde anlatıcı hayli yalnızdır, yalnızlığın acısını çeker. Odasına hayalinde insanları davet eden ve onlarla konuşan biridir.Saat Dokuzdan Sonra öyküsü de yalnızlık temasına bir örnektir.Yazar,kendinden yola çıkarak insanların ortak yanlarını ortaya çıkarır.Küçük insan olarak adlandırılan karakterleri dıştan verir;okurken iç dünyalarında pek gezinemeyiz.
Öykülerinde geçip giden zamana özlem,geçmişi şimdiki zamanla kıyaslayınca geçmişin tadını bulamamak vardır. Bu durumu hayli duygulu biçimde aktarır.
İçinde yazarın 1940 ile 1960 yılları arasında yayımladığı beş öykü kitabı bulunur.Öykülerde olaydan ziyade duygular ağır basar,tüm öyküler insana dair ve hayatın içindendir.
Geçmişe özlemi bugün içinse karamsarlığı barındırma halini bir örnekle pekiştireceğim:“Hele aşk,her zamanki gibi içimizdeydi.Zaten günler,aşkın yeryüzünde saltanat sürdüğü günlerdi.Aşkın gene var olduğunu söyleyenler var, ama yalan.Aşk artık yok. Aşk yeryüzünden kalktı.O kurşuna dizilen rehineler,üssüne dönmeyen pilotlarla beraber dünyamızdan uzaklaştı.Evet,işte o günler aşkın içimizde var olduğu mutlu bir çağdı.”
Önce Ekmekler Bozuldu öyküsünü yazar yirmi bir yaşındayken kaleme alır. Dünyada savaşın olduğu,Türkiye’de ekmeğin vesika ile verildiği yıllarda kaleme aldığı bu öyküdeki “önce ekmekler bozuldu,sonra her şey “ ve “her şey ekmekle başladı,ekmekle bitecek cümleleri edebiyatımızdaki kült cümlelerden olurlar.Aslanın ağzında olan,yoksulun,direnişin başkaldırmanın simgesi olan,savaş yıllarında karneyle dağıtılan,geçmişte ve bugünde kutsal olan ekmeğe şu kısacık iki cümle değerine değer katarak bir soru ekletiyor.Her şey ekmekle bitti mi?Hayır henüz değil…
Öykülerdeki anlatıcı genel olarak izler,insanları,sokakları,bazen doğup büyüdüğü değişen semtini izler ve kendi dünyasıyla izlediğini birleştirip gördüklerini, anlatır.Mahmut Bey’in Gazetesi adlı öyküde anlatıcının belirttiği şey yazarın kaleminin üsluplarından biridir: “Ben gerçekleri hayallerimden uzakta düşünemiyorum.”
Öykülerde hayal kırıklığı vardır.Düşte kurulan dünya ile gerçek dünya arasındaki uçurumdan doğan bu sükut-u hayal,Tedirgin öyküsünde şu cümlelerle ifade edilir:“Niye kendimi hep mutluluğa,sevince doğru giden yolların önünde sandım,karşıma çıkan insanlara,kendi düşüncelerimle, hayallerimle bir biçim ver mek;hayatı,dünyayı hayallerden ibaret bir film,bir roman,bir öykü, bir şiir gibi,bir sanat yapıtı gibi kurmak,yaratmak istedim?”
Günlük tarzında,yer yer de mektuplarla yazılmış roman,yasak aşk konusunu işler.Yazar, bu yasak aşkı bir erkeğin gözünden aktarır.Çok eşlilik,evlilikteki çiftlerin yaradılışlarındaki farklılıklar,aşk,kişilerin kararlarında hayatlarındaki kişilerin etkileri,kurulan bağlar,tutku,yeni toplum ve yeni toplum içindeki bireyin durumu,kitabın işlediği diğer konulardır.
Yasak aşk,yazmayı yaşamla bir tutan ünlü roman yazarı Feridun Hikmet ile Feridun Hikmet’in eşinin eski kocası Asım’ın kız kardeşi ressam Kamuran arasında geçer.Roman, hüzünlü bir biçimde sonlanır.
Birbirlerinin hayatlarına hem çare hem de bağ olan kişiler bulunur.Romanın ilginç yanlarından biri,Feridun Hikmet’in, Asım’ın elinden karısını almasıdır.Evlilikleri bu olay üzerine kuruluyken, Asım’ın kız kardeşine aşık olur.Romanda olaylar bu dört kişi etrafında dönmez.Feridun’un erkek kardeşi olaylara dahil olurken,kişilerin öncelerinde ve sonrasında iç içe geçmiş ilişkileri vardır.
Yazarın bireye yöneldiği, bireyi anlattığı romanlarındandır.Kamuran ve Feridun’un birbirine duydukları hisler,yaşadıkları,hep belli bir noktaya kadar ilerler.Onları durduran ilk önce ortak geçmişleridir,daha sonraysa birinin eşinden diğerinin de ağabeyinden kopamayışıdır.
Feridun’un ve Mediha’nın Nerime ve Şevket adlarında iki çocuğu vardır. Diğer iki çocuklarıysa ölmüştür.İnsan psikolojisine eğilen romanda Feridun’un eşine yer yer kin besleyişi geçen yılların acısından eşini sorumlu tutması ,Kamuran’a ne kadar aşık olsa da karısından kopamayışı,kopmayı iç dünyasında oturtamaması gibi ayrıntılar ilginçtir.
Adını Feridun ve Kamuran’ın son eserlerini vermelerinden alan roman,yasak aşk konusuyla sınırlı gibi görünse de,özellikle birbiriyle bağ kuran karakterlerin iç içe geçmiş geçmişleri ve anlarıyla psikolojik durumlarına hayli yer verir.
Roman sonu bakımından epey hüzünlüdür.
📎ALINTILAR
✏️Bana geliyor ki, hep başkaları için yaşayanların bir tarafları eksik kalıyor,güneş görmeyen ağaçlara,çiçeklere benziyor.
✏️Istırap ekseriyetle insanları çirkin yapıyor,kötü yapıyor,içinde dışında diken bitiriyor.
Mahmut Yesari eserlerinde toplumsal sorunları ve bireyin sorunlarını işler. Bunların dışında güçlü,usta bir mizahçıdır.Mizah hakkında çok güzel bir tanımı bulunur : “Yazıda tuhaflık yapmak ,ukalalıktan çok zor.Çeşit çeşit mizah var ve hepsi de tehlikeli.Yerinde kullanılmamış bir kelime,yanlış bir tabir bayağılaştırıyor.”Bu tanım çok güçlü bir tanımdır.Resmen Aziz Nesin’in kaleminin ayrıntılarını anlatır.Aziz Nesin,iç içe insan davranışlarını,aksayan sistemin doğurduklarını,toplumsal sorunları, politik sebeplerle insanın geri bırakılışını , eğitimsizliği, insanın hor görülmesini eleştirel bir dille anlatırken,saçma gibi yansıyan her şey,birbiriyle çelişik olan olaylar üzerine kuruludur.
Sabahattin Ali,Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin. Üç yazardan birinin adı geçince aklıma gelen ilk şey Marko Paşa ve bu dergide yazdıklarından dolayı başlarına gelenler olur.
Aziz Nesin,gülen bir düşüncedir. Güldürürken nedenlerini düşündürür.
Aziz Nesin “halk için mizah yazıyorum “ der.Yazar trajikomik durumları ele alır.Bu trajikomik durumlarsa çelişkilerle, sorunlarla ortaya çıkan durumlardır.Durum yahut karakter komedisi değildir.Karakterinde,durumunda bir tersinleme yaratır.Nesin ‘in mizahının imzası budur.Yani güçlü olan birinin güçsüz yanlarını yazar.Gerçekçi biçimde değindiği sorunlar bulunur;bu sorunların çatışmışları onun kendine has mizahını doğuran ayrıntılardandır.Masal ve halk hikayesinden yararlanarak atmosferi ve anlatım biçiminin özünü kurar.Yazarın mizahı kusura güldürmek değildir,bu kusurun neden ve nasılına güldürmektir. Yazdıklarıyla baskının,susmanın toplumu nereye götüreceğinin de altını çizer.
Yazımın başında Yesari’nin bir tanısını paylaştım.İşte.Nesin ‘in kaleminin tüm ayrıntıları bu tahlili,içerir hatta fazlasını.
Her insanın içinde az da olsa bir delilik vardır.Koşullara göre ortaya çıkar.Bazen o tarafımızla yüzleşiriz.Bazen görmezden geliriz,bazen de henüz o yanımızla tanışmamışızdır.
Aziz Nesin,o kendine has üslubuyla bu kitabında her insanın içindeki o deliliği anlatıyor.Herkesin kendine has olan o yanını kaleme alıyor. Bunu etrafındaki kişilerden ,yirmi otuz yıldır birebir ilişkilerini sürdürdükleri kişilerden ve kendisine gelen mektuplardan yola çıkarak yapıyor.Bu mektupların bazılarını kitabında paylaşıyor. Ayrıca kendinde görebildiği delilikleri de yazar aktarıyor.Kitap,kara mizahla anlatılan bir anı türü de sayılabilir.Yazar kendisine gelen tüm mektupları dosyalar ve onlar içinde deli olarak adlandırdığı kişilerin de mektupları bulunur.Hem hayatta hem yazdıklarıyla muhalif bir duruşu olan ki mizah kaynaklarından biri de bu muhalif yanı olan yazarın,cezaevine girmişliği bulunur.Kitap içindeki “Büyük Bir Sabotaj” cezaevinden bir kesit sunar.Kendini sile sile yıpratan bir adamı anlatan “Deli Mehmet”, kitap içindeki en trajik yazılardan biridir.Şayet Türk aydınının resmi siyasete ters düşen yazgısının Hasan Tanrıkut üzerinden anlatıldığı “Stalin’in Damadı” yazısı da trajiktir.
Ruh hastalarına doktor gözüyle değil, tamamen yazar gözüyle bakar ve acıma hissi ile yardım edememenin umarsızlığı vardır.Bu kişilerle olan iletişimiyse hayranlık uyandırıcıdır.
Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri yazarın intihar ile delilik arasındaki bağ hakkında yazılarının bulunduğu bölümlerdir.Sözünün geçmesi için,ürettiğinin kabul görmesi için adını deliye çıkartan ve gerçek kimliğiyle bu delilik maskesi arasındaki dengeyi kuranlar da kitabın işlediği etkileyici konulardan biridir.Toplumsal yapı ve delilik türleri arasındaki bağlantı,kitapta örneklerle çok güzel işlenir.
Kitapta bahsedilen insanlar aslında çok tanıdık,çevremizdeki kişilerdir.Hatta bazen kendimizdir.Yazar zaten şöyle açıklıyor: “Sevgili okurlarım,sizlerle bu kitapta kendinizden başka herkesi bulacaksınız.Yine de kendinizi bulamadığınız için üzülmeyin çünkü siz nasıl başkalarını tanıyıp buldunuzsa,sizi de başkaları tanıyıp bulacaktır.”Kitap, anlatıldığı dönemdeki Türkiye’nin siyasi iklimini ve sosyal yapısını da içerir.
Yazar,bir dönem öğrencisi olduğum Özdemir Nutku’nun eski eşidir.97 yılında okuduğum kitabı tekrar okumak, keyifliydi.Şu anki yaşımla kitabı elbette farklı kavradım.Tante Rosa,sirkte,rahibe okulunda ,evlilikte,evinde çocuklarıyla olamayan, eşleriyle evliliği sürdürmeyen,çirkin olan bir şeyi tekrar etmeyen,hayatta tutunamayan ama her defasında kendi içine tutunan,her kavramın anlamını bulacağına ve öyle yaşanacağına inancı olan bir kadındır.
Evinden ilk çıkıp gittiğinde,kilise tarafından aforoz edildiğinde onu nasıl bir hayat bekler? Yaşlandığında onu bekleyen bir sefil gibi ölmek mi,yoksa mutlu bir hayat yaşayıp ölmek mi,yoksa hiçbir şey midir ?
Birbirine bağlanan on dört hikâye, Almanya’da bir kasabada Katolik inancıyla yetişen Rosa’nın hayatını kâh ironi,kâh kederli bir dille anlatır. Toplumla olan çatışması kadar kadınlık içgüdüsü ile toplumun beklentileri onun iç dünyasında da bir çatışma yaratmıştır.O,içindeki sesi dinler.Bu noktadaysa bir kadın olarak bireyliğini inşa ederken toplumla çatışması ve bu çatışma sonrasında bedel ödemesi başlar.
Hayal kırıklığı,düşlediklerinin olmaması Rosa’nın hayatının özetidir.Tante Rosa yenilir ama dener,her defasında sınırlandırılmaya karşı durur,toplumun değerlerine başkaldırır.Çirkinlikleri tekrarlamaktansa enayi başlangıçlar yapmayı tercih eder.Evet,sonuç değişmez.Yenildikçe yenilir.Fakat Tante Rosa ısrarcıdır çünkü yaşama karşı iştahlıdır.Ters giden her şeye karşı “bulurum bir yolunu”hissini taşır. Çocukluğu Birinci Dünya Savaşı yıllarında geçer.Çocukluğundan beri toplumun ideal kadın tanımının dışındadır. Kendi hayal ettiği dünyada güzel olan her şeye inanır,acısı vardır ama acının hayatını sarmasına izin vermez.Her zorluğa mizah ile dayanır.Ataerkil düzene karşıdır.Art arda düşbozumu yaşayan Tante Rosa’nın hayatı yazar tarafından ironi ile anlatılır.Tante Rosa,ikilem içinde olan bir karakterdir.Sizlerle Başbaşa adlı dergiden yola çıkarak her kadının prenses olduğunu düşünür ama o,bir prenses olarak davranmaz.On bir yaşından ölümüne dek uzanan Tante Rosa’nın hayatı etkileyicidir.
ALINTILAR
İnsanları sevmemeye başladı mı insan, insan gibi yaşamayı da sevmemeye başlıyor.
Türk tarihinin Batılılaşmasındaki ilk somut adımın atıldığı ve Türk edebiyatına Tanzimat Dönemi edebiyatı olarak sirayet eden siyasi,reform,inkılap hareketi Abdülmecid döneminde olur.Roman Abdülmecid döneminde geçer.Roman boyunca dönemin İstanbul’u fonda yer alır. Dönemin sanat özellikle sahne sanatları ve müzik yaşamı merkezdedir. Fonda İstanbul bulunurken kulaklarda adeta Vivaldi’nin konçertosu yer alır.Aslında sadece konçertonun değil yazarın sosyal hayatı çok canlı bir biçimde işlemesinden mütevellit çıracıların,bozacıların, meyhanelerin,Pera’nın dostları sokak köpeklerinin,bakır ve toprak içki kadehlerinin,at arabalarının,yeni açılan Galata Köprüsü’nün keşmekeşliğinin,gazete satan Rum çocuklarının,sarhoşların,çan ve ezan ,bekçibabaların sopalarının,kırbaçların kısacası döneminin İstanbul şehrinin kendine has sesleri de duyulur.Roman batılılaşma hareketini barındırdığı için romanın zemini Doğu ve Batı’nın çatışması üzerine de kurulmuş olur.Müziğe âşık ve bu uğurda herkesi karşısına alan İtalyan müzisyen Dante, Liszt şerefine verilecek konserde çello çalmak için İstanbul’a gelir.Bu konu hakkında daha sonra birkaç şey belirteceğim.Dante,İstanbul’da gördüklerine şaşırdıkça biz de okur olarak dönemin sosyal hayatında geziniriz.Musika -i Hümayun’un kemancısı Fevzi onun tek arkadaşıdır .Çellist,meyhanelerle,Osmanlının adetleriyle Fevzi sayesinde tanışır.Bu konu hakkında da yazımın devamında belirteceklerim olacak.Dante kadar müziğe ilgili biri vardır.O kişi1841 yılında devlet kasasında dört milyon yüz altmış üç bin kuruş varken beş sene sonra bunu dört katına çıkaran,Batı müziğinden hiç haz etmeyen Mustafa Ali Paşa’nın ikinci eşi genç Melek’tir.Sekiz yaşından beri yay çeken,müziğe alafranga ile başlayan Melek,henüz yeni Müslüman olmuştur ve itibar sahibi bir bankerin kızıdır.Paşanın davet edildiği Pera Tiyatrosu’nda locadan bir konseri izler ve ardından çello dersi almak ister.Osmanlı paşasının yalısındayken bir gözü konseri izlediği Pera’daki binadadır.Konser,paşa için işkenceden farksızken eşi için keyifli geçmiştir.Bu durum Batı ve Doğu çatışmasıdır.
Sarayın mali işlerinden sorumlu paşa,hayata karşı,müziğe karşı iştahlı genç zevcesini kırmaz ve örneği pek görülmeyen bir karar alır.Liszt şerefine verilecek konserin provalarında bulunan çellist Dante’den eşine hususi ders aldırır. İşte tam bu noktada insanın en karışık,en güçlü duygularından biri devreye girer.Ardındansa yine bu duygu kadar güçlü,karışık,insanın kendini tükettikçe içinde büyüyen başka bir duygu ortaya çıkar;kıskançlık.Bu kıskançlık romanda sadece bir kişinin hissi değildir.Kemancı Fevzi de çoktandır çellist Dante’yi kıskanmaya başlamıştır. Fakat romanın kıskançlık mevzusunda odaklandığı karakter bu duygu ile baş edemez.Kalbi sıkıştıracak,nefessiz bırakacak,kabuslar gördürecek,ani ve adil olmayan kararlar aldıracak kadar güçlüdür.Bir yanda bir konserin provaları,bir yanda yaşlı bir paşa ve genç eşi,bir yanda Osmanlı adetlerini anlamaya çalışan İtalyan ve Batı müziği,bir yanda Doğu müziği,bir yanda sarayın Batı anlayışlarına,sanatına verdiği ehemmiyet.Hepsi kıskançlıkla bütünleşip romanı adeta kreşendo ve dekreşendolarla dolu bir besteye dönüştürür.
Romanın en güzel yanlarından biri de Osmanlıda padişahların Batılı anlamda tiyatro ve sahne sanatları alanında yaptıkları çalışmaları barındırmasıdır.Özellikle 2. Mahmut,bir nebze Abdülaziz,2. Abdülhamid büyük atılımlar yapmışken bu romanın geçmiş olduğu dönemde Abdülmecid’in yaptığı çalışmalar yer alır. Dönemin tiyatrosunu müzik ve sahnesini yansıtır ancak bu noktada da bahsedeceklerim var.
Simdi geliyorum,daha sonra bahsedeceğim dediğim konulara.Evet kurgu bir roman.Lakin kurgu roman içinde tarihte var olan bir yer adres niteliğinde belirtiliyorsa yahut tarihteki bir kişiden meziyetleriyle,adıyla sanıyla bahsediliyorsa yahut bir kurumdan ayrıntılarıyla bahsediliyorsa,tarihteki bir olaydan bahsediliyorsa gerçek zamanla,gerçek hayatla, gerçek kişiyle romanın zamanı,romanın anlattığı kişi,yer vs örtüşmeli.Romanda Liszt İstanbul’a gelecektir.
Tarihte bu davet belli bir yıldadır.Bu kişinin kim olduğu,gelişi bulunacağı yer apaçık, ayrıntılarla romanda belirtiliyorsa gerçek tarihle de uyuşmalıdır.Ya da bina,kişi ismi vermeden genel bir anlatım kullanılmalıdır.Roman Mehterhanenin çoktan kapatılıp yine çoktan Musika-i Hümayun’un kurulduğu,Galata Köprüsü’nün yeni açıldığı,Tanzimat’ın ilan edildiği,Abdülmecid’in tahtta olduğu,Tanzimat’ın ilan edildikten sonrasına ait bir zamanda geçer.1840’lar,hatta bir yangının ayrıntısıyla romandaki zaman1846 olarak algılanır.Tarihte Liszt İstanbul’a Haziran1847 yılında gelir.Ahşap tiyatro salonu 1846 yılında yanmıştır.Abdülmecid ‘in desteğiyle bina kagir olarak yapılır.Salon,1848 yılında yeniden açılır.Romanda yanan tiyatro salonundan ve Abdülmecid’in desteğinden bahsedilirken birkaç ay sonra Liszt’in İstanbul’a geleceği de belirtilir.Romandaki 1846 yılının mevsimi kıştır. Liszt’in İstanbul’a geldiği ay hazirandır.Arada birkaç ay yoktur.Gerçekte1846’da yeni yanan yapıya,romanda “birkaç ay sonra” Liszt’in geleceğinin belirtilmesiyle zamanda bahsettiğim örtüşmeme oluşur.Bu arada Liszt Çırağan Sarayı dışında da konser verir ama romanda bahsi geçen yerde vermez.Bence bu durumun önüne geçmek için ya salon adı ya müzisyen ismi ya da yangın detayı verilmeden genel bir anlatım olmalıydı.
Benzer bir örtüşmeme romanda yer alan meyhane ve meyhane hayatı için de geçerlidir.Meyhane adabı,meyhane ayrıntıları anlatımdaki tarih ve gerçekle uyuşmaz.Bir köçekten bahsedilir. Galata’da bir meyhaneden bahsedilir ve orada raks edecek o köçeğin gelişi beklenir. Fakat bahsedilen köçek gerçek hayatta,tarihte Galata’da özellikle o saatlerde raks etmez.O saatlerde Balat,Fener meyhanelerinde raks eder.Kaldı ki bahsedilen köçek 1.Abdülhamid döneminde raks eder. 1780’ lerde ve hatta aklımda kalan tam tarih 1784 yılında.Romanın geçtiği zaman başta Tanzimat,ardından yangın ayrıntısıyla 1846 yılıdır.Romandaki meyhaneye ait çoğu ayrıntılar 18 .yüzyıla aittir oysa roman 19. yüzyılda geçer. Evet bir kurgu fakat tam namıyla birinden, birilerinden bahsediliyorsa yahut tam olarak bir yapıdan bahsediliyorsa gerçek zamanla uyuşmalıdır.Misal Salt köçek olarak belirtilse ismi verilmese ya da salt salon olarak belirtilse Mihail Naum ‘un tiyatro salonunun ismi verilmese bu aksaklık olmayacaktır. Bir kurgu okuduğumun farkındayım, tarihi bilgi ve kurgu arasında gezinmem gerektiğinin de farkındayım.Ancak birebir isim,meziyet, adres veriliyorsa tarihle örtüşmesi gerektiğini düşünüyorum.Bu ve bunun gibi aksayan ayrıntılar haricinde kıskançlık üzerine kurulu ve Osmanlı’da 2.Mahmud ve özellikle Abdülmecid dönemindeki müzik,batılılaşma ve bunun sanata yansımasını içerdiği ayrıntılarla ,Osmanlı’nın önemli iki marşını besteleyen ve Musika-i Hümayun’a büyük katkıları olan Osmanlıyı Batı müziğiyle tanıştıran Donizetti gibi ve Reşit Paşa gibi dönemin önemli isimlerini barındırmasıyla güzel bir romandı.
Roman,son bölümü İstanbul’da geçse de Anadolu’ya yönelişiyle,toplumsal ve kültürel farklılıkları yansıtmasıyla,Milli Mücadele’yi anlatan bölümleriyle, kadın karakterinin merkezde oluşuyla,vatan sevgisinin vurgulanışıyla ve bunun gibi ayrıntılarla Cumhuriyet Dönemi edebiyatının çoğu ayrıntısını içerir. İllüstrasyonlarıysa hayranlık uyandırır.Siyasetçi,gazeteci ve yazar Abidin Daver’in Mülazımın Romanı kitabı,Fransızca bir romandan uyarlanmıştır.Süha ve eşi Saniha,1929 yılının sonbaharında Payas kasabasına gitmek için Ceyhan’dan yola çıkarlar.Yeni evli çift balayına gittikleri Paris’ten yeni dönmüştür.Süha’yı çalıştığı banka müfettiş olarak bölgedeki şubelerin teftişi için görevlendirmiştir. Görevlendirildiği bölgeye vardıklarında, otele yerleştiklerinde İstanbul Lokantası’na girerler;bu lokantanın ve otelin sahibi Ali Dayı ve oradaki askerlerle tanışırlar,gitgide yerel halkla da iletişime geçerler.Lokantada Mülazım Ercüment bulunur ve Saniha’dan hoşlanır.Saniha,bu ilgiden dolayı hayli rahatsız olur ve eşiyle oradan ayrılır fakat Ercüment ile Saniha’nın yolları tekrar kesişir.Saniha,bulundukları otelde Süha tarafından aldatılır ve bu,ilk aldatılması değildir.Süha,Ercüment’le çok iyi anlaşır. Hatta ilginçtir ki Saniha,eşi Süha’da sürekli Ercüment’i dinler.Saniha bir süre sonra Ercüment ile ilgilenir ve bir yasak aşk başlar.Eşinden sürekli meziyetleri ile Ercüment’i duyması,eşinin onu aldatması,taşrada yalnız kalışı,sevilmek istemesi ve Ercüment’in kendine has karakteri Saniha’yı bu yasak aşka iter.Aralarında yaşananlardan sonra Süha,işinin bitmesinden dolayı İstanbul’a dönme kararı alır.Bu durum iki âşık için çok zor bir durumdur.İstanbul’a dönen Saniha aşkın gelgit halinde sürüklenirken,kocasından yana mı bir karar alacak yoksa aşka uzaklık eklenince onun için Ercüment mi daha cazip hale gelecek,Ercüment Anadolu taşrasındayken İstanbul kadınına ve yaşantısına hasret kaldığı için mi yoksa gerçekten aşık olduğu için mi Saniha’ya ilgi duymuştur,uzaklık onun kalbinde nasıl bir etki yaratacaktır?Tüm bu sorular eşliğinde yasak aşkın nereye varacağı merakla okunur.
Lakabı Sivil Amiral olan yazarın romanı, evlilikte sadakatsizliği,yasak aşkı işler.Yazara Sivil Amiral denilmesinin sebebi yazılarıyla denizciliğe yaptığı katkılarından dolayıdır.Roman geçtiği zamana bağlı olarak dönemin Anadolu’sunu yansıtır.Daha dün denecek kadar yakın bir tarihte düşmana karşı savaşan askerlerin memleketlerinden,İstanbul’dan uzak kalarak,ülkeyi sınırlarda savunmaları ve ayrıntılarıyla vatan fedakarlıkları vurgulanır.Romanda hem memleketinden uzak askerlerin hem de İstanbullu çiftin varlığıyla taşra şehir çatışması da işlenir.
Yasak aşk içindeki Saniha ile Ercüment’in iç çatışmaları roman boyunca ayrıcalıklı bir biçimde işlenir.
Okuduğum en güçlü aşk üçgeni,yasak aşkı barındıran romanlardan biri oldu.
Meredith,romanın ana karakteridir.Yaşadığı travma yüzünden tam üç yıl boyunca evden çıkmaz.Bu agorafobi değildir.Yazar,Meredith’in içinde bulunduğu ruh halini ayrıntılarla ve çok güzel betimlemelerle anlatır. Aslında Meredith ‘in evden dışarı adım atmamasının kökleri vardır.Romanda bahsedilen ağır olay,travmaya sebep olan olayların son halkasıdır.Geçmişiyle yüzleşmeye giren Meredith’in yaşamı belli bir disiplin, plan ve programları içerir.Örnek vermem gerekirse,internette geçireceği zaman bellidir.
Meredith,insanlarla ilişki kurar;yaşadığı şey sosyal fobi de değildir.Evinin ziyaretçileri vardır.En yakın arkadaşı Saide ve onun çocukları ve çok uzun zaman sonra eve giren bir yabancı Tom McDermott.Daha sonra bu iki kişilik liste biraz daha artar.Terapisti Diane ve sosyal medya uygulamasından tanıştığı Celeste,online olarak iletişimde olduğu kişilerken,bu iletişim biçimi zamanla değişecektir.Bir de ihtiyaçları için kullandığı kurye,kapısını çalanlardandır.
Yalnızlığa travmanın sonucu olarak bakan roman hem sebep olan olayları hem de içinde bulunulan durumu anlatırken, bu ağır durumu kasvetli bir atmosferde aktarmaz.Hatta sayfalar ilerledikçe,Meredith’in neden evden çıkmadığı yanıt buldukça okur hikayenin ağır kısmıyla tanıştıkça yazar,bu üzücü yaşanmışlıkları Meredith’in karakterine uyumlu olacak bir biçimde çok nahif bir yerden aktarır.
Geçmişe dönüşlerin olduğu romanda her karakter ayrıntılı bir biçimde işlenirken,aslında romandaki tüm karakterlerin ağır,büyük küçük zor yaşanmışlıkları bulunur.
Çok okuyan, evinde serbest çalışan, web içeriği üreten bir yazar olan, yapboz yapan,adım adım saat saat bir programı olan,bir uygulama üzerinden insanlarla konuşan,evden çıkmayanlar için kurulan bir kuruma bağlı ihtiyacı olanlara dostluk eden ve destek sağlayan Holding Handi ‘den Tom ile ara sıra görüşen,Saide ve çocuklarını ağırlayan Meredith’in kedisi Fred ‘i de tüm karakterler kadar sevdim.
Meredith’in hem evindeyken hem de sanal ortamdayken insanlarla kurduğu iletişimdense etkilendim.
Meredith’in kardeşi ve annesi ile görüşmeme sebeplerini öğrenirken, roman ilerledikçe hem çocukluğundan bu yana,hem de onu evden dışarı çıkarmayacak noktaya vardıran son yaşadığı olayı okur olarak öğreniriz. Meredith evden çıkabilecek mi sorusu son sayfalara kadar sürerken,roman bu soruya yanıt verir.Roman,anne ve çocuk ilişkisine de değinir.