İlyada ve Odysseia

İLYADA :✍İlyada, kralların ve tanrıların savaşı olan, tam on yıl süren Troya Savaşı’nı anlatan ve en eski edebiyat olduğu kabul edilen destan, epik şiirdir. MÖ 7. – 8 . yy’da yazıldığı düşünülmektedir.
ODYSSEİA: ✍İlyada’nın devamıdır. Odysseus’un Truva’nın düşüşünden sonra yaptığı yolculuğu anlatır.
Her iki destanı Homeros kaleme almıştır. Manzum hikâyedir. Mitoloji haricinde edebiyata da ilgisi olan herkesin okuması gerekli diye düşündüğüm bu iki kitabı Şefik Can ‘ın ‘’Klasik Yunan Mitolojisi’’ kitabını yanınızda bulundurarak okursanız, daha keyifli ve açıklayıcı olabilir. Odysseia, İlyada’ nın devam niteliğini taşıdığı için iki kitabı aynı yazıda paylaşmak istedim.

Motive

Sizi neler motive eder?

Bir konu hakkında bilgi eksiğimi görme anı . Ardından o konuyla ilgili şeylerin araştırılmasına yardımcı olacak yazılı mataryellere ulaşma çabası ve ulaşma . Burdan sonra tamamen odaklanma başlar .

Muhadarat Romanı ve Fatma Aliye Hanım

Muhadarat ilk kadın romancımız olan Fatma Aliye Hanım tarafından yazılmıştır. Câlibe kendisinden yaşlı ve çok zengin olan Sâi Bey ile evlenir.Câlibe aslında Süha’ya aşıktır fakat önem verdiği zenginlik Süha’da yoktur.Ahlaklı,herkesi kendi gibi bilen Sâi Bey’in,ölen ilk eşinden olan, Fâzıla ve Şefik adında iki çocuğu vardır.Câlibe özellikle kendi çocukları doğduktan sonra bu iki öksüz çocuğa kötü davranır.Her eziyete susan Fâzıla söz konusu kardeşi olunca susmaz.Komşu konağın sahibesi Münevver Hanım iki öksüze anne kadar yakındır.
Câlibe entrikalar peşinde olan,kötü biridir.Bir süre sonra kalbi tekrar Süha için atar,Süha’yı konakta tutar.Süha ise bir süre sonra en acı biçimde Câlibe’den intikamını alır.Zamanında ret edilen Süha, Câlibe’nin konaktan uzaklaştırmaya çalıştığı kişiye âşıktır.Bu aşk ve Câlibe’nin amaçları Fâzıla ve Mukaddem’in olmasına bir ay kalan düğünlerini bozar.Planlı yapılan tüm kötülüklere evin cariyesi Reftar’da dahil olur.Fâzıla evlendirilerek, Şefik yatılı okula verilerek konaktan gönderilirler.
Fâzıla “madem ileride kocam olacak kişiye âşık olacağım dedim, o zaman kocama âşık olurum” gibi farklı bir düşünceyle evlendirildiği Remzi’ye âşık olur.İlk kez kadın haklarından bahseden,ilk kadın hareketleri savunucusu olan yazar bu noktada bir kadının ilk âşkından vazgeçip tekrar âşık olabileceğini vurgular.Remzi ise Fâzıla’yı sevmez,aldatır.Fâzıla mutsuzdur.Câlibe’nin kötülükleri Fâzıla’yı öyle bir noktaya getirir ki,bu noktada Mukaddem verem olur ve tedavi için romanın üçüncü bölümüne mekan olan Beyrut’a gider.Beyrut’ta başka bir aile ile tanışırız.Orada öyle bir gerçekle karşılaşılır ki finale doğru giden romanda kötüler ettiklerinin,iyiler çektiklerinin karşılığını bulurlar.
Tanzimat Dönemi eserlerinin işlediği konuların neredeyse hepsi Muhadarat romanında işlenirken,kadının irade dışı yaptığı evlilik ön planda tutulan konudur.
Osmanlı konak hayatını ilk kez kadın gözüyle işleyen bu roman tesadüfler zinciri ile kurulmuştur.Bu açıdan realizmden uzak fakat tesadüfler içindeki karakterlerin gerçekçi anlatılması açısından realizme çok yakındır.Düşürülen bir mendil, yıllar sonra bir limanda bir kişinin parmağında görülen yüzük, konağa erken gelen biri olayların akışını belirler.
Hakkında monograf yazılan ilk Türk kadın romancı Fatma Aliye Hanım‘ın bu romanında eğitimli kadın figürü,odalık,halayık gibi mevzular yer alır.
ALINTI
Felâket insanı pişirir.
Güzellik talihe hükmetmez.
Hayal ne kadar iyilik sever ve ne kadar cömerttir.
Bana hiç güler yüz göstermeyen tarihimle uyuşup geçinmek istediğim halde, yine ona yaranamadım.

Gece Postasıyla romanı incelemem.

Bilim kurgunun en ayrıcalıklı örneklerinden birini okudum.Yazar 2000’li yılların tasvirini 1900’lerin başında yapıyor.Genel bir tasvir değil,bir konuya odaklı ve bahsedeceğim. Hayli teknik detaylar vererek havacılığın /ulaşımın 2000’li yıllardaki konumunu anlatan,ne denli önemli olacağını belirten roman ulaşımım gelecekteki (yani günümüzdeki)yerine de öngörüde bulunur.İleride teknolojinin sosyal yaşamdaki etkisinin ne denli olacağını vurgular.Yazarın kurduğu dünya gerçekleşmiş midir,bunu okuyunca görürüz.
Yayınevinin yaptığı ve başlıklar altında topladığı çalışmalar bulunuyor.Bu kitap bilim kurgu- distopya- ütopya çalışmalarına ait olup Türkçeye ilk defa çevrilmiş.Yayınevinin çalışmalarından birçoğunu okudum,elimden geldiği kadar bu titiz çalışmaları paylaşıyorum.Yayınevi bir sorumluluk duygusuyla, Türkçeye ilk defa çevirdiği kitaplarla ve bazı türlere göre sistemli bir arşiv oluşturmasıyla, elini taşın altına koymasıyla, kendine hayran bırakıyor.19.yy bilim kurgu çalışmalarının ilk örneklerini okumak ve bu örneklerden biri olan Gece Postasıyla’yı ve kitapta yer alan Gece Postasıyla’nın devamı olan ve 2065 senesinde geçen A.B.C Kadar Basit’i okumak keyifliydi.A B.C Kadar basit öyküsünde insan hayatı otuz yıl kadar uzar,nüfus azalır ve insanlar zenginleşir. Çoğunluğun kararı reddedilirken ,kalabalıktan korkulur ve insanlar asla geçmişe dönmek istemez.
Zeplin 1900 de icat edilmiştir fakat 1905’te yazılan romanda yer alan,teknik detaylarıyla anlatılan zeplin,içinde barındırdığı sistem olarak gerçek değil ve icat edilmemiştir.
İki öyküde de geçmişteki inançlar önem taşımaz.Gece Postasıyla’da geçen bir cümleyi örnek olarak vereceğim :”…ya farklı diller konuşan yabancılarla dolu olsaydı ve her biri anlatılmaz işkencelerle geçecek ölümden sonraki yaşama inansaydı”Bu örnekte inanç dışında bir ayrıntı daha var.Yabancılar!İkinci öyküde daha çok önem taşıyan bu ayrıntı ile yabacılarla temasın olmadığı,mahremiyetin mühim olduğu bir dünya yaratılır.
Gece Poatasıyla’nın en önemli noktalarından biri de ulaşım /nakliye zeplinlerle sağlanır ve dünya için mühim olan tek şey ulaşımın aksamamasıdır.İnsanlar trafiği aksatmadıkları sürece istedikleri gibi yaşar.
A.B.C’yi tanımlamak gerekirse; dünyayı yöneten kişilerden oluşan ulaşım medeniyetidir.

Şık romanı hakkında .

Ahmet Mithat Efendi’nin “oğlum doğru söyle kim yazdı bu romanı?”dediği Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık romanını Ahmet Mithat Efendi Tercüman-ı Hakikat‘ta tefrika ettirir ve henüz on sekiz yaşında olan yazarın yeni eserler vermesi için yazarı yönlendirir.Romanda yer alan son söz bölümünü de genç yazara yardım amacıyla Ahmet Mithat Efendi bizzat kendisi yazmıştır.
Naturalist yazarlarımızdan olan Gürpınar’ın Şık romanını tıpkı İki Hödüğün Seyahati‘nde olduğu gibi hem gülerek hem karakterlere acıyarak,üzülerek okudum.
Romanda Tepebaşı,Beyoğlu ,Pangaltı,Taksim dönemin yansıtılmasıyla adeta gezilir.
Soylu bir aileden gediğini kanıtlamak için Şöhret Bey’in kendi kendine koyduğu Şatırzade namıyla,batılılaşma çabasında olan adamın düştüğü komik durumlar,düşündürücü bir biçimde işlenir.Günün modasından yana olan Şatırzade Şöhret Bey moda gereği korse giyer,pudralar sürer bir de yine günün modası gereği bir köpek sahibi olur.Roman boyunca köpeğin başına sürekli bir şey gelir ve köpek sürekli bir olay çıkarır.Şatırzade Şöhret Bey‘in maceraları arasında metresi olan Madam Potiş ile girdiği gönül ilişkisi de vardır.Bu çift hem gülünçtür hem de hallerinden ötürü acınasıdır.
Birçok romanında eski ile yeninin çatışmasını tema olarak seçen yazar ilk romanı olan Şık’ta da bu temayı seçmistir.Eskide kalamayan yeniyi taşıyamayan ,benimseyemeyen tip ve karakterler oluşturmuştur.Şöhret Bey’de onlardan biridir.
Realist akım yazarlarımızdan olan Gürpınar gözleme dayalı yazar.Yarattığı tipler nevi şahsına münhasırdır.Kendini çok yakışıklı bulan alafrangalığa özenen kendine soylu bir soyadı veren,modayı abartarak uygulayan,bu abartısına eleştiride bulunanları küçümseyen,taklitçi,çirkin ve aslında parasız bir karakter oluşturmuştur.Yazar bu tip ile sadece Şöhret Bey’i değil dönemin “Şık “larını yansıtır.
Yazarın romanlarının çoğunda kurnaz tip,tipler vardır.Taklit eden,hurafeye inanan ,cahil, algısı zayıf kişilere güldüğümüz kadar bu kurnaz tiplerin algısı zayıf kişilere yaptıklarından,onları kendi çıkarları için kullanmalarından vs dolayı acıma duygusunu da yaşarız.Bu romanda da başta metres olmak üzere birçok işini bilen,kurnaz tip bulunur.Bunlar Şöhret Bey’e acımamıza neden olan tiplerdi

Yedinci Gün kitabı ve Orhan Hançerlioğlu

Ömer dışarıdan bakıldığında kusursuz bir yaşam içindedir.Lakin gençken yaptığı tercihin sonuçlarını yıllarca içinde,bilincinde biriktire biriktire kırklı yaşlarında iç sıkıntısı duymaya başlar.Ömer bakanlıkta memur ve düzenli bir aile hayatına sahiptir.Sahip olmadığı şey ise sıradanlığın dışındaki şeylerdir.Zaten sıradanlık hissi birini rahatsız esiyorsa o kişinin kulağına sıradanlık bir şey fısıldar.Ömer’e de bir ruhsal patlama sonrasında tek gidiş yönü olan bir bileti fısıldar.Ömer İstanbul’a intihar etme amacıyla gider.Fakat bu amacını gerçekleştiremez.Çünkü anlamsız gelen,bağlılıkları olan, boyun eğişlerin olduğu yaşam alanından çıkışıyla,hayat ona başka bir alan yaratır;yaşaması için.Harekete geçtiğinden hayat ona ikinci bir şans tanır.
Tevrat’a gönderme yapan bir roman.Tevrat ‘a göre evren ve içindekiler yedi günde Tanrı tarafından yaratılır.Ömer de tam yedi günde kendi dünyasını yeniden yaratır,değiştirir.
Ardında bıraktıkları için Ömer’in gidişine bencillik diyebilir miyiz? Bence hayır.Ömer’in mutsuzluğu sadece kendi başına bir mutsuzluk değildir.Ardında bıraktığı kişiler de mutsuz ve Ömer’e ilgisizdir.
Romanda büyük bir aşka da şahit oluruz.
İstemediği,mutsuz olduğu yerden ayrılıp,ancak istediği yerde istediği şeyleri yapan birinin,mutluluğu yakalayıp yakalayamayacağının sorusu romanın sonunda yanıt bulur.
Yavaş yavaş gelen değişimler elbet etkilidir.Fakat yıllarca aynı düzende giden bir şeyleri bir anda sonlandırmak sonucun etkisini artırır.İyi ya da kötü fakat sonuç etkileyici olur ki ,Ömer için de bu böyle olacaktır.
Yaşamı boyunca kendini yapmak istemediklerini yapmaya zorlayan Ömer’in ruh hali hayli gerçekçi dille anlatılır ve kendisi için sıkıntı vericidir.

” Köstebek Yolları ” Öykü kitabı üzerine incelemem

Kendini arayan,içe dönük ve kendiyle konuşan karakterler kendilerini bulmaya çalışıyorlar. Bu kişiler hayatın içindeki kişiler ,bizim de okur olarak hayatın içinde bir biçimde rastladığımız, belki de en yakınımız olan kişiler. Karakterler bir yön,bir yol arıyorlar.Varacakları yeri biliyorlar ama yönü tayin etmeye çalışıyorlar.
Öykülerdeki karakterlerin duyguları ortak noktalarımızdan, ortak duygularımızdan oluşuyor; özlemek, terk ediş ve terk edilişlerin tortuları, vazgeçmemek,unutma çabası, ölüm acısı,avunmak …Yazarın aynı zamanda usta çevirmenin,öykülerin birinde belirttiği gibi “herkesin yaşama biçimi kendine.” Öykü karakterleri de bu duyguları, durumları “kendileri” gibi yaşıyorlar.
Öyküler,içlerinde birer hüzün barındırıyor.Yazar,bazen bu hüznü mizahi bir dille yumuşatıyor.
Ev öyküsü kitap içinde benim ayrı bir yere koyduğum öykü oldu.Bir evin gözünden bir adamı ve adamın hayatını yansıtıyor.
Sigara,bir bitişin ardından yıllar öncesini de içine katıp bir iç hesaplaşma,dün ile yüzleşme halini aktarırken yarına umutsuz bakan bir öykü .

Hicran Gecesi ve Güzide Sabri romanları üzerine bir yazı .

İhanet,yasak aşk,kıskançlık ve kaçan kovalanır üzerine kurulu bir roman.
Aşkın bin bir halinden biri olan imkânsız aşk nedenleri ile romanda işlenirken romanın en ilginç yanlarından biri yasak aşka kalbini veren Serap’a kızamamak oluyor.
Roman melodram yanı kadar dönemin salon hayatını yansıtmasıyla da gerçekçi bir yana sahip.
“İnan bana sevgi yoktur bugün, ihtiras,zevk,eğlence,işte aşkın yerini alan şeyler.”Romanda geçen bu cümle gösteriyor ki bugünlerin aşk anlayışı ta o zamanlarda da var.Her zaman eskiye özlem,eskiden her şeyin daha anlamlı olduğuna ait düşünceler hep geçerli.
Evlat edinilen Serap evlat edinildiğini uzun süre bilmez.İki nişanı da evin kalfasının bu gerçeği nişanlılarına söylemesiyle bozulur ve Serap ikinci nişanının bozulmasının ardından kendi geçmişinin gerçeğini öğrenir.Bu onun için yıkımdır.Serap’ın hayatının kırılma noktasıdır.Serap kendinden yaşça büyük Fazıl Şükrü Bey ile evlenir.Fazıl Şükrü Bey’in oğlu yerine koyduğu ve ileride kızı Emel ile evlendirmeyi düşündüğü Celal ile Serap’ ı tanıştırtır.Başlarda birbirlerine düşman gibi davranırlar lakin Serap fark eder ki Celal‘e aşık olmuştur.Bunu çocukluğundan beri yan yana olduğu İlhan’la paylaşır.Bu aşk bir yere kadar yaşanır fakat Serap,Celal Bey’e nazaran daha tutkulu bir şekilde bu aşka bağlanmıştır. Korkusuzca,her şeyi göze almış olarak hareket etmeye başlar. Emel’in yurt dışından babasının yanına gelmesiyle Serap’ın kıskançlığı artar ve iyice mantıklı düşünmesini engeller.Bu durum Emel tarafından fark edilir ve babasının itibarını korumak adına bir plan yapar.Planı Celal ile İlhan’ı evlendirmektir. Şüphelerin arttığı bir ortamda bu nikah yapılır fakat Celal ile İlhan anlaşmıştır,bir süre sonra boşanacaklardır.Serap ise İlhan ‘a müteşekkirdir çünkü Celal‘i ona geri vereceğini,aralarında karı koca ilişkisi olmayacağını düşünür.Bu noktada ilhan müthiş bir özveri gösterir.Fakat tüm bunlar hayatın planına uymaz.Celal gerçek sevgiyi İlhan ‘da bulurken bu yıkım Serap’ı ölüme götürür.
Yazar genelde Necla ve Leyla romanları hariç iyi eğitim görmüş,aşık olan,ıstırap çeken kızların hayatlarını,köşk,yalı, yüksek tabaka hayatını anlatan romanlar yazmıştır,bu romanı da onlardan biridir.
Romanı benim için özel kılan Serap’ın ihanetini yazarın açıklıyor olmasıdır ve okur olarak bu ihanete bir yanıyla hak veriyor olmamızdır.
ALINTI
İnsan kendi etmediği bir şey için kimseyi yargılamamalıymış .

Balzac ,Bilinmeyen Şaheser incelemesi ve edebiyat ile resim üzerine düşüncelerim

Realizm temsilcilerinden olan Balzac’ın,Bilinmeyen Şahaser kitabının içinde Picasso’nun gravür ve desenleri var.Balzac bu öykü ile birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur.Kitaptan bahsetmeden önce belirtmek istediğim bir ayrıntı var.Balzac yazarlığı kadar bir resim tenkitçisidir.Zira Zola’da öyledir.Resim tenkitiyle uğraşan yazarın bu özelliği eserlerine yansır.Ayrıntılar vermesi,uzayan cümleleri ve bu romanda olduğu gibi resimle ilgili konuya hakimiyeti resimle ilgilenmesinin sebebidir.Edebiyatımızın ilk örneklerinde bir salonun anlatımı gayet kısadır.Zira biz heykelin yasak olduğu dönem geçirmiş ve resmde insan figürü gerçeğini yansıtma amacı taşımayan minyatür geleneğiyle sınırlı kalmışızdır.Resim(hayvan,özellikle insan)konusu cumhuriyet öncesinde,Osmanlının son dönemi hariç hayli değişken şartlarda kabul görür,yapılır.Abdülmecid’in Sis tablosu şaheserdir,insan tasviri yoktur,tartışmalı ressam Osman Hamdi Bey insanı yansıtır vb.Ne olursa olsun cumhuriyet öncesi Batı ile bu anlamda kıyaslanamaz.Padişahlar kendi resimlerini Hıristiyan ressamlara yaptırırlar.Müslüman ressam çok azdır.Resim,heykel(insan)gibi hiçbir zaman yasak değildir,sınırı vardır.Bizde bir gezi yeri sayfalarca tasvir edilebilir fakat bir evin köhne oluşu köhne olarak belirtilir.Bir kadının kokusu yarım sayfa anlatılır ama yüzüne dair ayrıntılar yoktur.Bunların sebebi insan sureti resminin bir dönem sınırının olması,dönemin yazarlarının da resimle olan ilişkileridir.Anlatımda resmetmezler zira gelenekte heykel,portre yasaktır.Tevfik Fikret,tablo halinde “resmeder gibi şiir”yazan Cenab Şahabeddin‘i ayrı tutabiliriz.Cenab Şahabettin şiire resim musikisi tanımını yapar, bu anlayışı Fransa’dan edinir.Lakin bu dönemlerde ve öncesinde resmin edebiyatla ilişkisine şiir adına örnek verirken romana verebileceğim bir örnek yok.Şiirde bizim şairlerimizle verdiğim örnekse Balzac’ın yaşadığı zamana ait değildir daha sonrasıdır. Batıda roman resmin peşinden gitmiştir,bizde bu pek geçerli ve mümkün olmamıştır.
Balzac çoğu eserinde bir eleştirmen,bir yorumcudur.Bazı konulardaki fikirlerini karakterleri aracılığıyla yazdıklarına katar.Bu bazen şehir planlamasıdır bazen müzeler hakkındadır bazen de askerlik üzerinedir.Fakat Bilinmeyen Şaheser’i bu konuda diğer eserlerinden ayıran nokta; diğer eserlerinde yazarın fikirleri yer yer paragraflarda bulunurken,bu hikâye başlı başına bir eleştiridir,arayıştır,tanımlamadır.Bir kurgu ile sanat,sanatçının üretimini,üretim boyunca süren sancıyı,kusursuzluk arayışını,sanatçının ürettiği ile arasındaki bağı,sanata ve zorluklarına adanmışlığı anlatıyor.Bunu ressam olan ve on yıl boyunca aynı resim üzerinde çalışan,sabrına hayran kaldığım yaşlı ressam Frenhofer karakteri aracılığıyla aktarıyor.İki bini aşan yarattığı karakterlerden biri olan Frenhofer,benim şu ana kadar okuduğum Balzac karakterlerinin en etkileyici olanlarından biriydi.
Sanattaki kusursuzluğun yollarından birini şu cümleyle açıklar “Sözdizimini eksiksiz bilmek,dil hataları yapmamak büyük bir şair olmaya yetmez. “Eserin yaşıyor olmasını,ruhunun olması gerektiğini ifade eder.İdeali,gerçekliği,üretilen şeydeki hayata paralelliği arayan bir ressamın sanat hakkındaki görüşlerini,kuramlarını,pratiklerini,uygulamalarını yansıtan özel bir hikâyeydi.
Balzac,resim değil tüm sanat dalları için geçerli bir arayıştan bahsediyor.Delilik ile dahilik arasında sanatın üretim aşamasını anlatırken,üretenin sanata karşı olan tutkusundan da söz ediyor.
Bol bol betimlemelerin olduğu anlatım,yaratım sürecindeki tablonun yapılış biçimiyle bu anlamda paralellik gösteriyor.
Kronoloji,Bilinmeyen Şahaser hakkındaki yazılar,gravür listesi kitabı okuduğum yayınevi ve baskısının artılarından bazılarıydı.
Balzac’ın genel özelliklerinden biri olan karakterlerin konuştukça kendilerini açmaları bu kitabında da vardır.

Elif Şafak’ın Kayıp Ağaçlar Adası romanı üzerine bir inceleme

Kıbrıs,dört tarafı acılarla kaplı yara parçası.
Ne kadar çok acı var dünyada ve neredeyse hepsi insan icadı ve hepsini insan yazıyor insan siliyor.Sonra tekrar yazıyor.Tarih tekerrürden ibaretken acılar da kendini tekrar ediyor.İnsanın insana yaptığının kaynağında genelde daha fazlasını kendi payına almak var.
İktidar,daha çoğu,güç uğruna yapılan savaşlar neticesinde ait olduğu yerden,kökünden koparılan hayatlar kayıp yaşamlar ve eksiklik geriye kalan tek şey oluyor.Bu acı hâl,bu yerinden edilmişlik bir göz rengi kalıtımsal olarak değil de insanın gözünün içimdeki bir bakış olarak nesilden nesile sirayet ediyor.Muhacir,mübadil,mülteci ,sürgündeki kişiler ve kaç kuşak sonrası bile bu hissi genetik olarak değil de bir kod gibi ta içinde taşıyor.Bazısı yaşadığı evde en fazla üç yıl rahat duruyor.Sonra odalar birbirine açılmıyormuş gibi bir cendere hissiyle gitmek istiyor.Bir o kadar da oraya kök salmak.Kalmak ait olma isteğinden,gitmekse aidiyetlik eksikliğini giderme isteğinden doğuyor.Bir yandan herhangi bir şey için hep soruyor :Bu gerçekten bana mı ait? Bunları nereden mi biliyorum ? Hiç yerinden edilmemiş biri olarak atalarımın mirasından.Ben bir değiş tokuşun yani mübadele torunuyum( Girit)bu his bir miras.İleride benim çocuğum da bu hisleri taşıyacak.Sebebi bir süre sonra bilgi olarak silinecek lakin bu his soy devam ettikçe duracak.Tıpkı romandaki kişilerin hissettikleri gibi ve en çok Ada’nın hissettikleri,ailesinin geçmişine dair bir şey bilmediği döneminde sınıfın ortasında sebepsiz gibi görünen bir çığlık atması gibi,bilge incir ağacının varlığı gibi.
“İnsan ruhu dünyanın en emperyalist gücüdür ; fetheder,fetheder ama hiçbir zaman fethettikleriyle yetinmez” der Kazancakis.Romanın kaynağındaki gerçek tarihte yaşananlar biraz da bu sözden doğuyor.İnsanı etnik kimliği yüzünden sokakta vurduran, yıllarca kapı komşusu ve dost olanları iç savasın ortasında düşman eden sebep budur.
Bilge bir incir ağacının anlatımının da dahil olduğu,bir yanıyla gerçekçi bir yanıyla surreal ve hayli katmanları olan bir roman.
Et ve tırnak gibi yasayan Türk ve Rumların birbirlerinden ayrılma hikâyesidir,haliyle romana acı hakimdir.
Kıbrıs ve Londra’da gecen roman bir kazı romanı.Köklerini arayan, bulan,kökünden koparılan,öteki olan,kök salmaya çalışan, kaybolan,mevsimsiz bir gülüş dahi olsa çiçekler açmaktan yana olan insan hallerini, acı,umut , göç,aşk,düşmanlık kavramlarıyla işler.Bunu yaparken doğanın bilgeliği,bitkilerin,hayvanların varlığı anlatıma,romandaki olaylara eşlik eder.Bitki ve insan ilişkisi ayrıcalıklı bir biçimde işlenir.Çeşit çeşit bitkinin,ağacın ,hayvanın ve hepsiyle eşit olan insanların yaşadıkları aktarılırken Kıbrıs’ın tarihteki tüm sancıları ve acıları gözler önüne serilir.
Defne ve Kostas birbirine âşık iki genç.Aşk illa sınanmak ister ya !Bu defa aşk savaşla sınanır; hem de savaşların en zoruyla,iç savaşla.
Adada Türk ve Yunan iki arkadaş,“biz yan yana mutluyuz,güçler ve o güçlere tapan insanlar gidin az ötede bile oynamayın”der gibi, beraber Mutlu İncir adlı bir taverna sahibidir.Ama insanlar durmaz,illaki güzel ve incelikli olanı bozacaktır.Mekân,adını ortasındaki incir ağacından alır.İçindeki herkes mutludur.Defne ve Kostas,mekânın sahiplerinin yardımıyla bu tavernada ailelerinden gizlice buluşurlar.Ta ki tavernada bir bomba patlayana dek.Taverna zaten 74 yılında savaşın içindeyken kapanır.Kostas’ın annesi iki oğlunu çıkan olaylarda kaybetmesinin korkusuyla,hayatta kalan oğlunun Müslüman bir kıza âşık olduğunu öğrenmesiyle Kostas’ı İngiltere’ye dayısının yanına yollar.
Romanda Defne ile Kostas aşkı dışında başka bir aşka daha sahit oluruz.Bu aşk da tavernanın yakından tanıdığı bir aşktır.
Adanın 1955 , 1960 ve 1970 , 1974 yıllarında yaşadıklarını zaman zaman bir ağacın anlatımıyla,zaman zaman insanların gözünden okuruz .Ortada acı kadar sırlar da vardır ki romanda sırlar biz okurlar için bitkiler,böceklerin gözüyle,anlattıklarıyla çözülür.Roman zaten doğanın şarkı sözü gibidir.
Kostas adayı terk eder,25 yıl sonra döner.Savaşta ortadan kaybolan insanları toplu mezarlarda arayan,onları ailelerine teslim eden oluşumda görevli arkeolog olan Defne ile görüşür.Kostas ile Defne’nin ailesinin ve çiftin etrafındaki kişilerin yaşadıkları şeyler hayli ağırdır.Kostas ardında bıraktıklarına ne olduğunu ,ardındaki kişilerin neler yaşadıklarını öğrendikçe biz de okur olarak onun kadar sarsılırız.Bitki uzmanı Kostas İncir ağacının ölmek üzere olduğunu görür ve yaşayan dallarını bir de yanına Defne’yi alarak Londra’ya döner.Yanında tutunmayı,köklerini,göçü, umudu,aşkı götürürken öteki olmanın kaderini ve kederini ve umutlarını bir de anne karnındaki bebeklerini de yanına almış olur.Ada doğar, adadan getirilen incir ağacının fidanıyla birlikte büyür.Ada,başkalarının kederini sezer,annesinin ölümüyle daha çok içine kapanır, geçmişi bilmese de tepeden tırnağa yaşanan acıları hisseder.Geçmişi okuldaki bir ödev vasıtasıyla sormaya başlar.
Mitler,halk hikâyeleri, tarih,gelenekler,bitki ve hayvanlar eşliğinde acı,umutlu, büyülü bir roman okudum.
Meryem ve Chico sizi unutmadım,bahsedeceğim.Chico roman boyunca en büyük sırlardan birini duyan papağandır,sır; ”seni seviyorum .‘ Akıbeti hüzünlüyken, Meryem’in karakteri romandaki en renkli karakterdir,Defne’nin ablasıdır.Yazarın incir ağacına yüklediği kişilikse etkileyicidir.
Kıbrıs’a gittiğimde hep o tel örgülere(Lefkoşa)öylece bırakılmış,perdeleri uçuşan ve eşyaları içinde duran evlere,ortada bomboş duran iki tarafa da ait olmayan alana baktığımda,savaşın izini taşıyan her yerde, çiklet çıkartması yapıştırılmış bir tüfeğin sergilendiği müzede hep içim titrer.Elif Şafak usta anlatımıyla aitlik hissini,göçü,tarihten kesitler sunarak aktarır.
Et ve tırnağın güney ve kuzey olarak ayrılışının hikâyesini bitki, yemek,ağaç kokuları eşliğinde okurken,Romanın sonunda yer alan -bir dönüşüm- ile altüst oldum.
Kıbrıs benim için yarın kalmış her hikâyesi,sert yaşanmışlığıyla dört tarafı acılarla kaplı yara parçasıdır. ALINTILAR:
✏️Keder kadar elle tutulmaz ve ölçülemez bir şeyin de kalıtım yoluyla geçmesi mümkün müydü insana ?
✏️Keşke ona yalnızlığın bir insan icadı olduğunu söyleyebilseydim.
✏️Olanları hafızanızda tutma gücünüz ne kadar büyükse ,iyimser olma şansınız o kadar da küçüktür.
✏️Neden unutmaya çalışıyorsak tam da o sebepten hatırlarız hepimiz;Ne bizi anlayan ne de bize kıymet veren bir dünyada hayatta kalabilmek için.

Elif Şafak/Kayıp Ağaçlar Adası