Yazar,bir dönem öğrencisi olduğum Özdemir Nutku’nun eski eşidir.97 yılında okuduğum kitabı tekrar okumak, keyifliydi.Şu anki yaşımla kitabı elbette farklı kavradım.Tante Rosa,sirkte,rahibe okulunda ,evlilikte,evinde çocuklarıyla olamayan, eşleriyle evliliği sürdürmeyen,çirkin olan bir şeyi tekrar etmeyen,hayatta tutunamayan ama her defasında kendi içine tutunan,her kavramın anlamını bulacağına ve öyle yaşanacağına inancı olan bir kadındır.
Evinden ilk çıkıp gittiğinde,kilise tarafından aforoz edildiğinde onu nasıl bir hayat bekler? Yaşlandığında onu bekleyen bir sefil gibi ölmek mi,yoksa mutlu bir hayat yaşayıp ölmek mi,yoksa hiçbir şey midir ?
Birbirine bağlanan on dört hikâye, Almanya’da bir kasabada Katolik inancıyla yetişen Rosa’nın hayatını kâh ironi,kâh kederli bir dille anlatır. Toplumla olan çatışması kadar kadınlık içgüdüsü ile toplumun beklentileri onun iç dünyasında da bir çatışma yaratmıştır.O,içindeki sesi dinler.Bu noktadaysa bir kadın olarak bireyliğini inşa ederken toplumla çatışması ve bu çatışma sonrasında bedel ödemesi başlar.
Hayal kırıklığı,düşlediklerinin olmaması Rosa’nın hayatının özetidir.Tante Rosa yenilir ama dener,her defasında sınırlandırılmaya karşı durur,toplumun değerlerine başkaldırır.Çirkinlikleri tekrarlamaktansa enayi başlangıçlar yapmayı tercih eder.Evet,sonuç değişmez.Yenildikçe yenilir.Fakat Tante Rosa ısrarcıdır çünkü yaşama karşı iştahlıdır.Ters giden her şeye karşı “bulurum bir yolunu”hissini taşır. Çocukluğu Birinci Dünya Savaşı yıllarında geçer.Çocukluğundan beri toplumun ideal kadın tanımının dışındadır. Kendi hayal ettiği dünyada güzel olan her şeye inanır,acısı vardır ama acının hayatını sarmasına izin vermez.Her zorluğa mizah ile dayanır.Ataerkil düzene karşıdır.Art arda düşbozumu yaşayan Tante Rosa’nın hayatı yazar tarafından ironi ile anlatılır.Tante Rosa,ikilem içinde olan bir karakterdir.Sizlerle Başbaşa adlı dergiden yola çıkarak her kadının prenses olduğunu düşünür ama o,bir prenses olarak davranmaz.On bir yaşından ölümüne dek uzanan Tante Rosa’nın hayatı etkileyicidir.
ALINTILAR
İnsanları sevmemeye başladı mı insan, insan gibi yaşamayı da sevmemeye başlıyor.
Türk tarihinin Batılılaşmasındaki ilk somut adımın atıldığı ve Türk edebiyatına Tanzimat Dönemi edebiyatı olarak sirayet eden siyasi,reform,inkılap hareketi Abdülmecid döneminde olur.Roman Abdülmecid döneminde geçer.Roman boyunca dönemin İstanbul’u fonda yer alır. Dönemin sanat özellikle sahne sanatları ve müzik yaşamı merkezdedir. Fonda İstanbul bulunurken kulaklarda adeta Vivaldi’nin konçertosu yer alır.Aslında sadece konçertonun değil yazarın sosyal hayatı çok canlı bir biçimde işlemesinden mütevellit çıracıların,bozacıların, meyhanelerin,Pera’nın dostları sokak köpeklerinin,bakır ve toprak içki kadehlerinin,at arabalarının,yeni açılan Galata Köprüsü’nün keşmekeşliğinin,gazete satan Rum çocuklarının,sarhoşların,çan ve ezan ,bekçibabaların sopalarının,kırbaçların kısacası döneminin İstanbul şehrinin kendine has sesleri de duyulur.Roman batılılaşma hareketini barındırdığı için romanın zemini Doğu ve Batı’nın çatışması üzerine de kurulmuş olur.Müziğe âşık ve bu uğurda herkesi karşısına alan İtalyan müzisyen Dante, Liszt şerefine verilecek konserde çello çalmak için İstanbul’a gelir.Bu konu hakkında daha sonra birkaç şey belirteceğim.Dante,İstanbul’da gördüklerine şaşırdıkça biz de okur olarak dönemin sosyal hayatında geziniriz.Musika -i Hümayun’un kemancısı Fevzi onun tek arkadaşıdır .Çellist,meyhanelerle,Osmanlının adetleriyle Fevzi sayesinde tanışır.Bu konu hakkında da yazımın devamında belirteceklerim olacak.Dante kadar müziğe ilgili biri vardır.O kişi1841 yılında devlet kasasında dört milyon yüz altmış üç bin kuruş varken beş sene sonra bunu dört katına çıkaran,Batı müziğinden hiç haz etmeyen Mustafa Ali Paşa’nın ikinci eşi genç Melek’tir.Sekiz yaşından beri yay çeken,müziğe alafranga ile başlayan Melek,henüz yeni Müslüman olmuştur ve itibar sahibi bir bankerin kızıdır.Paşanın davet edildiği Pera Tiyatrosu’nda locadan bir konseri izler ve ardından çello dersi almak ister.Osmanlı paşasının yalısındayken bir gözü konseri izlediği Pera’daki binadadır.Konser,paşa için işkenceden farksızken eşi için keyifli geçmiştir.Bu durum Batı ve Doğu çatışmasıdır.
Sarayın mali işlerinden sorumlu paşa,hayata karşı,müziğe karşı iştahlı genç zevcesini kırmaz ve örneği pek görülmeyen bir karar alır.Liszt şerefine verilecek konserin provalarında bulunan çellist Dante’den eşine hususi ders aldırır. İşte tam bu noktada insanın en karışık,en güçlü duygularından biri devreye girer.Ardındansa yine bu duygu kadar güçlü,karışık,insanın kendini tükettikçe içinde büyüyen başka bir duygu ortaya çıkar;kıskançlık.Bu kıskançlık romanda sadece bir kişinin hissi değildir.Kemancı Fevzi de çoktandır çellist Dante’yi kıskanmaya başlamıştır. Fakat romanın kıskançlık mevzusunda odaklandığı karakter bu duygu ile baş edemez.Kalbi sıkıştıracak,nefessiz bırakacak,kabuslar gördürecek,ani ve adil olmayan kararlar aldıracak kadar güçlüdür.Bir yanda bir konserin provaları,bir yanda yaşlı bir paşa ve genç eşi,bir yanda Osmanlı adetlerini anlamaya çalışan İtalyan ve Batı müziği,bir yanda Doğu müziği,bir yanda sarayın Batı anlayışlarına,sanatına verdiği ehemmiyet.Hepsi kıskançlıkla bütünleşip romanı adeta kreşendo ve dekreşendolarla dolu bir besteye dönüştürür.
Romanın en güzel yanlarından biri de Osmanlıda padişahların Batılı anlamda tiyatro ve sahne sanatları alanında yaptıkları çalışmaları barındırmasıdır.Özellikle 2. Mahmut,bir nebze Abdülaziz,2. Abdülhamid büyük atılımlar yapmışken bu romanın geçmiş olduğu dönemde Abdülmecid’in yaptığı çalışmalar yer alır. Dönemin tiyatrosunu müzik ve sahnesini yansıtır ancak bu noktada da bahsedeceklerim var.
Simdi geliyorum,daha sonra bahsedeceğim dediğim konulara.Evet kurgu bir roman.Lakin kurgu roman içinde tarihte var olan bir yer adres niteliğinde belirtiliyorsa yahut tarihteki bir kişiden meziyetleriyle,adıyla sanıyla bahsediliyorsa yahut bir kurumdan ayrıntılarıyla bahsediliyorsa,tarihteki bir olaydan bahsediliyorsa gerçek zamanla,gerçek hayatla, gerçek kişiyle romanın zamanı,romanın anlattığı kişi,yer vs örtüşmeli.Romanda Liszt İstanbul’a gelecektir.
Tarihte bu davet belli bir yıldadır.Bu kişinin kim olduğu,gelişi bulunacağı yer apaçık, ayrıntılarla romanda belirtiliyorsa gerçek tarihle de uyuşmalıdır.Ya da bina,kişi ismi vermeden genel bir anlatım kullanılmalıdır.Roman Mehterhanenin çoktan kapatılıp yine çoktan Musika-i Hümayun’un kurulduğu,Galata Köprüsü’nün yeni açıldığı,Tanzimat’ın ilan edildiği,Abdülmecid’in tahtta olduğu,Tanzimat’ın ilan edildikten sonrasına ait bir zamanda geçer.1840’lar,hatta bir yangının ayrıntısıyla romandaki zaman1846 olarak algılanır.Tarihte Liszt İstanbul’a Haziran1847 yılında gelir.Ahşap tiyatro salonu 1846 yılında yanmıştır.Abdülmecid ‘in desteğiyle bina kagir olarak yapılır.Salon,1848 yılında yeniden açılır.Romanda yanan tiyatro salonundan ve Abdülmecid’in desteğinden bahsedilirken birkaç ay sonra Liszt’in İstanbul’a geleceği de belirtilir.Romandaki 1846 yılının mevsimi kıştır. Liszt’in İstanbul’a geldiği ay hazirandır.Arada birkaç ay yoktur.Gerçekte1846’da yeni yanan yapıya,romanda “birkaç ay sonra” Liszt’in geleceğinin belirtilmesiyle zamanda bahsettiğim örtüşmeme oluşur.Bu arada Liszt Çırağan Sarayı dışında da konser verir ama romanda bahsi geçen yerde vermez.Bence bu durumun önüne geçmek için ya salon adı ya müzisyen ismi ya da yangın detayı verilmeden genel bir anlatım olmalıydı.
Benzer bir örtüşmeme romanda yer alan meyhane ve meyhane hayatı için de geçerlidir.Meyhane adabı,meyhane ayrıntıları anlatımdaki tarih ve gerçekle uyuşmaz.Bir köçekten bahsedilir. Galata’da bir meyhaneden bahsedilir ve orada raks edecek o köçeğin gelişi beklenir. Fakat bahsedilen köçek gerçek hayatta,tarihte Galata’da özellikle o saatlerde raks etmez.O saatlerde Balat,Fener meyhanelerinde raks eder.Kaldı ki bahsedilen köçek 1.Abdülhamid döneminde raks eder. 1780’ lerde ve hatta aklımda kalan tam tarih 1784 yılında.Romanın geçtiği zaman başta Tanzimat,ardından yangın ayrıntısıyla 1846 yılıdır.Romandaki meyhaneye ait çoğu ayrıntılar 18 .yüzyıla aittir oysa roman 19. yüzyılda geçer. Evet bir kurgu fakat tam namıyla birinden, birilerinden bahsediliyorsa yahut tam olarak bir yapıdan bahsediliyorsa gerçek zamanla uyuşmalıdır.Misal Salt köçek olarak belirtilse ismi verilmese ya da salt salon olarak belirtilse Mihail Naum ‘un tiyatro salonunun ismi verilmese bu aksaklık olmayacaktır. Bir kurgu okuduğumun farkındayım, tarihi bilgi ve kurgu arasında gezinmem gerektiğinin de farkındayım.Ancak birebir isim,meziyet, adres veriliyorsa tarihle örtüşmesi gerektiğini düşünüyorum.Bu ve bunun gibi aksayan ayrıntılar haricinde kıskançlık üzerine kurulu ve Osmanlı’da 2.Mahmud ve özellikle Abdülmecid dönemindeki müzik,batılılaşma ve bunun sanata yansımasını içerdiği ayrıntılarla ,Osmanlı’nın önemli iki marşını besteleyen ve Musika-i Hümayun’a büyük katkıları olan Osmanlıyı Batı müziğiyle tanıştıran Donizetti gibi ve Reşit Paşa gibi dönemin önemli isimlerini barındırmasıyla güzel bir romandı.
Roman,son bölümü İstanbul’da geçse de Anadolu’ya yönelişiyle,toplumsal ve kültürel farklılıkları yansıtmasıyla,Milli Mücadele’yi anlatan bölümleriyle, kadın karakterinin merkezde oluşuyla,vatan sevgisinin vurgulanışıyla ve bunun gibi ayrıntılarla Cumhuriyet Dönemi edebiyatının çoğu ayrıntısını içerir. İllüstrasyonlarıysa hayranlık uyandırır.Siyasetçi,gazeteci ve yazar Abidin Daver’in Mülazımın Romanı kitabı,Fransızca bir romandan uyarlanmıştır.Süha ve eşi Saniha,1929 yılının sonbaharında Payas kasabasına gitmek için Ceyhan’dan yola çıkarlar.Yeni evli çift balayına gittikleri Paris’ten yeni dönmüştür.Süha’yı çalıştığı banka müfettiş olarak bölgedeki şubelerin teftişi için görevlendirmiştir. Görevlendirildiği bölgeye vardıklarında, otele yerleştiklerinde İstanbul Lokantası’na girerler;bu lokantanın ve otelin sahibi Ali Dayı ve oradaki askerlerle tanışırlar,gitgide yerel halkla da iletişime geçerler.Lokantada Mülazım Ercüment bulunur ve Saniha’dan hoşlanır.Saniha,bu ilgiden dolayı hayli rahatsız olur ve eşiyle oradan ayrılır fakat Ercüment ile Saniha’nın yolları tekrar kesişir.Saniha,bulundukları otelde Süha tarafından aldatılır ve bu,ilk aldatılması değildir.Süha,Ercüment’le çok iyi anlaşır. Hatta ilginçtir ki Saniha,eşi Süha’da sürekli Ercüment’i dinler.Saniha bir süre sonra Ercüment ile ilgilenir ve bir yasak aşk başlar.Eşinden sürekli meziyetleri ile Ercüment’i duyması,eşinin onu aldatması,taşrada yalnız kalışı,sevilmek istemesi ve Ercüment’in kendine has karakteri Saniha’yı bu yasak aşka iter.Aralarında yaşananlardan sonra Süha,işinin bitmesinden dolayı İstanbul’a dönme kararı alır.Bu durum iki âşık için çok zor bir durumdur.İstanbul’a dönen Saniha aşkın gelgit halinde sürüklenirken,kocasından yana mı bir karar alacak yoksa aşka uzaklık eklenince onun için Ercüment mi daha cazip hale gelecek,Ercüment Anadolu taşrasındayken İstanbul kadınına ve yaşantısına hasret kaldığı için mi yoksa gerçekten aşık olduğu için mi Saniha’ya ilgi duymuştur,uzaklık onun kalbinde nasıl bir etki yaratacaktır?Tüm bu sorular eşliğinde yasak aşkın nereye varacağı merakla okunur.
Lakabı Sivil Amiral olan yazarın romanı, evlilikte sadakatsizliği,yasak aşkı işler.Yazara Sivil Amiral denilmesinin sebebi yazılarıyla denizciliğe yaptığı katkılarından dolayıdır.Roman geçtiği zamana bağlı olarak dönemin Anadolu’sunu yansıtır.Daha dün denecek kadar yakın bir tarihte düşmana karşı savaşan askerlerin memleketlerinden,İstanbul’dan uzak kalarak,ülkeyi sınırlarda savunmaları ve ayrıntılarıyla vatan fedakarlıkları vurgulanır.Romanda hem memleketinden uzak askerlerin hem de İstanbullu çiftin varlığıyla taşra şehir çatışması da işlenir.
Yasak aşk içindeki Saniha ile Ercüment’in iç çatışmaları roman boyunca ayrıcalıklı bir biçimde işlenir.
Okuduğum en güçlü aşk üçgeni,yasak aşkı barındıran romanlardan biri oldu.
Meredith,romanın ana karakteridir.Yaşadığı travma yüzünden tam üç yıl boyunca evden çıkmaz.Bu agorafobi değildir.Yazar,Meredith’in içinde bulunduğu ruh halini ayrıntılarla ve çok güzel betimlemelerle anlatır. Aslında Meredith ‘in evden dışarı adım atmamasının kökleri vardır.Romanda bahsedilen ağır olay,travmaya sebep olan olayların son halkasıdır.Geçmişiyle yüzleşmeye giren Meredith’in yaşamı belli bir disiplin, plan ve programları içerir.Örnek vermem gerekirse,internette geçireceği zaman bellidir.
Meredith,insanlarla ilişki kurar;yaşadığı şey sosyal fobi de değildir.Evinin ziyaretçileri vardır.En yakın arkadaşı Saide ve onun çocukları ve çok uzun zaman sonra eve giren bir yabancı Tom McDermott.Daha sonra bu iki kişilik liste biraz daha artar.Terapisti Diane ve sosyal medya uygulamasından tanıştığı Celeste,online olarak iletişimde olduğu kişilerken,bu iletişim biçimi zamanla değişecektir.Bir de ihtiyaçları için kullandığı kurye,kapısını çalanlardandır.
Yalnızlığa travmanın sonucu olarak bakan roman hem sebep olan olayları hem de içinde bulunulan durumu anlatırken, bu ağır durumu kasvetli bir atmosferde aktarmaz.Hatta sayfalar ilerledikçe,Meredith’in neden evden çıkmadığı yanıt buldukça okur hikayenin ağır kısmıyla tanıştıkça yazar,bu üzücü yaşanmışlıkları Meredith’in karakterine uyumlu olacak bir biçimde çok nahif bir yerden aktarır.
Geçmişe dönüşlerin olduğu romanda her karakter ayrıntılı bir biçimde işlenirken,aslında romandaki tüm karakterlerin ağır,büyük küçük zor yaşanmışlıkları bulunur.
Çok okuyan, evinde serbest çalışan, web içeriği üreten bir yazar olan, yapboz yapan,adım adım saat saat bir programı olan,bir uygulama üzerinden insanlarla konuşan,evden çıkmayanlar için kurulan bir kuruma bağlı ihtiyacı olanlara dostluk eden ve destek sağlayan Holding Handi ‘den Tom ile ara sıra görüşen,Saide ve çocuklarını ağırlayan Meredith’in kedisi Fred ‘i de tüm karakterler kadar sevdim.
Meredith’in hem evindeyken hem de sanal ortamdayken insanlarla kurduğu iletişimdense etkilendim.
Meredith’in kardeşi ve annesi ile görüşmeme sebeplerini öğrenirken, roman ilerledikçe hem çocukluğundan bu yana,hem de onu evden dışarı çıkarmayacak noktaya vardıran son yaşadığı olayı okur olarak öğreniriz. Meredith evden çıkabilecek mi sorusu son sayfalara kadar sürerken,roman bu soruya yanıt verir.Roman,anne ve çocuk ilişkisine de değinir.
Kitap cumhuriyetin edebiyat ve sanatla olan ilişkisine odaklanır. Böylelikle cumhuriyeti bu yönüyle de anlamayı hedefler.Çünkü cumhuriyetin varlığı, kuruluşu,büyümesi esnasında sanat ona hizmet etmiştir. Cumhuriyet Dönemi yazarlarına, yazarların ürettiklerine,işledikleri temalarına ve konularına değinirken,cumhuriyetin kazandırdıklarının edebiyata yansımasını da işler.İnkılapların ideolojisini kitlelere duyurmak amacını güden ve cumhuriyetin ideolojik yayın organlarından biri olan Hayat Mecmuası milliyetçilikle Atatürk ilke ve inkılaplarının yansımasıyla ele alınır. Kitapta, mecmuanın yazar kadrosuyla ,içeriğiyle, milliyetçilik görüşüyle ve inkılaplar doğrultusunda yeni Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunması incelenir.Cumhuriyetin ilanından üç yıl sonra yayınlanan dergide ikinci meşrutiyetten sonra her daim farklı yorumlanan milliyetçilik kavramı sıkça dergide yer alır.Dergide milliyetçilik üzerine yazılan yazılar üzerinden milliyetçilik, Hayat Mecmuası, Cumhuriyet üçgeni incelenir.Derginin üzerinde durduğu diğer konu olan çağdaşlık da kitabın anlatımında yer alır.Kitap,derginin bu anlayışı doğrultusunda tarih ,dil,sanat yeni Maarif sistemi üzerine yazılmış yazılarıyla Cumhuriyet dönemini tanımlar, edebiyat ile bağını vurgular,dergide yayınlanan Batı Doğu mevzusunun edebiyata yansımasını aktarır.O günün edebiyatının inkılaplara layık olmadığının altını çizen yazılara ve inkılap ve edebiyat konusuna değinilir.Servet-i Fünun’a ağır eleştirilerin olduğu yazılar incelenir.Tercüme hakkındaki ve tiyatrolarda sergilenen adapte oyunlara ait birçok yazarın dergide yayınlanan yazıları da incelenir.
Halit Ziya Uşaklıgil’in kendi üretimlerindeki dili sadeleştirmesiyle cumhuriyete Türkçe perspektifinden bakar. Yazarın Mai ve Siyah romanıyla başladığı sadeleştirme tercihini anlamaya çalışır.Yazarın sadeleştirme yoluna neden girdiğini bununla neyi hedeflediğini neden buna ihtiyaç duyduğunu açıklar. Makale , dil açısından eleştirilen Servet i Fünun’un Batı yönelimli anlatımının,bu anlatım icindeki seküler yapının cumhuriyet döneminin çağdaşlık kavramına hizmet ettiğini vurgular.Halid Ziya’nın Milli Edebiyat kavramına bakış açısı irdelenir.Harf Devrimi öncesi ve sonrasında yazarın dilde sadeleşmeye karşı bakış açısı incelenir.
Cumhuriyet Dönemi edebiyatının (1923- 1950) odak coğrafyası olan Anadolu’nun, edebiyat üretimine nasıl yansıdığını ,yazarların eserleriyle örneklendirilerek verilir. 1950 sonrası Anadolu’nun edebiyattaki değişen yeri toplumsal gerçekçilik ile aktarımı işlenir.
Yakup Kadri’nin inkılaplara bakış açısı Kemal Tahir’in cumhuriyet dönemini kavrayışını işlerken, kitap cumhuriyetin kadın kimliği konusuna Ziya Şakir Soku ile bakar.
Anıtlar da kitabın konusudur. Mimarinin ulus -devlet kurulumdaki rolüne değinir. İnkılapların mimariye,anıtlara, heykellere nasıl yansıdığını görseller ile beraber aktarır.
Erken cumhuriyet döneminde reformların toplumsal etkilerinin incelendiği son bölümde Hale Yılmaz’ın çalışması merkeze konulur.En çok etkilendiğim bölümlerden biri olurken inkılapların sıradan insana yansımasını ilk defa anlatıldığı perspektiften okudum.
Recaizade Mahmut Ekrem ve Mahmut Yesari…“Eyvah” diyeceksiniz.Japon edebiyatı ve Recaizade Mahmut Ekrem’le Yesari ne alaka?“Tamam,daldan dala anlatımı ve bir yerde anlattıklarını bağlamayı seviyorsun da,bu olmadı” diyebilirsiniz.Ama ben bir bağ kuracağım.Evet Recaizade Mahmut Ekrem,Kenci Miyazava’nın büyükbabasıdır. Tabii ki şaka.Başlıyorum. Recaizade Mahmut Ekrem Buffon ‘un “Üslup insandır “ sözünü kafiyelendirmiş olarak tercüme eder:“Üslubu beyan aynıyla insandır.”Her yazarın,her insanın bir üslubu vardır.Yazarlarımızdan Mahmut Yesari de bir yazarın üslubu ile doğduğunu belirtir.Sonra ekler “üslupçuluk bir doğuş kuvveti olmakla beraber çok tehlikeli bir cambazlıktır.Bu kuvveti maharetle kullanmak lazımdır.” Şimdi tam olarak kuracağım bağ başlıyor.”Üslubu beyan aynıyla insandır “ ve “bir doğuş kuvveti olan üslubu maharetle kullanmak lazımdır” sözleri Kenci Miyazava ‘nın kalemi için en iyi tanımlardan biri olur. Yazarın kalemi metafor yüklüdür.Bu kitabında çıkılan yolculukta ölüm,hayat,dostluk mutluluk,yaratan metaforlarla işlenir.Bu kavramları yazar gibi işleyen başka bir kalem yoktur;bu da onun üslubudur.Yine yazarın üslubunu oluşturan,yani Yesari’nin dediği gibi cambazlık yaptığı alan galaksidir,yıldızlar ve uzaydır.Kullandığı bu alanlarla ve bunlara yüklediği manalar eserlerinde yıldızlar ve gökyüzü yazarın adeta imzasıdır.Bu mekanlarda,anlatımlarıyla öyle bir cambazlık yapar ki kendine hayran bırakır.
Katmanları olan bir hikayeye sahip olan kitap,bir çocuk kitabından fazlasıdır .kitap hayli hüzünlüdür ve hüzünlü biçimde biter bir o kadar da Giovanni ‘nin rüyasında birlikte yolculuğa çıktığı arkadaşı Campanella’nın gerçekten nerede olduğunu ölümü vurgulayarak sorgulatır.
İçine kapanık,yalnızlığından dolayı kendine ait bir hayal dünyası olan Giovanni,Yıldız Festivali kutlamalarında okul arkadaşları tarafında zorbalığa uğrar.Bu zaten sıklıkla karşılaştığı bir durumdur.Herkesten uzaklaşarak hayranı olduğu gökyüzünü izlemeye başlar. Bu esnada galaktik bir seyahat yapan tren ona doğru ilerler ve trene hiç düşünmeden biner.Arkadaşı Campanella’da trendedir.
Samanyolu yolculuğu başlar.Bu yolculuk Giovanni’nin bir rüyasıdır.Kendini gerçek hayatta yalnız hisseden bir çocuğun hüznü,yalnızlığı mutluluğa dönüşür .Fakat mutluluk bir noktadan sonra biter. Yine yalnızlık gelir.Bu noktada yazar, gerçek mutluluğun olmadığını vurgular.Kitap ölümün, dostluğun,mutluluğun ne olduğunu sorgular.
ALINTILAR
Doğru yolda ilerlerken, karşılaşılan zorlukların ve tecrübe edilen tüm iniş çıkışların her biri, aslında bizi gerçek mutluluğa yaklaştıran birer adımdır.
Roman,toplum meselelerini,bireyin sorunlarını bir şehir otobüsünün yolcuları üzerinden anlatır.Otobüste yolculuk yapan insanların düşünceleri aktarılırken, kendi dünyalarında kendi hayatlarını düşünmeleri, akıllarından geçirdikleri anlatımda yer alır.Otobüsteki insanların kendileri dışındaki yolcular hakkında düşündükleriyle de toplumdaki önyargı meselesi irdelenir.Bilinç akışı her zaman beni zorlamıştır ki bir de şahıs kadrosu çok olunca kitap kısa da olsa beni hayli zorladı.
Elli bir durağa uğrayan otobüste kimler mi var?İşteki ilk gününe giden,şiddet gören kadın,sapık, dindar,öğrenci,gazeteci,yeni evli bir adam,karnı aç olan,sevgilisiyle problemi olan,çingene,polis olmak isteyen,haksızlığa uğrayan…Sen,ben aslında herkes …Bu kişilerin tek bir ortak noktası var.Hayatlarında birtakım durumlara maruz kalmaları.Peki bu kadar insanın ayrı ayrı maruz kaldıkları durum,kendi psikolojilerini tetiklerse ne olur?
Kitap belli notalarda rahatsız eder.Bazen diliyle,bazen anlattığıyla,bazen karakteriyle.Zaten amacı da budur: Rahatsızlık vermek.En çok bu ayrıntıyı beğendim.Zira bazen rahatsızlık duymadan derin uykudan,yani kitabın adı olan taş uykusundan uyanılmaz.
Kitapta Türkiye’nin hayli yakın tarihlerde yaşadığı hadiseler yer alıyor;Hrant Dink cinayeti ve cenazesi,Bilge Köyü katliamı gibi.Konu açılmışken,Şişli’de ne zaman Sebat Apartmanı önünden geçsem,kaldırımların tuttuğu zabıta derinden bakarım.Tekrar romana dönüyorum.
Roman özellikle son yıllarda var olan toplumdaki iletişimsizliğe ,tahammülsüzlüğe, şiddete,mutsuzluğa,sığlaşmaya ve buna bağlı olarak doğan duyarsızlığa farklı bir pencereden bakar.
Fantastik serinin ikinci kitabı olan Beklenti,serinin birinci kitabı olan Ürperti’nin kaldığı yerden başlar.Serinin ilk kitabı olan Ürperti’nin sonlarında duruma,yani insanın kurda dönüşmesini engellemek için bir çare uygulanır.Çare işe yarar mı yaramaz mı bu soru kısmen birinci kitabın sonunda yanıt bulurken,serinin ikinci kitabı olan Beklenti’de bu soru daha açık bir biçimde yanıt bulsa da ikinci kitap çareden ziyade başka şeylere, başka ayrıntılara odaklanır. Beklenti,ilk kitaba göre daha çok heyecan barındırır.Beklenti’de kitap boyunca yazılar yeşildir ve kitaba yeni bir karakter eklenir;Beck tarafından kurda dönüştürülen Cole. Kitapta yoğunlukla yer alan Cole,İsabel tabii ki birbirine aşık Sam ve Grace birbirine zıt karakter özellikleri taşır. Birinci kitapta hatalarıyla,pişmanlığı ve yardımlarıyla Beck’i ne kadar sevdiysem bu kitapta da ortalara doğru geçmişi acı ve tehlikelerle dolu,insanlıkla bağlarını koparmaya çalışan Cole’i çok sevdim.Birbirine aşık Grace ve Sam ise bu kitapta bir hesap içinde ve yüzleşme haliyle bulunur.Grace belirsizleşen bir gelecekle yüzleşirken, Sam geçmişiyle hesaplaşır.Bu üç karakterin otak özelliğiyse kitabın adıdır, Beklenti.Hayatları alt üst olurken üçünün de beklentisi aşktır.İlk kitabı yorumlarken belirtmiştim.Konu bir klişe;kurt adam.Fakat yazar bu konuyu aşkla,fedakarlıkla ,içinde bulunulan durumlarla savaşmakla,yüklediği karakter özellikleriyle,farklı bir biçimde işler.Olaylar bulunur lakin daha fazla olan karakterlerin geçmişleri,aile hayatları ve bu ayrıntıların onların psikolojilerine yansımasıdır. Gerçek dünya ve orman hayatı (kurt hayatı) arasında gidip gelen anlatıma sahip kitapta birbirine tutunan, aşka inanan,aşk için fedakarlık yapan,aşk için savaşan karakterler var.Kitabın ilk sayfasında çok güzel bir anlatım bulunur: “Bu bir aşk hikayesi.Aşkın bu kadar çok türü olduğunu veya aşkın insanlara bu kadar çok şey yaptırabileceğini bilmezdim.Veda etmenin çok farklı yolları olduğunu da bilmezdim.” İkinci kitapta kurda dönüşenler arasında bir değişim var ki,bu ana karakterleri etkileyen br değişimdir. Birinci kitaptaki karakterlerin bazıları ikinci kitapta da bulunur. Sam ve Grace aşkının önünde engel olarak artık Grace’in ailesi de bulunur. Cole için kurt olmak,kurt olmayı tercih etmek bir kaçıştır ve bu kaçış nedenleriyle çok güzel işlenir. İkinci kitap birinci kitaptaki gibi ortaya çıkan zor durumlara çözüm arayan arkadaş çevresinin ısırıldığı halde dönüşmeyen fakat artık insan olarak da hastalıkla mücadele eden Grace için buldukları bir çareyle biter.Sonu bakımından heyecanlı ve hüzünlüdür.
Kitaptaki şiirlerin bazıları kapalı anlatıma bazılarıysa gayet açık bir anlatıma sahip. Şiir dilini deniyor ,denedikçe farklı bir üslupla bizi tanıştırıyor .Dizeler, sıradan olanın içindeki güçlü hisleri kalbimize damlatıyor. ALINTILAR İlker Amca son doğum gününü dilim kekle kutluyor İnsan bir zaman sonra bir yaşına dönüyor. Olduğundan bir mumdur “Sıkıntı şiirinden” Ulaşamadıkça kilitlendiğin yerde tekrarların en dibine açık bırakabileceğim her sürgüye doğru sürün “Saplantı şiirinden” Bir hasta için saklanan çilekleri yemişim Yeni çilekler yetiştiremeden onlar Bir hasta ölmüş “Başkalarının albümünden” şiiri
Merkeze tiyatro oyununu koyarak,biraz Namık Kemal’den,biraz da dönemin siyasi hayatından,birkaç dönemi kapsayacak Osmanlı tiyatrosundan ve birkaç ayrıntıdan bahsedeceğim.Anlatımım daldan dala olsa da aslında her ayrıntı Namık Kemal’de buluşacak;kronoloji olmadan yazardan,eserden ve yazarla bağlantılı olarak Osmanlı tiyatrosundan bahsedeceğim. Namık Kemal dendiğinde aklıma ilk gelen vatan,hürriyet,tiyatro ve mizahtır.Mizah yönü neden çok dillendirilmez,bilmiyorum. Osmanlı’nın ilk mizah mecmuası Diyojen ‘in kurucularındandır.Abdülaziz’in mecmua için“nasılsa uzun sürmez”tahmini yanlış çıkar ve mecmua üst üste baskı yapar.Namık Kemal’in Diyojen ve Hayal’de mizahi şiirleri çıkar.Kelime oyunlarıyla,mantıkla devrin sansüründen dizelerini kaçırır.Abdülaziz döneminin Tanzimat’ı yıkan,padişahı israfa sürükleyen paşası Nedim Paşa’yı,aç bir kediye benzettiği ve kedinin hırçınlığını kullanarak sade bir dille paşanın iktidardan düşüşünü anlattığı şiiri edebi bir hicivdir. Biraz oyundan bahsedeceğim.Hem Osmanlı tiyatrosu hem de Osmanlı siyasi hayatı için önemli bir metindir.Vatan piyesi Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda, tahtta Abdülaziz varken,1Nisan 1873 tarihinde oynanır.Genel olarak Abdülaziz tahtta bulunduğu yıllarda tiyatro sarayda parlak olmasa da Osmanlı tiyatrosunun kurulması ve gelişmesi bu dönemde olur.Böylesine mühim bir oyun Abdülaziz hükümdarlığı zamanında oynanır.1 Nisan… O gece oyuna alaka büyüktür. Oyun sonrası olanlarsa tarihe yazılır.Gösteri sonrası halk İbret gazetesi basımevine “Var olsun Kemal -i Millet”olarak başlayan bir yazı bırakır.Bu mektup – yazı gazetede yayınlanır ve İbret gazetesi kapatılır.Oyunda “yaşasın vatan”söylemine seyirciler de katılır.Namık Kemal oyun bitince uğurlanırken oyunu izleyenler “Yaşasın Kemal, yaşasın millet” diyerek bağırır,tezahürat eder.Kalabalık ayrıca “Muradımız budur “ve “Allah Murad’ımızı versin” diyerek özgürlükten yana olduklarını belirtir.Murat Efendi lehine açıkça söylenenler de vardır.Yani Abdülaziz yerine Murad’ın istendiği anlaşılır.İşte tam olarak bunun üzerine olanlar olur! Gedikpaşa ile bağlantısı olan her yazar tutuklanır,sürgüne gönderilir.Bu, gelecekteki İstibdat Dönemi’nin habercisidir.Osmanlı siyasi hayatı için bu oyun böylesi mühim bir yerdedir. Abdülhamid’in yeni yasasını yazanlardan olan daha sonra çeşitli mevkilerde memur olarak görev alan,akabinde hürriyet fikirlerinde hürriyet kelimesini sık sık kullanan Namık Kemal,sürgünlere yollanır.Abdülhamid ile inişli çıkışlı bir ilişkisi vardır.Fakat şairin yazdığı ve ölümünden sonra dahi etkisini sürdüren hürriyet içerikli dizeleri kendi hayatına yön verirken,hürriyet yanlılarının da coşkularına yön verir,coşkularını perçinler.Dizeleri aynı zamanda hürriyet adına atılan adımlarda cesaret vermiştir.Özellikle Hürriyet Kasidesi,şairin kaleminin ne denli büyük olduğunu gösterir. Namık Kemal’in tiyatro metinlerinin ana özelliklerinden biri bir konunun genişleyerek ,budaklanmadan dümdüz yükselmesidir.Bu ayrıntı bu oyununda da bulunur. Namık Kemal,Yeni Osmanlılar düşüncesinin savunucularındandır ve kurulan yeni edebiyatın öncüsüdür.Genç Osmanlılardan oluşan yazarlar ile Güllü Agop işbirliği içindedir;bu yazarlardan biri de Namık Kemal’dir.Osmanlı tiyatrosunun kurulumu ve gelişmesinde bazı etkenler vardır:Güllü Agop’un varlığı, Ermeniler,padişahların tiyatroya olan desteği,Tiyatro Komitesi ve Türk yazarlar.Bu yazarlardan biri de yine Namık Kemal’dir.Tuluattan yeni bir tiyatroya geçiş olan ve Batılı tarzda ilk Türk tiyatro eseri olarak kabul edilen Şair Evlenmesi,yeni açılmış olan Dolmabahçe Saray tiyatrosunda oynanmak üzere Şinâsi Efendi’ye ısmarlanır. 2.Mahmut’un özellikle Abdülmecid’in,bir nebze Abdülaziz’in ve 2. Abdülhamid’in tiyatroya ilgisi Osmanlı tiyatrosunu büyütür.Abdülmecid,müzik ve tiyatroda Batı’ya yönelmiş birçok Avrupa sanatçısını İstanbul’da sanatlarını icra etmeleri için çağırmıştır.Misal Pera Tiyatrosu bu dönemde çok canlıdır.Gelen sanatçılara hayli değerli hediyeler verilir.Tiyatro ağırlıklı olarak Ermeniler tarafından icra edilir ve Abdülmecid tiyatro için yüklü bağışlarda bulunur.1845 yılında bir ahşap bina olan dönemin en önemli tiyatro sahnelerinden biri olan Naum Tiyatro yanar. Abdülmecid desteği ile bina yeniden yapılır.Tiyatro çalışanlarına zor durumda kalmamaları için ödeme de yapılır.Yeni binasında Abdülmecid’e ait giriş ve loca bölümü yapılır.Abdülmecid halk ile birlikte opera dinler, izler. Esasen Abdülhamid döneminde saray içinde bir gelişim gösterir çünkü bir müddet sonra saray dışındaki tiyatro baskılardan nasibini alır. Abdülaziz döneminde de tam tersi bir durum söz konusudur;saraydakindense dışarıdaki tiyatro hayli güçlüdür.Bir kesim Türkçe tiyatronun “şer’an caiz olmadığını” ileri sürse de karşılık olarak denir ki: “Padişah ve halife günahı bilmeyecek mi? “ Böylelikle gerici sesler bastırılır.Yani Osmanlı tiyatrosunun var oluşunda padişah katkısı büyüktür.2. Abdülhamid,biri kışlık biri yazlık olmak üzere Yıldız Sarayı’nda iki tiyatro kurar.Burada düzenli oyunlar yapılır ve sarayda oyuncular kadroludur.Ama bunun aksine ne ilginçtir ki Osmanlı tiyatrosu en çok yarayı Abdülhamid İstibdat Dönemi ile alır.Yine ilginçtir ki Namık Kemal’in sürgüne yollanmasına sebep olan Vatan yahut Silistre oyunu yıllar sonra 2.Abdülhamid’in hükümdarlığının ilk yıllarında pek çok kez sergilenir. 1840 yılında doğan Namık Kemal,sürgün geçmişiyle dolu bir ailenin çocuğudur ve kendisi de sürgüne gönderilmiştir.Vatan yahut Silistre,1 Nisan 1873 yılında sergilendikten sonra 6 Nisan tarihinde Namık Kemal tutuklanır,üç gün sonra ise sürgüne Magosa’ya gönderilir.Fakat sadece sürgünler yazarın kaderi değildir.Yazar,birçok defa iftiraya da uğramıştır.Namık Kemal’in Midilli’de tiyatro açtığı,memur maaşından kesip tiyatroya yatırdığı, kendi yazdığı oyunları oynattığı ve tiyatroya bir kere sarhoş gittiği söylenir.Bunun üzerine Namık Kemal(1882 yılında)bir mektup yazar.Mektubunda Hariciye Nazırı Said Paşa’yı bu iftiradan dolayı suçlar.Yazar hayatı boyunca bu ve bunun gibi zorluklarla mücadele etmiştir. Tanzimat Dönemi yazarlarından olan,1888 yılında ölen,Akdeniz adalarında siyasi sürgün olarak dolaştırılan,“vatan şairi” olarak bilinen,millet,vatan kavramlarını ilk kez kullanan ve işleyen Namık Kemal birçok tiyatro eseri yazmıştır. Namık Kemal’in tiyatro metinlerinin ana özelliklerinden biri bir konunun genişleyerek ,budaklanmadan dümdüz yükselmesidir.Bu ayrıntı bu oyununda da bulunur.Yazarın Akif Bey,Kara Belâ,Zavallı Çocuk,Gülnihal oyunları da çok güçlü tiyatro metinleridir. Yazar,Akif Bey’i ve Zavallı Çocuk oyununu Magosa’da sürgündeyken kaleme alır ve Güllü Agop’a gönderir.Güllü Agop ise büyük bir cesaretle oynar. Kırım Savaşı sırasında İslam Bey ve Zekiye’nin aşkı üzerinden vatan sevgisini konu olarak işleyen bu eserin ilk adı “Vatandır”.Ardından “Silistre“ adını,daha sonraysa “Vatan yahut Silistre “adını alır.Yazarın kaleme aldığı ilk tiyatro oyunu metnidir. Tiyatro,onun için eğlencedir; ancak faydalı bir eğlencedir.Namık Kemal’in tiyatro metinlerinin bir tezi,davası bulunur.Tiyatro, toplumu eğitir düşüncesine sahiptir.Ayrıca tarih konularını piyeslerinde işler,halk hikâyelerine başka bir biçim vererek sunar.Bu duruma Güllü Agop’un yönlendirmesi etkindir;buna daha sonra değineceğim.Tanzimat dönemi romanlarında olduğu gibi, dönemin tiyatrosunda da tarih konular ve sosyal konular işlenir.Tanzimat birinci döneminde üç birlik kuralı varken,ikinci döneminde bu kural bozulur.Tarihi tema konusundan söz açmışken belirtmek isterim ki yazara ait olan Cezmi romanı,ilk tarihi romanımızdır.Yazar romantizm akımı etkisindedir.Vatan yahut Silistre oyunu da Türk edebiyatının romantik tiyatro eserlerinin ilklerindendir.İçinde tutkulu bir aşkı barındıran dört perdelik bu oyun,sloganlarla doludur. Yazarların,Güllü Agop’un ve Tiyatro Komitesi’nin Osmanlı tiyatrosunun gelişiminde etkisi olduğundan bahsetmiştim.Bunları biraz daha açmak isterim.Güllü Agop,bizzat Şemsettin Sami,Ahmet Mithat Efendi,Namık Kemal gibi yazarlara,seyircinin yadırgamayacağı Türk-İslam şiirsel aşk hikâyelerini,gerçekçi halk hikâyelerini yazmalarını önerir.Uyarlamalarsa Türk toplumuna göre yapılır.Batı tiyatrosunu tanımayan Osmanlı tiyatrosunun seyircisini de yazarını da hazırlayan,oluşturan,büyüten başta Güllü Agop ve ardından çağdaşlarıdır.Fakat siyasi konular ve kadın erkek ilişkisi bu dönemde tiyatromuzda sansüre uğrar.Yabancı bir eserde,örnek vermem gerekirse, Shakespeare’in Hamlet oyununda kral ölür,hatta kraliyet ailesi ölür.Bunu Osmanlı tiyatrosunda bir yazar düşünemez bile.Pinti Hamit adlı bir oyun,Abdülhamid’i çağrıştırdığı için sansürlenir.Aziz Ağa oyunu duyurulur fakat Abdülaziz’i çağrıştırdığı için gösterimi iptal edilir.Güllü Agop ve çağdaşları ile Türk yazarlar,bu kısıtlamalarla Osmanlı tiyatrosunu var etmiş ve geliştirmişlerdir.Sarayın tiyatroya desteği kadar engeli de olmuştur. Osmanlı tiyatrosunun gelişimine bir diğer etken olan Tiyatro Komitesi konusuna değineceğim.Türk yazarların işbirliği ile Tiyatro Komitesi kurulur.Kuruluşunun üzerinden iki ay geçmeden Namık Kemal,Vatan Yahut Silistre oyununu yazar.Komitede Raşit Paşa,Namık Kemal,Ali Bey,Halet Bey ve Gullü Agop bulunur.Kurul,oyun metinleri üzerinde çalışır.Dönemin en çok tartışılan konusu,Ermeni oyuncularının varlığından dolayı telaffuz sorunudur.Bu yüzden Namık Kemal ile Ali Bey, oyunculara telaffuz dersleri verir.Bu komite,dil gibi birçok konuda Osmanlı tiyatrosunu geliştirmiştir. İlk büyük gazetecimiz de diyebileceğimiz mahlası Namık olan,esas adıysa Mehmed Kemal olan yazar,aynı zamanda yeni düz yazıyı icat edendir.Yani edebi nesri başlatandır.Divan edebiyatındaki düz yazının süslü anlatımından uzak bir düz yazıyı benimseyip,kullanmıştır. Namık Kemal,tiyatroyu edebiyatın en büyük kısmı olarak tanımlar.