Edebiyat ve Cumhuriyet

Kitap cumhuriyetin edebiyat ve sanatla olan ilişkisine odaklanır. Böylelikle cumhuriyeti bu yönüyle de anlamayı hedefler.Çünkü cumhuriyetin varlığı, kuruluşu,büyümesi esnasında sanat ona hizmet etmiştir. Cumhuriyet Dönemi yazarlarına, yazarların ürettiklerine,işledikleri temalarına ve konularına değinirken,cumhuriyetin kazandırdıklarının edebiyata yansımasını da işler.İnkılapların ideolojisini kitlelere duyurmak amacını güden ve cumhuriyetin ideolojik  yayın organlarından biri olan Hayat Mecmuası milliyetçilikle Atatürk ilke ve inkılaplarının yansımasıyla ele alınır. Kitapta, mecmuanın yazar kadrosuyla ,içeriğiyle, milliyetçilik görüşüyle ve inkılaplar doğrultusunda yeni Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunması incelenir.Cumhuriyetin ilanından üç yıl sonra yayınlanan dergide ikinci meşrutiyetten sonra her daim farklı yorumlanan milliyetçilik kavramı sıkça dergide yer alır.Dergide milliyetçilik üzerine yazılan yazılar üzerinden milliyetçilik, Hayat Mecmuası, Cumhuriyet üçgeni incelenir.Derginin üzerinde durduğu diğer konu olan çağdaşlık da kitabın anlatımında yer alır.Kitap,derginin bu anlayışı doğrultusunda tarih ,dil,sanat yeni Maarif sistemi üzerine yazılmış yazılarıyla Cumhuriyet dönemini tanımlar, edebiyat ile bağını vurgular,dergide yayınlanan Batı Doğu mevzusunun edebiyata yansımasını aktarır.O günün edebiyatının inkılaplara layık olmadığının altını çizen yazılara ve inkılap ve edebiyat konusuna değinilir.Servet-i Fünun’a ağır eleştirilerin olduğu yazılar incelenir.Tercüme hakkındaki ve tiyatrolarda sergilenen adapte oyunlara ait birçok yazarın dergide yayınlanan yazıları da incelenir.

Halit Ziya Uşaklıgil’in kendi üretimlerindeki dili sadeleştirmesiyle cumhuriyete Türkçe perspektifinden bakar. Yazarın Mai ve Siyah romanıyla başladığı sadeleştirme tercihini anlamaya çalışır.Yazarın sadeleştirme yoluna neden girdiğini bununla neyi hedeflediğini neden buna ihtiyaç duyduğunu açıklar. Makale , dil açısından eleştirilen Servet i Fünun’un Batı yönelimli anlatımının,bu anlatım icindeki seküler yapının cumhuriyet döneminin çağdaşlık kavramına hizmet ettiğini vurgular.Halid Ziya’nın Milli Edebiyat kavramına bakış açısı irdelenir.Harf Devrimi öncesi ve sonrasında yazarın dilde sadeleşmeye karşı bakış açısı incelenir.

Halid Ziya’nın romanlarının sadeleştirme serüveni örneklerle aktarılır.

Cumhuriyet Dönemi edebiyatının (1923- 1950) odak coğrafyası olan Anadolu’nun, edebiyat üretimine nasıl yansıdığını ,yazarların eserleriyle örneklendirilerek verilir. 1950 sonrası Anadolu’nun edebiyattaki değişen yeri toplumsal gerçekçilik ile aktarımı işlenir.

Yakup Kadri’nin inkılaplara bakış açısı Kemal Tahir’in cumhuriyet dönemini kavrayışını işlerken, kitap cumhuriyetin kadın kimliği konusuna Ziya Şakir Soku ile bakar.

Anıtlar da kitabın konusudur. Mimarinin ulus -devlet kurulumdaki rolüne değinir. İnkılapların mimariye,anıtlara, heykellere nasıl yansıdığını görseller ile beraber aktarır.

Erken cumhuriyet döneminde reformların toplumsal etkilerinin incelendiği son bölümde Hale Yılmaz’ın çalışması merkeze konulur.En çok etkilendiğim bölümlerden biri olurken inkılapların sıradan insana yansımasını ilk defa anlatıldığı perspektiften okudum.

 

Galaktik Trenyolu’nda Gece Vakti

Recaizade Mahmut Ekrem ve Mahmut Yesari…“Eyvah” diyeceksiniz.Japon edebiyatı ve Recaizade Mahmut Ekrem’le Yesari ne alaka?“Tamam,daldan dala anlatımı ve bir yerde anlattıklarını bağlamayı seviyorsun da,bu olmadı” diyebilirsiniz.Ama ben bir bağ kuracağım.Evet Recaizade Mahmut Ekrem,Kenci Miyazava’nın büyükbabasıdır. Tabii ki şaka.Başlıyorum. Recaizade Mahmut Ekrem Buffon ‘un “Üslup insandır “ sözünü kafiyelendirmiş olarak tercüme eder:“Üslubu beyan aynıyla insandır.”Her yazarın,her insanın bir üslubu vardır.Yazarlarımızdan Mahmut Yesari de bir yazarın üslubu ile doğduğunu belirtir.Sonra ekler “üslupçuluk bir doğuş kuvveti olmakla beraber çok tehlikeli bir cambazlıktır.Bu kuvveti maharetle kullanmak lazımdır.” Şimdi tam olarak kuracağım bağ başlıyor.”Üslubu beyan aynıyla insandır “ ve “bir doğuş kuvveti olan üslubu maharetle kullanmak lazımdır” sözleri Kenci Miyazava ‘nın kalemi için en iyi tanımlardan biri olur. Yazarın kalemi metafor yüklüdür.Bu kitabında çıkılan yolculukta ölüm,hayat,dostluk mutluluk,yaratan metaforlarla işlenir.Bu kavramları yazar gibi işleyen başka bir kalem yoktur;bu da onun üslubudur.Yine yazarın üslubunu oluşturan,yani Yesari’nin dediği gibi cambazlık yaptığı alan galaksidir,yıldızlar ve uzaydır.Kullandığı bu alanlarla ve bunlara yüklediği manalar eserlerinde yıldızlar ve gökyüzü yazarın adeta imzasıdır.Bu mekanlarda,anlatımlarıyla öyle bir cambazlık yapar ki kendine hayran bırakır.

Katmanları olan bir hikayeye sahip olan kitap,bir çocuk kitabından fazlasıdır .kitap hayli hüzünlüdür ve hüzünlü biçimde biter bir o kadar da Giovanni ‘nin rüyasında birlikte yolculuğa çıktığı arkadaşı Campanella’nın gerçekten nerede olduğunu ölümü vurgulayarak sorgulatır.

İçine kapanık,yalnızlığından dolayı kendine ait bir hayal dünyası olan Giovanni,Yıldız Festivali kutlamalarında okul arkadaşları tarafında zorbalığa uğrar.Bu zaten sıklıkla karşılaştığı bir durumdur.Herkesten uzaklaşarak hayranı olduğu gökyüzünü izlemeye başlar. Bu esnada galaktik bir seyahat yapan tren ona doğru ilerler ve trene hiç düşünmeden biner.Arkadaşı Campanella’da trendedir.

Samanyolu yolculuğu başlar.Bu yolculuk Giovanni’nin bir rüyasıdır.Kendini gerçek hayatta yalnız hisseden bir çocuğun  hüznü,yalnızlığı mutluluğa dönüşür .Fakat mutluluk bir noktadan sonra biter. Yine yalnızlık gelir.Bu noktada yazar, gerçek mutluluğun olmadığını vurgular.Kitap ölümün, dostluğun,mutluluğun ne olduğunu sorgular.

ALINTILAR

Doğru yolda ilerlerken, karşılaşılan zorlukların ve tecrübe edilen tüm iniş çıkışların her biri, aslında bizi gerçek mutluluğa yaklaştıran birer adımdır.

Taş Uykusu

Roman,toplum meselelerini,bireyin sorunlarını bir şehir otobüsünün yolcuları üzerinden anlatır.Otobüste yolculuk yapan insanların düşünceleri aktarılırken,  kendi dünyalarında kendi hayatlarını düşünmeleri, akıllarından geçirdikleri anlatımda  yer alır.Otobüsteki insanların kendileri dışındaki yolcular hakkında düşündükleriyle de toplumdaki önyargı meselesi irdelenir.Bilinç akışı her zaman beni zorlamıştır ki bir de şahıs kadrosu çok olunca kitap kısa da olsa beni hayli zorladı.
Elli bir durağa uğrayan otobüste kimler mi var?İşteki ilk gününe giden,şiddet gören kadın,sapık, dindar,öğrenci,gazeteci,yeni evli bir adam,karnı aç olan,sevgilisiyle problemi olan,çingene,polis olmak isteyen,haksızlığa uğrayan…Sen,ben aslında herkes …Bu kişilerin tek bir ortak noktası var.Hayatlarında birtakım durumlara maruz kalmaları.Peki bu kadar insanın ayrı ayrı maruz kaldıkları durum,kendi psikolojilerini tetiklerse ne olur?
Kitap belli notalarda rahatsız eder.Bazen diliyle,bazen anlattığıyla,bazen karakteriyle.Zaten amacı da budur: Rahatsızlık vermek.En çok bu ayrıntıyı beğendim.Zira bazen rahatsızlık duymadan derin uykudan,yani kitabın adı olan taş uykusundan uyanılmaz.
Kitapta Türkiye’nin hayli yakın tarihlerde yaşadığı hadiseler yer alıyor;Hrant Dink cinayeti ve cenazesi,Bilge Köyü katliamı gibi.Konu açılmışken,Şişli’de ne zaman Sebat Apartmanı önünden geçsem,kaldırımların tuttuğu zabıta derinden bakarım.Tekrar romana dönüyorum.
Roman özellikle son yıllarda var olan toplumdaki iletişimsizliğe ,tahammülsüzlüğe, şiddete,mutsuzluğa,sığlaşmaya ve buna bağlı olarak doğan duyarsızlığa farklı bir pencereden bakar.

Beklenti

Fantastik serinin ikinci kitabı olan Beklenti,serinin birinci kitabı olan Ürperti’nin kaldığı yerden başlar.Serinin ilk kitabı olan Ürperti’nin sonlarında duruma,yani insanın kurda dönüşmesini engellemek için bir çare uygulanır.Çare işe yarar mı yaramaz mı bu soru kısmen birinci kitabın sonunda yanıt bulurken,serinin ikinci kitabı olan Beklenti’de bu soru daha açık bir biçimde yanıt bulsa da ikinci kitap çareden ziyade başka şeylere, başka ayrıntılara odaklanır.
Beklenti,ilk kitaba göre daha çok heyecan barındırır.Beklenti’de kitap boyunca yazılar yeşildir ve kitaba yeni bir karakter eklenir;Beck tarafından kurda dönüştürülen Cole.
Kitapta yoğunlukla yer alan Cole,İsabel tabii ki birbirine aşık Sam ve Grace birbirine zıt karakter özellikleri taşır.
Birinci kitapta hatalarıyla,pişmanlığı ve yardımlarıyla Beck’i ne kadar sevdiysem bu kitapta da ortalara doğru geçmişi acı ve tehlikelerle dolu,insanlıkla bağlarını koparmaya çalışan Cole’i çok sevdim.Birbirine aşık Grace ve Sam ise bu kitapta bir hesap içinde ve yüzleşme haliyle bulunur.Grace belirsizleşen bir gelecekle yüzleşirken, Sam geçmişiyle hesaplaşır.Bu üç karakterin otak özelliğiyse kitabın adıdır, Beklenti.Hayatları alt üst olurken üçünün de beklentisi aşktır.İlk kitabı yorumlarken belirtmiştim.Konu bir klişe;kurt adam.Fakat yazar bu konuyu aşkla,fedakarlıkla ,içinde bulunulan durumlarla savaşmakla,yüklediği karakter özellikleriyle,farklı bir biçimde işler.Olaylar bulunur lakin daha fazla olan karakterlerin geçmişleri,aile hayatları ve bu ayrıntıların onların psikolojilerine yansımasıdır.
Gerçek dünya ve orman hayatı (kurt hayatı) arasında gidip gelen anlatıma sahip kitapta birbirine tutunan, aşka inanan,aşk için fedakarlık yapan,aşk için savaşan karakterler var.Kitabın ilk sayfasında çok güzel bir anlatım bulunur: “Bu bir aşk hikayesi.Aşkın bu kadar çok türü olduğunu veya aşkın insanlara bu kadar çok şey yaptırabileceğini bilmezdim.Veda etmenin çok farklı yolları olduğunu da bilmezdim.”
İkinci kitapta kurda dönüşenler arasında bir değişim var ki,bu ana karakterleri etkileyen br değişimdir.
Birinci kitaptaki karakterlerin bazıları ikinci kitapta da bulunur.
Sam ve Grace aşkının önünde engel olarak artık Grace’in ailesi de bulunur.
Cole için kurt olmak,kurt olmayı tercih etmek bir kaçıştır ve bu kaçış nedenleriyle çok güzel işlenir.
İkinci kitap birinci kitaptaki gibi ortaya çıkan zor durumlara çözüm arayan arkadaş çevresinin ısırıldığı halde dönüşmeyen fakat artık insan olarak da hastalıkla mücadele eden Grace için buldukları bir çareyle biter.Sonu bakımından heyecanlı ve hüzünlüdür.

Karanlıktır


Kitaptaki şiirlerin bazıları kapalı anlatıma bazılarıysa gayet açık bir anlatıma sahip.
Şiir dilini deniyor ,denedikçe farklı bir üslupla bizi tanıştırıyor .Dizeler, sıradan olanın içindeki güçlü hisleri kalbimize damlatıyor.
ALINTILAR
İlker Amca son doğum gününü dilim kekle kutluyor
İnsan bir zaman sonra bir yaşına dönüyor.
Olduğundan bir mumdur
“Sıkıntı şiirinden”
Ulaşamadıkça kilitlendiğin yerde tekrarların en dibine açık bırakabileceğim her sürgüye doğru sürün
“Saplantı şiirinden”
Bir hasta için saklanan çilekleri yemişim
Yeni çilekler yetiştiremeden onlar
Bir hasta ölmüş
“Başkalarının albümünden” şiiri

Vatan yahut Silistre

Merkeze tiyatro oyununu koyarak,biraz Namık Kemal’den,biraz da dönemin siyasi hayatından,birkaç dönemi kapsayacak Osmanlı tiyatrosundan ve birkaç ayrıntıdan bahsedeceğim.Anlatımım daldan dala olsa da aslında her ayrıntı Namık Kemal’de buluşacak;kronoloji olmadan yazardan,eserden ve yazarla bağlantılı olarak Osmanlı tiyatrosundan bahsedeceğim.
Namık Kemal dendiğinde aklıma ilk gelen vatan,hürriyet,tiyatro ve mizahtır.Mizah yönü neden çok dillendirilmez,bilmiyorum. Osmanlı’nın ilk mizah mecmuası Diyojen ‘in kurucularındandır.Abdülaziz’in mecmua için“nasılsa uzun sürmez”tahmini yanlış çıkar ve mecmua üst üste baskı yapar.Namık Kemal’in Diyojen ve Hayal’de mizahi şiirleri çıkar.Kelime oyunlarıyla,mantıkla devrin sansüründen dizelerini kaçırır.Abdülaziz döneminin Tanzimat’ı yıkan,padişahı israfa sürükleyen paşası Nedim Paşa’yı,aç bir kediye benzettiği ve kedinin hırçınlığını kullanarak sade bir dille paşanın iktidardan düşüşünü anlattığı şiiri edebi bir hicivdir.
Biraz oyundan bahsedeceğim.Hem Osmanlı tiyatrosu hem de Osmanlı siyasi hayatı için önemli bir metindir.Vatan piyesi Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda, tahtta Abdülaziz varken,1Nisan 1873 tarihinde oynanır.Genel olarak Abdülaziz tahtta bulunduğu yıllarda tiyatro sarayda parlak olmasa da Osmanlı tiyatrosunun kurulması ve gelişmesi bu dönemde olur.Böylesine mühim bir oyun Abdülaziz hükümdarlığı zamanında oynanır.1 Nisan… O gece oyuna alaka büyüktür. Oyun sonrası olanlarsa tarihe yazılır.Gösteri sonrası halk İbret gazetesi basımevine “Var olsun Kemal -i Millet”olarak başlayan bir yazı bırakır.Bu mektup – yazı gazetede yayınlanır ve İbret gazetesi kapatılır.Oyunda “yaşasın vatan”söylemine seyirciler de katılır.Namık Kemal oyun bitince uğurlanırken oyunu izleyenler “Yaşasın Kemal, yaşasın millet” diyerek bağırır,tezahürat eder.Kalabalık ayrıca “Muradımız budur “ve “Allah Murad’ımızı versin” diyerek özgürlükten yana olduklarını belirtir.Murat Efendi lehine açıkça söylenenler de vardır.Yani Abdülaziz yerine Murad’ın istendiği anlaşılır.İşte tam olarak bunun üzerine olanlar olur!
Gedikpaşa ile bağlantısı olan her yazar tutuklanır,sürgüne gönderilir.Bu, gelecekteki İstibdat Dönemi’nin habercisidir.Osmanlı siyasi hayatı için bu oyun böylesi mühim bir yerdedir.
Abdülhamid’in yeni yasasını yazanlardan olan daha sonra çeşitli mevkilerde memur olarak görev alan,akabinde hürriyet fikirlerinde hürriyet kelimesini sık sık kullanan Namık Kemal,sürgünlere yollanır.Abdülhamid ile inişli çıkışlı bir ilişkisi vardır.Fakat şairin yazdığı ve ölümünden sonra dahi etkisini sürdüren hürriyet içerikli dizeleri kendi hayatına yön verirken,hürriyet yanlılarının da coşkularına yön verir,coşkularını perçinler.Dizeleri aynı zamanda hürriyet adına atılan adımlarda cesaret vermiştir.Özellikle Hürriyet Kasidesi,şairin kaleminin ne denli büyük olduğunu gösterir.
Namık Kemal’in tiyatro metinlerinin ana özelliklerinden biri bir konunun genişleyerek ,budaklanmadan dümdüz yükselmesidir.Bu ayrıntı bu oyununda da bulunur.
Namık Kemal,Yeni Osmanlılar düşüncesinin savunucularındandır ve kurulan yeni edebiyatın öncüsüdür.Genç Osmanlılardan oluşan yazarlar ile Güllü Agop işbirliği içindedir;bu yazarlardan biri de Namık Kemal’dir.Osmanlı tiyatrosunun kurulumu ve gelişmesinde bazı etkenler vardır:Güllü Agop’un varlığı, Ermeniler,padişahların tiyatroya olan desteği,Tiyatro Komitesi ve Türk yazarlar.Bu yazarlardan biri de yine Namık Kemal’dir.Tuluattan yeni bir tiyatroya geçiş olan ve Batılı tarzda ilk Türk tiyatro eseri olarak kabul edilen Şair Evlenmesi,yeni açılmış olan Dolmabahçe Saray tiyatrosunda oynanmak üzere Şinâsi Efendi’ye ısmarlanır. 2.Mahmut’un özellikle Abdülmecid’in,bir nebze Abdülaziz’in ve 2. Abdülhamid’in tiyatroya ilgisi Osmanlı tiyatrosunu büyütür.Abdülmecid,müzik ve tiyatroda Batı’ya yönelmiş birçok Avrupa sanatçısını İstanbul’da sanatlarını icra etmeleri için çağırmıştır.Misal Pera Tiyatrosu bu dönemde çok canlıdır.Gelen sanatçılara hayli değerli hediyeler verilir.Tiyatro ağırlıklı olarak Ermeniler tarafından icra edilir ve Abdülmecid tiyatro için yüklü bağışlarda bulunur.1845 yılında bir ahşap bina olan dönemin en önemli tiyatro sahnelerinden biri olan Naum Tiyatro yanar. Abdülmecid desteği ile bina yeniden yapılır.Tiyatro çalışanlarına zor durumda kalmamaları için ödeme de yapılır.Yeni binasında Abdülmecid’e ait giriş ve loca bölümü yapılır.Abdülmecid halk ile birlikte opera dinler, izler. Esasen Abdülhamid döneminde saray içinde bir gelişim gösterir çünkü bir müddet sonra saray dışındaki tiyatro baskılardan nasibini alır.
Abdülaziz döneminde de tam tersi bir durum söz konusudur;saraydakindense dışarıdaki tiyatro hayli güçlüdür.Bir kesim Türkçe tiyatronun “şer’an caiz olmadığını” ileri sürse de karşılık olarak denir ki: “Padişah ve halife günahı bilmeyecek mi? “ Böylelikle gerici sesler bastırılır.Yani Osmanlı tiyatrosunun var oluşunda padişah katkısı büyüktür.2. Abdülhamid,biri kışlık biri yazlık olmak üzere Yıldız Sarayı’nda iki tiyatro kurar.Burada düzenli oyunlar yapılır ve sarayda oyuncular kadroludur.Ama bunun aksine ne ilginçtir ki Osmanlı tiyatrosu en çok yarayı Abdülhamid İstibdat Dönemi ile alır.Yine ilginçtir ki Namık Kemal’in sürgüne yollanmasına sebep olan Vatan yahut Silistre oyunu yıllar sonra 2.Abdülhamid’in hükümdarlığının ilk yıllarında pek çok kez sergilenir.
1840 yılında doğan Namık Kemal,sürgün geçmişiyle dolu bir ailenin çocuğudur ve kendisi de sürgüne gönderilmiştir.Vatan yahut Silistre,1 Nisan 1873 yılında sergilendikten sonra 6 Nisan tarihinde Namık Kemal tutuklanır,üç gün sonra ise sürgüne Magosa’ya gönderilir.Fakat sadece sürgünler yazarın kaderi değildir.Yazar,birçok defa iftiraya da uğramıştır.Namık Kemal’in Midilli’de tiyatro açtığı,memur maaşından kesip tiyatroya yatırdığı, kendi yazdığı oyunları oynattığı ve tiyatroya bir kere sarhoş gittiği söylenir.Bunun üzerine Namık Kemal(1882 yılında)bir mektup yazar.Mektubunda Hariciye Nazırı Said Paşa’yı bu iftiradan dolayı suçlar.Yazar hayatı boyunca bu ve bunun gibi zorluklarla mücadele etmiştir.
Tanzimat Dönemi yazarlarından olan,1888 yılında ölen,Akdeniz adalarında siyasi sürgün olarak dolaştırılan,“vatan şairi” olarak bilinen,millet,vatan kavramlarını ilk kez kullanan ve işleyen Namık Kemal birçok tiyatro eseri yazmıştır. Namık Kemal’in tiyatro metinlerinin ana özelliklerinden biri bir konunun genişleyerek ,budaklanmadan dümdüz yükselmesidir.Bu ayrıntı bu oyununda da bulunur.Yazarın Akif Bey,Kara Belâ,Zavallı Çocuk,Gülnihal oyunları da çok güçlü tiyatro metinleridir. Yazar,Akif Bey’i ve Zavallı Çocuk oyununu Magosa’da sürgündeyken kaleme alır ve Güllü Agop’a gönderir.Güllü Agop ise büyük bir cesaretle oynar.
Kırım Savaşı sırasında İslam Bey ve Zekiye’nin aşkı üzerinden vatan sevgisini konu olarak işleyen bu eserin ilk adı “Vatandır”.Ardından “Silistre“ adını,daha sonraysa “Vatan yahut Silistre “adını alır.Yazarın kaleme aldığı ilk tiyatro oyunu metnidir.
Tiyatro,onun için eğlencedir; ancak faydalı bir eğlencedir.Namık Kemal’in tiyatro metinlerinin bir tezi,davası bulunur.Tiyatro, toplumu eğitir düşüncesine sahiptir.Ayrıca tarih konularını piyeslerinde işler,halk hikâyelerine başka bir biçim vererek sunar.Bu duruma Güllü Agop’un yönlendirmesi etkindir;buna daha sonra değineceğim.Tanzimat dönemi romanlarında olduğu gibi, dönemin tiyatrosunda da tarih konular ve sosyal konular işlenir.Tanzimat birinci döneminde üç birlik kuralı varken,ikinci döneminde bu kural bozulur.Tarihi tema konusundan söz açmışken belirtmek isterim ki yazara ait olan Cezmi romanı,ilk tarihi romanımızdır.Yazar romantizm akımı etkisindedir.Vatan yahut Silistre oyunu da Türk edebiyatının romantik tiyatro eserlerinin ilklerindendir.İçinde tutkulu bir aşkı barındıran dört perdelik bu oyun,sloganlarla doludur.
Yazarların,Güllü Agop’un ve Tiyatro Komitesi’nin Osmanlı tiyatrosunun gelişiminde etkisi olduğundan bahsetmiştim.Bunları biraz daha açmak isterim.Güllü Agop,bizzat Şemsettin Sami,Ahmet Mithat Efendi,Namık Kemal gibi yazarlara,seyircinin yadırgamayacağı Türk-İslam şiirsel aşk hikâyelerini,gerçekçi halk hikâyelerini yazmalarını önerir.Uyarlamalarsa Türk toplumuna göre yapılır.Batı tiyatrosunu tanımayan Osmanlı tiyatrosunun seyircisini de yazarını da hazırlayan,oluşturan,büyüten başta Güllü Agop ve ardından çağdaşlarıdır.Fakat siyasi konular ve kadın erkek ilişkisi bu dönemde tiyatromuzda sansüre uğrar.Yabancı bir eserde,örnek vermem gerekirse, Shakespeare’in Hamlet oyununda kral ölür,hatta kraliyet ailesi ölür.Bunu Osmanlı tiyatrosunda bir yazar düşünemez bile.Pinti Hamit adlı bir oyun,Abdülhamid’i çağrıştırdığı için sansürlenir.Aziz Ağa oyunu duyurulur fakat Abdülaziz’i çağrıştırdığı için gösterimi iptal edilir.Güllü Agop ve çağdaşları ile Türk yazarlar,bu kısıtlamalarla Osmanlı tiyatrosunu var etmiş ve geliştirmişlerdir.Sarayın tiyatroya desteği kadar engeli de olmuştur.
Osmanlı tiyatrosunun gelişimine bir diğer etken olan Tiyatro Komitesi konusuna değineceğim.Türk yazarların işbirliği ile Tiyatro Komitesi kurulur.Kuruluşunun üzerinden iki ay geçmeden Namık Kemal,Vatan Yahut Silistre oyununu yazar.Komitede Raşit Paşa,Namık Kemal,Ali Bey,Halet Bey ve Gullü Agop bulunur.Kurul,oyun metinleri üzerinde çalışır.Dönemin en çok tartışılan konusu,Ermeni oyuncularının varlığından dolayı telaffuz sorunudur.Bu yüzden Namık Kemal ile Ali Bey, oyunculara telaffuz dersleri verir.Bu komite,dil gibi birçok konuda Osmanlı tiyatrosunu geliştirmiştir.
İlk büyük gazetecimiz de diyebileceğimiz mahlası Namık olan,esas adıysa Mehmed Kemal olan yazar,aynı zamanda yeni düz yazıyı icat edendir.Yani edebi nesri başlatandır.Divan edebiyatındaki düz yazının süslü anlatımından uzak bir düz yazıyı benimseyip,kullanmıştır.
Namık Kemal,tiyatroyu edebiyatın en büyük kısmı olarak tanımlar.

Bir Liranın Başından Geçenler

Sosyoloji psikoloji ve ekonomi en güzel ne ile anlatılır diye sorsalar,bu soruya artık vereceğim cevap paradır.Hatta para daha fazlasını da anlatabilir;aşkları, iyiliği,hastalıkları vs. Roman,tam olarak bir paranın bir dönemi her açıdan anlatması üzerine kuruludur.Vezneden çıkıp insanlar arasında dolaşmaya başladığı an hikaye de başlar ve bu hikayede en çok paranın egemenliğindeki dünya görülür.
1932’de tefrika edilen roman,dönemin en küçük kâğıt parası olan 1 lira üzerinden,dönemin neredeyse her kesimini, insan ilişkilerini,sosyal hayatını,adetlerini,ekonomisini, yapılarını ve ciğerci,berber,çamaşırcı gibi mesleklerini aktarır.İlk olarak bir emeklinin cüzdanına giren para,adeta 1930’lu yılların olaylarının ve her kesiminin ve bu kesimlerin hayatlarının fotoğrafını çeker. Bazen rüşvetle,bazen haklı kazançla,bazen görevini tam yapmayan bir doktora verilmesiyle elden ele gezen bu 1 lira ile birçok hayata şahit olunur.Paranın insan üzerindeki etkisi vurgulanır.Romandaki bazı ayrıntılar çok büyük şeyleri anlatır. Örnek vereceğim: Bir emeklinin maaşıyla yapmak istedikleri ve yapamadıkları,hem anlatıldığı dönemdeki ülkenin ekonomisini hem de insanın para ile olan ilişkisini yansıtır.Bazen hayallere yetemeyecek kadar küçüktür,bazen bir ırgatın günlüğüdür,bir hastanın ilaç parasıdır,bazen karı koca arasında kavga sebebidir.
Yazar,farklı sosyal katmanları bu 1 lira ile bir araya getirmiş olur.Tefeciden doktora, hayatını kurtarma çabasındaki bir çamaşırcı kızından emekliye,yasak ilişki yaşayandan kumarbaza,gündelikçi rençberden memura,imamdan poker oynayan müteahhide,her kesimden kişinin cebine giren 1 lira öyle şeylere şahit olur ki tedavülden kalkmak ister.
Romanda kimler ve neler yoktur ki;para elden ele gezdikçe kumarhaneler, sokaklar,muayenehaneler,ofisler,varlıklı ve yoksul evler,batakhaneler,dükkanlar ,çeşitli iş yerleri,meydanlar,evler dönemin atmosferinde yansıtılır.Tek bir lira için birbirini bıçaklayanlar gibi hikayeler, hırslar okunur.
Bir gündelikçi rençberin köyüne gidişiyle, 1lira İstanbul dışına çıksa da şehre döner.
Anlatıcısı 1 lira olan ve 1 liranın tedavüle girişiyle başlayıp kendisi için bir kurtuluş olduğunu düşündüğü bir sonla biten serüven,etkileyici bir dille aktarılır.

Şimdi Benim Psikolojimi Kim Düzeltecek ?

Üniversitede bir uzman,bir kafe sahibi, kocasından ve babasından çok çekmiş, fala,hacı hocaya düşkün bir anne,bir psikolog,kuyumcu dükkânı olan bir patavatsız kadın,fal bakan başka bir kadın ve iş yerinde iftiraya uğramış bir koca.Birbirinden farklı bu insanların yolu tesadüfler ile kesişir. Kimisi birbirini yıllar öncesinden tanır,kimisi yeni tanışır fakat aralarında az ya da çok bir bağ vardır.Bu karşılaşma nedensiz olmadığı gibi neler doğuracaktır?
Roman,temelinde umudu,zorluklarla başa çıkmayı ve “sokak ne der” düşüncesiyle oluşmuş toplum yapısını neredeyse her karakterin hüzünlü hikayesini yansıtarak muzip bir dille anlatır.
Dili hayli yalın ve samimi olan ve karakterlerin renkliliğiyle, uyandırdığı merak duygusuyla bir solukta okunan bir romandır.
Roman karakterlerinin karşılaşmaları onları bir hedefe sürükler.Roman bu hedef yolunda sona ererken karakterlerin vardıkları yerde aslında kendi hayatlarına karşı bir sorgulama bulunur.

Damızlık Kızın Öyküsü

Kitabın ön sözünden bir alıntı ile anlatımama başlıyorum:“Değişiklik şimşek hızında da olabilirdi.Burada olmaz sözüne güvenilemezdi;her şey,her yerde olabilirdi,şartlar uygunsa.”Evet, kitapta anlatılan olaylar için şartlar uygunlaştırılmış ve değişim ön sözdeki gibi şimşek hızında gelmiştir.Distopya türünü çok seviyorum,aynı ölçüde ürküyorum çünkü işlenen konuların ileride gerçek olma ihtimali taşıdığını da düşünüyorum.1984 kitabında olanların bazılarını dünya yaşamadı mı,yaşamıyor mu yahut spekülatif kurgu olan Fahrenheit 451’deki bazı vurgulananlar yaşanmadı mı?
Amerika’ya yapılan darbe sonucunda değişen düzeni anlatan romanda değişimin en çok yansıdığı kişiler kadınlardır.Darbecilerin yaptığı ilk şey, kadınların haklarını ellerinden almak olur. Banka hesapları dondurulur ve iş hayatlarına son verilir ve ardından tüm hakları ellerinden alınır. Nihayetinde kadınlar,elbiselerinden tanınacak sınıflara ayrılırlar.Irkçı,cinsiyetçi rejimde kadının artık adı yoktur.Nükleer sızıntı ve kimyasal atıklar nedeniyle doğum oranı da düşmüştür.Nüfus tehlikededir.Bu nedenle doğum yapabilen kadınlar, yüksek rütbeli askerlerden çocuk yapmaya zorlanırlar.Bir distopya olan Damızlık Kızın Öyküsü’nde ataerkil düzenin kadına bakışı ve yaşattıkları vurgulanır.Sadece üreme aracı olarak görülen kadınlar ve üremesi durmuş yahut doğurgan olmayan,bu nedenle de başka alanlarda hizmet ettirilen kadınlar vardır.Kast sistemi çok keskin ve belirgindir.Kadınlar:Eşler,Teyzeler, Marthalar , Damızlık ve Fahişeler olarak sıralanırlar. En üstte bulunan eşler, komutanların karısıdırlar,mavi elbiseleri ile tüm diğer kadınlardan ayrılırlar.Marthalar,doğum yapamayan kadınlardır, hizmet sektöründe kullanılırlar.Teyzeler,damızlık kızları eğitirler,elbiseleri kahverengidir. Damızlık kızlar,doğurgan kadınlardır,beyaz başlıkları vardır ve kırmızı renk elbise giyerler.Ayrıca Ekokadınlar vardır;fakir erkeklerin eşleridirler,doğururlar,ev işleri yaparlar,her şeyi yapmak zorundadırlar.
Erkekler arasında da bir kast sistemi vardır. Gözler,gizli polistirler. Muhafızlar,polis işlerini yürütürler.Melekler,yeni rejim için görevli askerdirler.
Düşünce özgürlüğünün,okumanın yasak olduğu dini diktatörlük rejiminde cinsel ilişkiler bir amaç için vardır,bir görevdir. Kadınların yeri ya kolonilerde yer almak, ya hizmetçilik yapmak,ya fahişeliktir ya da komutanlara ve eşlerine çocuk doğurmaktır.Doğum işini yüklenenler damızlık kız adını taşır;daha doğrusu kimden çocuk doğuracaksa o kişinin adını alır,kendi ismi silinir.Distopyada erkek merkezli bir yönetim bulunur.Roman feminist bir metindir,yazarın kurgusu hayli ürkütücüdür.Yeni kanuna göre kısır erkek yoktur, doğurgan kadın ya da kısır kadın vardır.Romanın etkileyici yanlarından biri de damızlık kızlara eşler denilen başka bir kastın bakışıdır.Kadının zaten içinde bulunduğu durum zordur.Hemcinsi her şeyi daha çok zorlaştırır;yani kadının kadına yaptığı da romanda işlenir.

BİZ

1894, Hayvan Çiftliği, kitaplarının yazarı George Orwell’a ilham kaynağı olan “Biz” kitabı bir distopyadır.
Rüyaların psikolojik hastalık kabul edildiği ve insanı suçtan kurtarmanın tek çaresinin onu özgürlükten kurtarmak olduğunu düşünen roman, bilmediğimiz bir yüzyılda ,bilmediğimiz zaman ve mekanda geçerken evlerin, giysilerin,düşüncelerin aynı olduğu bir düzene sahiptir. Sanayi Uygarlığı, bilmediğimiz zaman ve mekânın en belirgin özelliğidir.
Hayal gücünün hastalık olarak kabul edildiği tek devlet zeminine kurulu romanda örgütlenmekse suç kabul edilir.Bu tek devlette birçok şey bir numaraya indirgenir.İnsanların ismi yoktur, birer sayı olarak anılırlar.İnsan kendinden ve doğadan ayrılmıştır .Romanın adı olan “biz” haline getirilmiştir.
Romandaki mekanın en belirgin özelliği,insanların içinde yaşadıkları ve gözlemlendikleri cam duvarlar arasındaki alanlardır.Bir devrim ardından oluşan bir düzende insanlar her an bir sistem tarafından denetlenir.Sistemin izin verdikleri doğrultusunda hareket eden sayılar,yani insanlar,yine sistemin izin vermesiyle çiftleşirler .
Romandaki toplum ileri bir toplumdur.Matematik ve bilim ileri seviyededir.Tüm bu ilerlemiş,görünürdeki ütopik düzen hayli karanlıktır ve distopyanın tüm öğeleriyle işlenir. Distopyanın öğelerindin olan totaliter rejim bu romanda da baskın biçimde bulunur. Roman,Tek Devlet’in matematikçilerinden biri olan D-503’ün günlüğü biçiminde biz okurlara aktarılır.
Kısa film olarak sinemaya uyarlanan roman,Sovyetler Birliği’nde yasaklanmıştır. Roman,geleceği totaliter rejimi anlatan anti- ütopya romanının,distopyanın ilk örneğidir.