Postmodern bir roman.Günümüzde postmodernizmin ilişkilere yansımasıyla,ilişkilere ait kavramların içeriğinin değişmesine bağlı olarak oluşan kadının yaralarından bahsediyor. Kadın olmanın zorluklarına, kadına yüklenenlere ve bu yüklerin kadın üzerindeki etkilerine değinirken, böylesine ağır bir konuyu işlerken kasvetli bir anlatım bulunmuyor.Aksine, roman yer yer gülümsetiyor. Kürtaj olmak için hastaneye giderken dolmuşa binen genç bir kadının yaşamı, yaşadıklarını sorgulaması geriye dönüşlerle aktarılıyor.Mutsuz,yalnız, sevilmediğini hisseden bir kadını anlatan feminist bir roman. Dur- kalk bir yolculukta aslında dolmuşla beraber anlatıcı kadın da hatırladıklarıyla zihninde durup kalkıyor.Dolmuşun her duruşu,içinde bulunulan anken her hareket edişi , kalkışıyla zaman kadın için,dolayısıyla biz okurlar için geçmiş oluyor. Acı çekse de yıkılmadığını gösteren,evi önemseyen, yaş almaktan korkan, kremleriyle zamana direnen,sorgusu olan, dedikoduya kurban gitmeye hazır,etrafındaki kişilerin hayal ettiği gibi olamayan, yazdıklarıyla seçtikleri ve yaşadıkları örtüşmeyen,zarar gördüğü ve yorulduğu ilişkiden yara alan kadın karakteri ve diğer yan kadın karakterleriyle roman kendine hayran bırakıyor.
Zamanın insafına kalmış bir noktada birbirini seven bir çiftin hikayesi… Irkçılık,insan aklının ve vicdansızlığının yaptığı bu dünyanın başına gelen en büyük kötülüklerden biridir.Yaradılış özellikleri, doğum yeri kişinin tayin edemeyeceği bir şeyken, bunlardan dolayı,hiçbir üstünlüğü olmadığı halde başka insanlar tarafından hor görülmeye,işkenceye, dışlanmaya,iftiraya maruz kalmak ve hatta öldürülmek ne acıdır .Siyahiler,ırkçılık sorununu en çok yaşayanlardır.Hem de çok yakın tarihe kadar ve hatta günümüzde bile.Bu konu otobiyografik,yarı kurgu,kurgu vs olarak edebiyata sıkça taşınmıştır.Aklıma gelen ilk kitaplar Frederick Douglass’ın Yaşam Öyküsü,Bülbülü Öldürmek,Bir Amerikan Evliliği,Nickel Çocukları. Sokağın Dili Olsa romanı da bu konuya eğilirken çok yakın bir tarihte geçer,1970’lerde.Amerika Harlem bölgesinde bir siyahinin sadece siyahi olduğu için tutuklanabileceğinin altını çizer. Asıl adı Alonzo olan Fonny bir iftira neticesinde hapse girer. Asıl adı Clementine olan ama herkesin Tish dediği Fonny’nin sevgilisi hamiledir.Fonny,baba olacağını hapisteyken öğrenir.Fonny,Tish ile bir hayat kurma aşamasındayken hapse girer.Daha çocuk yaşta birbirini tanıyan, aşklarının kökü çocukluklarında bulunan Tish ile Fonny için zor günler başlar. Tish’in ailesinin hem Tish’e hem de duruma karşı verdikleri destek,durum ne kadar zor olursa olsun aile olabilmeyi başarmaları etkileyicidir.Fakat Fonny’nin ailesi için aynı şeyi söyleyemem. Birbirini seven,aşkları için mücadele eden çiftin gerek Fonny’nin aklanma çabasında gerek bu çaba esnasında ve suçlamanın merkezinde gördükleri ırkçı yaklaşım can acıtıcıdır.Aşk,onlar için aynı zamanda uğruna mücadele edilecek zorluklarla dolmaya başlar.O zorluklarla mücadele ederler.Tish, başından beri sevgiye güvenerek hareket eder ve bu tutumundan hiç vazgeçmez. Roman insan haklarını fedakar,uğruna mücadele edilen bir aşk ekseninde işler . Yazar,bir başka romanı olan Ne Zaman Gitti Tren romanını İstanbul’da yazmıştır.
Emrah Serbes, Alper Canıgüz ve Murat Menteş tıkanırlar ve yeni bir kitap yazamazlar.Sebebi de refah içinde olmaları, konforlarıdır.Bunun üzerine kâh gerçekçi,kâh absürt bir dille aktarılan bir maceraya çıkarlar. Maceranın odağında, daha doğrusu maceraların odağında “yeniden yapabilmek, yazabilmek” vardır.Bu üç yazarın romanlarında yer alan karakterler de Ucuz Romancılar’da bahsedilir. Bu noktada belirtmek isterim ki, bu romanı okumadan önce kitapta adı geçen yazarlarla veya roman karakterleriyle daha önce tanışmış olursanız, Ucuz Romancılar’ı okurken daha çok keyif alırsınız. .Romanın her bölümü epigrafla başlar. 📎ALINTILAR ✏️Devletin ve toplumun, tek bir insanın bile yoksul düşmesine tahammül etmemesi gerekirdi.Kimse sormuyor “21 asırda yoksulluk normal mi?” diye. ✏️Şu anda ölmek üzere olduğumu farz et ve bana öyle güzel bir şey söyle ki cennete gittiğimde onu hatırlayıp gülümseyeyim. ✏️Senin her bakışın Rönesans, her nefesin reform, her gülüşün aydınlanma,her adımın devrim… ✏️Gerçek ümit, tam bir ümitsizlikten doğuyordu. ✏️Halbuki zenginlik, başkalarının senden söküp alamayacağı değerlerin toplamıdır.
Biri güvenli ve huzurlu bir hayat için sevdiklerinden herhangi birini feda ediyor,başka biri kırılan gururuyla intikam için yanıp tutuşuyor,diğeri aşk uğruna yapabileceği en sert fedakârlığı yapıyor.Kötülük ve zalimlikse romanın gerilim atmosferini kuruyor ki,zalimliğin sınırı pek yok.Roman,başta Kuzgun Göz olmak üzere neredeyse her karakteriyle antikahraman karakterlere sahip. Bireyin kendi yanlışı olmadığı halde toplumun onu cezalandırması, etrafındakilerin günahını ona ödetmesi ve bir anne tarafından kötülüğün olağan bir şeymiş gibi öğretilmesi ve toplumun bireye zalim davranışı neticesinde kişinin toplumdan intikam alma isteğinin oluşması üzerine kurulu bir roman. Cezayir doğumlu yazar Hasan Ahmed Shikat’ın Kuzgun Gözü romanının ilk sayfası “ Saf,temiz ve masum bir meleği hastalıklı ruhlar yüzünden kaybeden herkese.” cümlesine sahip. Roman,insanın içindeki kötülük ve iyiliğin dengesinin,ikisinden birinin ağır basmasının bireyin etrafındaki şartlara göre şekillendiğini vurgular. Asıl adı Aşur olan Kuzgun Gözü sert yüz hatlarına sahip,birçok madde kullanan,yaşadığı kulübesine dışkısını yapan ve öylece günlerce orada bırakan,annesi tarafından çiftliklerden yumurta ve tavuk hırsızlığı yaptırılırken bir tavuğun saldırması sonucunda bir gözü kör olan,insanlara tek gözüyle delici bir bakış atarak korkutan, hayvanlara eziyet eden, karamsar biridir.Düzinelerce doldurulmuş tavuk kafası saklayan Kuzgun Gözü çocukluğundan beri tıpkı üç kardeşi gibi annesi tarafından hırsızlıkla görevlendirilir ve bu ailenin neredeyse tüm üyelerinin hayatı trajik bir sona sahiptir.Kuzgun Gözü’nün çocukluğu hayli zor geçer.Babası İsa namıdiğer Mirî ve annesi Fatima birçok suça karışmış,hapishaneye girip çıkmıştır.Dünya, Kuzgun Gözü’ne zalim davranır ve o da bu zalimliğe kat be kat zalimlikle cevap verir. Kendisine yapılan zalimlikleri topluma ödetmeye başlar.İntikam, birinci duygusudur.Koubia mezarlığına gömülen bir erkek ve bir kız çocuğunun mezarını takip etmektedir.Annesi ona yeni bir görev vermiştir ve bu görevi arkasında bir katliam bırakarak tamamlar. Şehrin unutulmuş gecekondu bölgesinde yaşayan Kuzgun Gözü, sıklıkla kılık kıyafetiyle farklı kimliklere bürünür. Onun şeytanla ittifak yapma amacı vardır çünkü dünyaya karşı olan savaşında ona yardım edeceğini düşünür.Bu yüzden annesinin ona verdiği korkunç mezarlık görevini yapar ve görevin sonunda Rabiha ile tanışır .Kuzgun Göz,Rabiha sayesinde içinde biraz da olsa insanlık barındırdığını,aşkı fark eder.Bu defa Rabiha’nın ondan istediği bir şey vardır.Rabiha’da intikam alma çabasındadır.Kuzgun Gözü,bir yanda ondan istenilen şeyin tehlikesiyle,diğer bir yanda aşkın,sevdiği kadının isteğini yerine getirme arzusuyla baş başa kalır.Rabiha’nın isteğini yaptığında onu kazanacağını bilir.Fakat Rabiha samimi mi davranır,Kuzgun Gözün cesaretini mi kullanmaktadır,ona bulunduğu evlilik vaadini gerçekleştirecek midir,Kuzgun Gözü hayatında ilk defa iyi bir şey hisseder fakat bu doğru kişiye karşı olan bir his midir?Dünya,toplum Kuzgun Göze yine kötülük mü yapmaktadır yoksa ilk defa hayat ondan yana mıdır? Gitgide artan gerilimiyle soluksuzca okuduğum bir roman oldu.
Bilim kurgunun Fransız edebiyatındaki ilk örneklerinden olan roman Dışuzay alt türü olarak kaleme alınmıştır. Doktor Omega,yer çekimiyle geri itilen ve havaya yükselmek için yer çekimini destek noktası olarak kullanan bir maddeyi keşfeder.Bu maddeden Kozmos adını verdiği bir uzay aracı yapar.Birbirinden epey farklı,uyumsuz bir mürettebatla Mars’a yolculuk eder.On altı ay dünyadan uzakta kalırlar. Değişik türlerle dolu hayvanların ve bitkilerin ve Marslıların yaşadığı bu yerde ilginç maceralar yaşarlar. 1906 yılında yayımlanan kitabın ana karakteri Doktor Omega, hep siyahlar giyen, büyü yaptığı düşüncesiyle insanların kendisinden çekindiği,hayli zeki ve hayli ilginç bir mucittir. Jules Verne ‘in çalışmalarına gönderme yapan roman,içindeki yirmi iki illüstrasyonla hayli keyiflidir. ALINTI Sanırım bazı insanlar meşgul olmak ya da eğlenmek için bir olaylar dünyasına ihtiyaç duymuyorlar, kimilerine tekdüze görünen şeyler diğerleri için büyük heyecanlarla,kelimelerle ifade edilmez zevklerle dolu.
Roman üç bölümden oluşuyor.İkinci bölüm romanın ana hattı. Üçüncü bölümse soluk soluğa okunuyor ve sonu bakımından hem çarpıcı hem hazin hem huzur dolu. Gelecek,an,aslında zaman,aşk ve dostluk üzerine yazılmış en etkili romanlardan biri. Romanda sadece bunlar mı var,hayır.Sırlar, kehanetler,entrika, siyaset,cinayetler , muskalar,devlet içinde devlet…Tüm bunlar masalsı bir dille,büyülü gerçekçilikle anlatılırken roman her sayfasında ya bir aşkla ya bir macerayla ya bir sırla adeta kendine bağlıyor. Delhi’den İstanbul’a, Kars’ın ücra bir köyünden Galata’ya,bugünden ta 1750’ li yıllara uzanan yahut 1750’li yıllardan bugüne uzanan bir hikayeye sahip.Zira bu romanda zaman dehlizlerle,aynalarla ,sırlarla,mistik ögelerle kendi anlamını yaratıyor. Her karakteriyle kendine hayran bırakan roman çağlar arasında güçlü bir bağ kuruyor. Turuncu rengine yüklenenler çağdan çağa bağlanıyor.Eylül karakterinin ayakkabısının rengi olan turuncu tılsımlı bir kapıdaki turuncu rengine, ruh tababeti Ruhsar’ın şifahanesinde kalan İpek Böceği karakterinin saçlarındaki turuncu onun kaldığı odanın turuncu rengine ve nihayetinde her şey turuncu yağmurlara güçlü ayrıntılarla bağlanıyor.Neden turuncu böyle bir simge, elbette bunun bir manası var. Sular Üstende Gökler Altında romanında bulunan bir kurbağa metafor,bir simgeyken bu romanda bir papağan bulunuyor.Fakat bu defa bir hayvan yazarın kaleminde simge değil bir kilidi açıyor.Romandaki yazar Bünyamin için yazamadığı romanına ilham oluyor.Aslında ilhamdan öte papağan kendi hayatını anlatıyor.O hayat ki dostlukla,aşkla, tılsımla ve türlü cefa ile dolu. Hint sarayında kendilerinden aman diye bahsedilen ilimkar, kimyaya düşkün,beş lisan bilen,türlü silahlar icat eden,uçarı Gülbadem ve sözünü esirgemeyen hazır cevaplarıyla,yaptıklarıyla herkesi çileden çıkaran papağan Zencefil,İstanbul sarayına geldikleri ve İstanbul’a adım attıkları andan itibaren bir macera içine düşüyorlar.Hem mistik hem gerçek hem ürküten hem de aşkın bulunduğu bu macerada gitgide dost oluyorlar,gitgide olgunlaşıyorlar. Karşılaştıkları kişiler onların hayatlarına sırlar izler verirlerken onlar da o kişilerin hayatlarında adeta dönüm noktası oluyorlar.Sadece insanların mı,hayır. Fülfül’ün de.Fülfül,kişiliğiyle beni romanda en çok şaşırtan karakterlerden olan Ruhsar’ın papağını. Her gün yeni cinayetlerin işlendiği,içinde Galata’nın kargaşasının olduğu ,Gülbadem ve ustasından yeni silah üretiminin beklendiği günler akıp giderken,aslında kendini kayboldukları kişilerde arayanların hikayelerini İstanbul adım adım dehlizlerine yazıyor . Kars’taki Besti Nine , yazar Bünyamin,Bünyamin’in sevgilisi Eylül,Gülbadem , Sunullah Efendi,İpek Böceği,papağan Zencefil ve Fülfül,Ruhsar ve içindeki birçok karakter ile hem büyüleyici hem şaşırtan hem heyecan dolu hem de katmanları olan,alt metni kuvvetli bir romandı. Biri papağan biri insan iki dost.Biri geleceğe gitmek biri anda kalmak isteyince yolları ayrılıyor.Bu yol öyle bir yol ayrımı ki an ve gelecek eşiğinde gerçekleşiyor.Neden bu yol ayrımı oluyor ve sonra bir araya gelebilecekler mi?
Sonu ile bana derinden bir ah dedirten tarihi bir roman oldu. Aslında savaşı, gerçekte yaşanan bir savaşın son bölümünü yarı kurguyla anlatırken,roman savaş karşıtıdır.Yazar,hem Rus hem Kafkas halklarına ait gözlemlerini yansıtır. Hayli cesur, düşmanlarının bile saygı duyduğu, inancına bağlı Hacı Murat, Kafkasların halk kahramanı Şeyh Şamil’in en çok güvendiği yardımcısıdır.Fakat bir fikir ayrılığı yaşayınca ayrı düşerler ve yıllarca Çeçen ile Dağıstan’ın bağımsızlığı için Ruslarla savaşan Şeyh Şamil, Hacı Murat’ın ailesini esir alır.Hacı Murat ise ailesini kurtarmak için çabalar ve bu uğurda Ruslara sığınır.Olaylar Kırım Savaşı esnasında gerçekleşir.Tolstoy Kırım Savaşı’na topçu teğmeni olarak katılmıştır ve roman boyunca gözlemlerini gerçekçi biçimde aktarır.Savaşın karanlık,yıkıcı halini ,insanın hayatta kalma mücadelesini,arkadaşlığı ,savaşın acımasızlığını dramatik biçimde yansıtır. Romanda aynı zamanda manevi bir arayış bulunur. Çeçen Rus gerilimine tarafsız bakan ve 1896 1904 yılları arasında yazılan roman, yazarın sağlığında yayımlanmaz.
Araba Sevdası romanındaki Bihruz Bey’e ve Periveş Hanım’a atıfta bulunan roman bir özelliğe sahip; Karşıtlığa…Bir karşıtlıklar romanı.Taşra ile şehir, sarışın ile esmer,tarih ve karşı tarih. Mehmet Manas ana karakter ve biz okur olarak onun zihninden geçenlerden romanı okuruz.Mehmet Manas’ın aklının içinde geziniriz. Fakat zihni çıkmazlarla dolu sokaklar gibidir,biraz da bir döngüye sahiptir biraz da labirent gibidir. İçinde siyasi ve hayli toplumsal eleştirilerin olduğu roman upuzun paragraflara ve çok defa tekrar edilen cümlelere ve haliyle tekrar eden düşüncelere sahip.Bu ayrıntı yorucu değil ve aynı zamanda romanın anlatmak istediğinin atmosferini kurar. Mehmet Manas’ın sevgilisi olan boşanma avukatı Berna,ev sahibi Taşoluk çifti,anne vb kişiler romanın başka karakterleri fakat ağırlık Mehmet Manas karakteri üzerindedir. Biz okur olarak karakterin aklında dolanırken o da haftalarca aksattığı yürüyüşünü yapar. Ayakları onu aynı noktaya götürür,hayatın orta yeri olarak adlandırdığı yere.Aynı zamana kendi zihninin dolambaçlı yollarında gezinir. Yürüdüğü yerlerde eski şehrin kayıt tuttuğu kişilerden de bahseder; Figâni,Nefî,Genç Osman gibi.Bu yürüyüş düzayak olmayan yerlerde,bir karşı tarihçinin tarih tarafından en çok tacize uğrayacağı yönlere doğru yapılır.Bu yürüyüşün adı da “Savunma yürüyüşü”dür.Peki bu yürüyüşün bir varış noktası bulunur mu? Evet.Ezelin ve ebedin birbirine sarıldığı,tüm karşıtlıkların bir döngüye kapıldığı ve birbirini imha ettikleri yer varış noktasıdır. Romanda hayat hikayesi hayli acı olan ekmekçi, fırıncı,yemci ve yazar Hagop Mıntzuri (Demirciyan) ile Âşık Davut Sulari ile karşılaşmak keyifliydi. Tabii ki romanın konusuyla bu rastlantının bir bağı var.
Bazen derinden bir sızı hissederek bazen tam yüreğimin ortasında bir ağrı duyarak bazen de yüzüme yayılan bir tebessümle okuduğum bir öykü kitabı oldu. Hayatın içinden ve adeta öykü değil sanki roman karakteri olan kişilerle, yine hayatın içinden konularıyla her öykü çok etkileyiciydi.Hayatın içinden olarak adlandırmamın nedenleri var.Karakterler tanıdık ya da tanışma olasılığımız olan kişiler.Adeta yaşıyorlar.Diğer nedenim tıpkı hayatta olduğu gibi bazen iç içe bazen sıra sıra yaşanan acıyı, mutluluğu,umudu umutsuzluğu,ayrılığı kavuşmayı yansıtmaları.Bir başka neden de hayatın en çok acı ve en gerçek olan yanını ağırlıklı olarak işlemesi;ölümü.Ayrıca hayatta olduğu gibi bazen en acı olanın içinde ya da etrafında bulunan ya da en acı olan bir şeyin üzerinden zaman geçtikten sonra hissedilen komik bir yanı görmesi ve yansıtması.Bunlar kitaptaki on dokuz öyküyü gerçek,hayatın içinde kılan ayrıntılar. Öykülerde genel olarak birinin yokluğu ve o yokluğa bir şeyi,bir başka şeyi koyma çabası ya da o yokluğun boşluğunun yaşanması var.Bazen bir annenin yokluğunda annenin yerine koyulmaya çalışılan insanlar,bazen ölen bir kocanın boşluğunu doldurması için eşinin yerine konulan bir kuş…İşte bu öykülerden biri “Remzi .“Derinde bir acıyı saklayan ama benim her paragrafında tebessüm etmeme sebep olan bir öyküydü. Bir kişinin varlığındansa yokluğun,fakirliğin hastalığın,cümle sıkıntının dertten sayılmayışını anlatan Vecdi Çiçek Açtı öyküsü, birinin etrafındaki insanların hayatlarını nasıl etkilediğini anlatan, yine bir acının içinde tebessüm ettiren bir öykü.. Anısı acı izlerden oluşan Nurşen’in hikayesinin anlatıldığı Kimlikte Nurşen öyküsü kitapta en çok etkilendiğim öykülerden biri oldu.Adı kimliğinde Nurşen Durmuş yazan birinin Ayşen Durmuş oluşunun sızı dolu hikayesi… Sevgisizliği,istenmediğini bilmenin ne ağır bir duygu olduğunu vurgular. İçimi yakan bir öykü de Fehime Halamı Kaybedip Tekrar Bulduğumuz Gün öyküsü oldu.Kitabın ilk öyküsü kitaba adını veren Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu.1308 rahmetliye ait bir koleksiyon ile kitaptaki öykülerin genelde bahsettiği konudan bahseder;ölümden. Berhudar Olayım Necmi Enişte öyküsünde trajik olan bir hikayeyi yer yer gülümseyerek okudum.Her öykü bitiminde yazarın usta kalemi için,hem karakterleri hem işleyişi hem de kurgusu adına “hayata ne kadar benziyor” dedim. Kırık dökük bir öykü “Çatlak.““Son Attığın Kartopunun İçine Taş Sakladığını Bilmiyordum “ öyküsü kısacık ama ihanetin tüm ağırlığını ve ayazını hissettiren bir öykü.Son öykü kitabın en ağır öyküsü.Yazarın vefat eden eşine ithaf edilmiş. Evet kırk mum hikâyesi… Yaşayan bilir 39 mum sönmez bu bir yalan. ALINTI Acıyı çekerken çekiyorsun,anlatırken gözyaşların senden önce konuşuyor.Yıllar içinde alışıyorsun,her geçen gün daha çok alışıyorsun.Bir zaman sonra başkasının hikâyesi gibi anlatmaya başlıyorsun,sanki sen yaşamamışsın,sanki sen çekmemişsin gibi.
Antik Mısır’da geçen beş öykü iktidardakinin ve etrafındakilerin güç tutkusunu,insan gözünün doymazlığını,insanın karanlık yanlarından olan ;öfkeyi,hırsı ve dünya telaşında unuttuğu ölümü işler.Zira kitabın son öyküsü ölüm üzerinedir. Fakat insanın ölümünden sonra çevresinde yaşananlarla ilgilidir. Yazar bunu ölen birinin ruhunun hayata bakmasıyla yapar. Öykülerin genelinden ders çıkarılır.Özellikle ilk iki öykü nasihat odaklıdır. Her öykünün ortak noktasından biri yazarın kalemini ve hayatını belirleyen toplumsal, siyasi eleştirilerde bulunması ayrıntısını barındırmasıdır. Kutsanan Kötülük aç gözlülüğe,hırslara,iyiliğe gerçekten inanmaya eğilir.Toplumun, bürokrasinin aksayan ve kirli yanları teşhis edilip iyilikle yeniden inşa edilir lakin güç,iktidar,hırs taşıyan yürekler kurulan dingin düzenden rahatsızdır.Bu rahatsızlık neyi doğurur?Şeytani bir hayat tekrar mı hüküm sürecektir ya da kurulan sakin düzen devam mı edecektir?İhanetin affının olup olmayacağını soran, sorgulatan,Firavun Userkaf’ın Affı öyküsü etkileyicidir.Bu öykü adaleti merhametiyle, sertliği zarafetiyle,gücü sevgiyle birleştirip ülkesini yöneten kralın, ona itaat edenlerin, yöneticilerin samimiyetini neden ve nasıl imtihan ettiğini ve sonuçlarını aktarır.Kitaba adını veren Mumyanın Uyanışı öyküsü bir serzeniştir. Sinuhe’nin Dönüşü bir prensin hayatının hatasını yapmasını tüm öyküler gibi yalın bir dille anlatır.