Hicran Gecesi ve Güzide Sabri romanları üzerine bir yazı .

İhanet,yasak aşk,kıskançlık ve kaçan kovalanır üzerine kurulu bir roman.
Aşkın bin bir halinden biri olan imkânsız aşk nedenleri ile romanda işlenirken romanın en ilginç yanlarından biri yasak aşka kalbini veren Serap’a kızamamak oluyor.
Roman melodram yanı kadar dönemin salon hayatını yansıtmasıyla da gerçekçi bir yana sahip.
“İnan bana sevgi yoktur bugün, ihtiras,zevk,eğlence,işte aşkın yerini alan şeyler.”Romanda geçen bu cümle gösteriyor ki bugünlerin aşk anlayışı ta o zamanlarda da var.Her zaman eskiye özlem,eskiden her şeyin daha anlamlı olduğuna ait düşünceler hep geçerli.
Evlat edinilen Serap evlat edinildiğini uzun süre bilmez.İki nişanı da evin kalfasının bu gerçeği nişanlılarına söylemesiyle bozulur ve Serap ikinci nişanının bozulmasının ardından kendi geçmişinin gerçeğini öğrenir.Bu onun için yıkımdır.Serap’ın hayatının kırılma noktasıdır.Serap kendinden yaşça büyük Fazıl Şükrü Bey ile evlenir.Fazıl Şükrü Bey’in oğlu yerine koyduğu ve ileride kızı Emel ile evlendirmeyi düşündüğü Celal ile Serap’ ı tanıştırtır.Başlarda birbirlerine düşman gibi davranırlar lakin Serap fark eder ki Celal‘e aşık olmuştur.Bunu çocukluğundan beri yan yana olduğu İlhan’la paylaşır.Bu aşk bir yere kadar yaşanır fakat Serap,Celal Bey’e nazaran daha tutkulu bir şekilde bu aşka bağlanmıştır. Korkusuzca,her şeyi göze almış olarak hareket etmeye başlar. Emel’in yurt dışından babasının yanına gelmesiyle Serap’ın kıskançlığı artar ve iyice mantıklı düşünmesini engeller.Bu durum Emel tarafından fark edilir ve babasının itibarını korumak adına bir plan yapar.Planı Celal ile İlhan’ı evlendirmektir. Şüphelerin arttığı bir ortamda bu nikah yapılır fakat Celal ile İlhan anlaşmıştır,bir süre sonra boşanacaklardır.Serap ise İlhan ‘a müteşekkirdir çünkü Celal‘i ona geri vereceğini,aralarında karı koca ilişkisi olmayacağını düşünür.Bu noktada ilhan müthiş bir özveri gösterir.Fakat tüm bunlar hayatın planına uymaz.Celal gerçek sevgiyi İlhan ‘da bulurken bu yıkım Serap’ı ölüme götürür.
Yazar genelde Necla ve Leyla romanları hariç iyi eğitim görmüş,aşık olan,ıstırap çeken kızların hayatlarını,köşk,yalı, yüksek tabaka hayatını anlatan romanlar yazmıştır,bu romanı da onlardan biridir.
Romanı benim için özel kılan Serap’ın ihanetini yazarın açıklıyor olmasıdır ve okur olarak bu ihanete bir yanıyla hak veriyor olmamızdır.
ALINTI
İnsan kendi etmediği bir şey için kimseyi yargılamamalıymış .

Balzac ,Bilinmeyen Şaheser incelemesi ve edebiyat ile resim üzerine düşüncelerim

Realizm temsilcilerinden olan Balzac’ın,Bilinmeyen Şahaser kitabının içinde Picasso’nun gravür ve desenleri var.Balzac bu öykü ile birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur.Kitaptan bahsetmeden önce belirtmek istediğim bir ayrıntı var.Balzac yazarlığı kadar bir resim tenkitçisidir.Zira Zola’da öyledir.Resim tenkitiyle uğraşan yazarın bu özelliği eserlerine yansır.Ayrıntılar vermesi,uzayan cümleleri ve bu romanda olduğu gibi resimle ilgili konuya hakimiyeti resimle ilgilenmesinin sebebidir.Edebiyatımızın ilk örneklerinde bir salonun anlatımı gayet kısadır.Zira biz heykelin yasak olduğu dönem geçirmiş ve resmde insan figürü gerçeğini yansıtma amacı taşımayan minyatür geleneğiyle sınırlı kalmışızdır.Resim(hayvan,özellikle insan)konusu cumhuriyet öncesinde,Osmanlının son dönemi hariç hayli değişken şartlarda kabul görür,yapılır.Abdülmecid’in Sis tablosu şaheserdir,insan tasviri yoktur,tartışmalı ressam Osman Hamdi Bey insanı yansıtır vb.Ne olursa olsun cumhuriyet öncesi Batı ile bu anlamda kıyaslanamaz.Padişahlar kendi resimlerini Hıristiyan ressamlara yaptırırlar.Müslüman ressam çok azdır.Resim,heykel(insan)gibi hiçbir zaman yasak değildir,sınırı vardır.Bizde bir gezi yeri sayfalarca tasvir edilebilir fakat bir evin köhne oluşu köhne olarak belirtilir.Bir kadının kokusu yarım sayfa anlatılır ama yüzüne dair ayrıntılar yoktur.Bunların sebebi insan sureti resminin bir dönem sınırının olması,dönemin yazarlarının da resimle olan ilişkileridir.Anlatımda resmetmezler zira gelenekte heykel,portre yasaktır.Tevfik Fikret,tablo halinde “resmeder gibi şiir”yazan Cenab Şahabeddin‘i ayrı tutabiliriz.Cenab Şahabettin şiire resim musikisi tanımını yapar, bu anlayışı Fransa’dan edinir.Lakin bu dönemlerde ve öncesinde resmin edebiyatla ilişkisine şiir adına örnek verirken romana verebileceğim bir örnek yok.Şiirde bizim şairlerimizle verdiğim örnekse Balzac’ın yaşadığı zamana ait değildir daha sonrasıdır. Batıda roman resmin peşinden gitmiştir,bizde bu pek geçerli ve mümkün olmamıştır.
Balzac çoğu eserinde bir eleştirmen,bir yorumcudur.Bazı konulardaki fikirlerini karakterleri aracılığıyla yazdıklarına katar.Bu bazen şehir planlamasıdır bazen müzeler hakkındadır bazen de askerlik üzerinedir.Fakat Bilinmeyen Şaheser’i bu konuda diğer eserlerinden ayıran nokta; diğer eserlerinde yazarın fikirleri yer yer paragraflarda bulunurken,bu hikâye başlı başına bir eleştiridir,arayıştır,tanımlamadır.Bir kurgu ile sanat,sanatçının üretimini,üretim boyunca süren sancıyı,kusursuzluk arayışını,sanatçının ürettiği ile arasındaki bağı,sanata ve zorluklarına adanmışlığı anlatıyor.Bunu ressam olan ve on yıl boyunca aynı resim üzerinde çalışan,sabrına hayran kaldığım yaşlı ressam Frenhofer karakteri aracılığıyla aktarıyor.İki bini aşan yarattığı karakterlerden biri olan Frenhofer,benim şu ana kadar okuduğum Balzac karakterlerinin en etkileyici olanlarından biriydi.
Sanattaki kusursuzluğun yollarından birini şu cümleyle açıklar “Sözdizimini eksiksiz bilmek,dil hataları yapmamak büyük bir şair olmaya yetmez. “Eserin yaşıyor olmasını,ruhunun olması gerektiğini ifade eder.İdeali,gerçekliği,üretilen şeydeki hayata paralelliği arayan bir ressamın sanat hakkındaki görüşlerini,kuramlarını,pratiklerini,uygulamalarını yansıtan özel bir hikâyeydi.
Balzac,resim değil tüm sanat dalları için geçerli bir arayıştan bahsediyor.Delilik ile dahilik arasında sanatın üretim aşamasını anlatırken,üretenin sanata karşı olan tutkusundan da söz ediyor.
Bol bol betimlemelerin olduğu anlatım,yaratım sürecindeki tablonun yapılış biçimiyle bu anlamda paralellik gösteriyor.
Kronoloji,Bilinmeyen Şahaser hakkındaki yazılar,gravür listesi kitabı okuduğum yayınevi ve baskısının artılarından bazılarıydı.
Balzac’ın genel özelliklerinden biri olan karakterlerin konuştukça kendilerini açmaları bu kitabında da vardır.

Elif Şafak’ın Kayıp Ağaçlar Adası romanı üzerine bir inceleme

Kıbrıs,dört tarafı acılarla kaplı yara parçası.
Ne kadar çok acı var dünyada ve neredeyse hepsi insan icadı ve hepsini insan yazıyor insan siliyor.Sonra tekrar yazıyor.Tarih tekerrürden ibaretken acılar da kendini tekrar ediyor.İnsanın insana yaptığının kaynağında genelde daha fazlasını kendi payına almak var.
İktidar,daha çoğu,güç uğruna yapılan savaşlar neticesinde ait olduğu yerden,kökünden koparılan hayatlar kayıp yaşamlar ve eksiklik geriye kalan tek şey oluyor.Bu acı hâl,bu yerinden edilmişlik bir göz rengi kalıtımsal olarak değil de insanın gözünün içimdeki bir bakış olarak nesilden nesile sirayet ediyor.Muhacir,mübadil,mülteci ,sürgündeki kişiler ve kaç kuşak sonrası bile bu hissi genetik olarak değil de bir kod gibi ta içinde taşıyor.Bazısı yaşadığı evde en fazla üç yıl rahat duruyor.Sonra odalar birbirine açılmıyormuş gibi bir cendere hissiyle gitmek istiyor.Bir o kadar da oraya kök salmak.Kalmak ait olma isteğinden,gitmekse aidiyetlik eksikliğini giderme isteğinden doğuyor.Bir yandan herhangi bir şey için hep soruyor :Bu gerçekten bana mı ait? Bunları nereden mi biliyorum ? Hiç yerinden edilmemiş biri olarak atalarımın mirasından.Ben bir değiş tokuşun yani mübadele torunuyum( Girit)bu his bir miras.İleride benim çocuğum da bu hisleri taşıyacak.Sebebi bir süre sonra bilgi olarak silinecek lakin bu his soy devam ettikçe duracak.Tıpkı romandaki kişilerin hissettikleri gibi ve en çok Ada’nın hissettikleri,ailesinin geçmişine dair bir şey bilmediği döneminde sınıfın ortasında sebepsiz gibi görünen bir çığlık atması gibi,bilge incir ağacının varlığı gibi.
“İnsan ruhu dünyanın en emperyalist gücüdür ; fetheder,fetheder ama hiçbir zaman fethettikleriyle yetinmez” der Kazancakis.Romanın kaynağındaki gerçek tarihte yaşananlar biraz da bu sözden doğuyor.İnsanı etnik kimliği yüzünden sokakta vurduran, yıllarca kapı komşusu ve dost olanları iç savasın ortasında düşman eden sebep budur.
Bilge bir incir ağacının anlatımının da dahil olduğu,bir yanıyla gerçekçi bir yanıyla surreal ve hayli katmanları olan bir roman.
Et ve tırnak gibi yasayan Türk ve Rumların birbirlerinden ayrılma hikâyesidir,haliyle romana acı hakimdir.
Kıbrıs ve Londra’da gecen roman bir kazı romanı.Köklerini arayan, bulan,kökünden koparılan,öteki olan,kök salmaya çalışan, kaybolan,mevsimsiz bir gülüş dahi olsa çiçekler açmaktan yana olan insan hallerini, acı,umut , göç,aşk,düşmanlık kavramlarıyla işler.Bunu yaparken doğanın bilgeliği,bitkilerin,hayvanların varlığı anlatıma,romandaki olaylara eşlik eder.Bitki ve insan ilişkisi ayrıcalıklı bir biçimde işlenir.Çeşit çeşit bitkinin,ağacın ,hayvanın ve hepsiyle eşit olan insanların yaşadıkları aktarılırken Kıbrıs’ın tarihteki tüm sancıları ve acıları gözler önüne serilir.
Defne ve Kostas birbirine âşık iki genç.Aşk illa sınanmak ister ya !Bu defa aşk savaşla sınanır; hem de savaşların en zoruyla,iç savaşla.
Adada Türk ve Yunan iki arkadaş,“biz yan yana mutluyuz,güçler ve o güçlere tapan insanlar gidin az ötede bile oynamayın”der gibi, beraber Mutlu İncir adlı bir taverna sahibidir.Ama insanlar durmaz,illaki güzel ve incelikli olanı bozacaktır.Mekân,adını ortasındaki incir ağacından alır.İçindeki herkes mutludur.Defne ve Kostas,mekânın sahiplerinin yardımıyla bu tavernada ailelerinden gizlice buluşurlar.Ta ki tavernada bir bomba patlayana dek.Taverna zaten 74 yılında savaşın içindeyken kapanır.Kostas’ın annesi iki oğlunu çıkan olaylarda kaybetmesinin korkusuyla,hayatta kalan oğlunun Müslüman bir kıza âşık olduğunu öğrenmesiyle Kostas’ı İngiltere’ye dayısının yanına yollar.
Romanda Defne ile Kostas aşkı dışında başka bir aşka daha sahit oluruz.Bu aşk da tavernanın yakından tanıdığı bir aşktır.
Adanın 1955 , 1960 ve 1970 , 1974 yıllarında yaşadıklarını zaman zaman bir ağacın anlatımıyla,zaman zaman insanların gözünden okuruz .Ortada acı kadar sırlar da vardır ki romanda sırlar biz okurlar için bitkiler,böceklerin gözüyle,anlattıklarıyla çözülür.Roman zaten doğanın şarkı sözü gibidir.
Kostas adayı terk eder,25 yıl sonra döner.Savaşta ortadan kaybolan insanları toplu mezarlarda arayan,onları ailelerine teslim eden oluşumda görevli arkeolog olan Defne ile görüşür.Kostas ile Defne’nin ailesinin ve çiftin etrafındaki kişilerin yaşadıkları şeyler hayli ağırdır.Kostas ardında bıraktıklarına ne olduğunu ,ardındaki kişilerin neler yaşadıklarını öğrendikçe biz de okur olarak onun kadar sarsılırız.Bitki uzmanı Kostas İncir ağacının ölmek üzere olduğunu görür ve yaşayan dallarını bir de yanına Defne’yi alarak Londra’ya döner.Yanında tutunmayı,köklerini,göçü, umudu,aşkı götürürken öteki olmanın kaderini ve kederini ve umutlarını bir de anne karnındaki bebeklerini de yanına almış olur.Ada doğar, adadan getirilen incir ağacının fidanıyla birlikte büyür.Ada,başkalarının kederini sezer,annesinin ölümüyle daha çok içine kapanır, geçmişi bilmese de tepeden tırnağa yaşanan acıları hisseder.Geçmişi okuldaki bir ödev vasıtasıyla sormaya başlar.
Mitler,halk hikâyeleri, tarih,gelenekler,bitki ve hayvanlar eşliğinde acı,umutlu, büyülü bir roman okudum.
Meryem ve Chico sizi unutmadım,bahsedeceğim.Chico roman boyunca en büyük sırlardan birini duyan papağandır,sır; ”seni seviyorum .‘ Akıbeti hüzünlüyken, Meryem’in karakteri romandaki en renkli karakterdir,Defne’nin ablasıdır.Yazarın incir ağacına yüklediği kişilikse etkileyicidir.
Kıbrıs’a gittiğimde hep o tel örgülere(Lefkoşa)öylece bırakılmış,perdeleri uçuşan ve eşyaları içinde duran evlere,ortada bomboş duran iki tarafa da ait olmayan alana baktığımda,savaşın izini taşıyan her yerde, çiklet çıkartması yapıştırılmış bir tüfeğin sergilendiği müzede hep içim titrer.Elif Şafak usta anlatımıyla aitlik hissini,göçü,tarihten kesitler sunarak aktarır.
Et ve tırnağın güney ve kuzey olarak ayrılışının hikâyesini bitki, yemek,ağaç kokuları eşliğinde okurken,Romanın sonunda yer alan -bir dönüşüm- ile altüst oldum.
Kıbrıs benim için yarın kalmış her hikâyesi,sert yaşanmışlığıyla dört tarafı acılarla kaplı yara parçasıdır. ALINTILAR:
✏️Keder kadar elle tutulmaz ve ölçülemez bir şeyin de kalıtım yoluyla geçmesi mümkün müydü insana ?
✏️Keşke ona yalnızlığın bir insan icadı olduğunu söyleyebilseydim.
✏️Olanları hafızanızda tutma gücünüz ne kadar büyükse ,iyimser olma şansınız o kadar da küçüktür.
✏️Neden unutmaya çalışıyorsak tam da o sebepten hatırlarız hepimiz;Ne bizi anlayan ne de bize kıymet veren bir dünyada hayatta kalabilmek için.

Elif Şafak/Kayıp Ağaçlar Adası

Kaplanın Sırtında kitap yorumum .

Bir iddiaya dayanarak tahttan indirilmesinin resmi gerekçesi “kitap yakmak,imha etmek”olan Abdülhamid’in sürgün yıllarını okudum.Ha’l fetvasındaki tek gerekçe bu değildir.Gerekçeler kimine göre iftira kimine göre de gerçektir.
Görse

Zülfü Livaneli’nin bir yönünü ayrı bir yere koyamayacağım gibi okuduğum kitaplarınndan herhangi birini ayri bir yere koyamıyorum.Benim için hepsi aynı beğeni ve değerde .Yönetmen,şarkı yazarı,şair, yorumcu/şarkıcı,romancı,aydın , gazeteci,fikir adamı,insan hakları savunucusu…Livaneli için en net duygum,aynı zamanda yaşıyor olmamın o yazdıkça yazdıklarını hemen okumanın,o söyledikçe dinlemenin ve nesilden nesile geçecek üretimlerin okur ve dinleyici olarak ilk şahitlerinden biri olmanın heyecanını taşımak.
Kitaba geçiyorum.Roman sürgündeki sabık padişahtan nefret eden,dolaylı da olsa aşkına engel olduğunu düşünen,ittihatçı subaylarla yakın olan,padişahın sürgün edilmesine sevinen,devrik padişaha ve ailesine hekimlik yapma görevi verilmiş bir hekimin notlarından yararlanılarak yazılmış.Roman, Meclis-i Mebusan’ın padişahın 31 Mart Olayı ile alakası olduğu iddiasıyla,resmi olarak da kitap yakma gerekçesiyle sürgün edildiği Osmanlı toprağı olan,daha sonra tek kurşun atılmadan Yunan’a teslim edilen kozmopolit Selanik’te geçer.
Abdülhamid’le ilgili dış politikada denge siyasetinin olduğu,çok uluslu Osmanlının iç politikasındaysa otokrasi,ittihat, İslamcılık ve reform siyasetinin olduğu(dönem dönem),içinde meşrutiyetin yer aldığı,hayatının anlatıldığı roman,araştırma,bazısı hayli kurmaca,oryantalist,bazısı gerçekçi vs birçok kitap okudum.Bazen de kendi bahsi az geçen yahut çok geçen,lakin onun aldığı kararlara bağlı olayların gerçekleştiği,haliyle padişahtan bahseden yine araştırma,roman vs birçok kitap okudum.Misal bu topraklarda parlamenter demokrasi ilkelerinden ilk defa bahseden,meşrutiyet kurucularından olan liberal Ahmet Mithat Paşa’nın Taif’te ki sürgünü gibi.Bu ve bunun gibi, misal Babıali Olayları ile ilgili,93 Harbi ile 31 Mart’la, büyük bir kaos yaratan Osmanlı Banka saldırı ile ilgili vb konuları işleyen kitaplardan parça parça olaylarla da Abdülhamid’in siyasi,padişah kimliğini tanıdım.Bu romandaysa “ birini” daha çok tanıdım; padişah,halife unvanlarından sıyrılmış birini…Romanı yorumlarken romanda yer almayan zamanında okuyup edindiğim bilgilerden ve salt kendi görüşlerimden de bahsedeceğim.
Osmanlıda en çok toprak kaybeden ama devleti bir arada tutan padişah olan,bir savaşın içinde tahta geçen Abdülhamid ‘e roman biraz da başka açıdan bakıyor.Doktorla olan konuşmalarında Abdülhamid’e aldığı ve uyguladığı kararlar için savunma hakkı veriliyor.Karar okuyucuya bırakılıyor.
Tarihe dayanan gerçek olaylarla örülü roman,neden sonuç ilişkisindeki neden kısmında yer alan “kandırılma”,sultanın karakterindeki özellik olarak işleniyor ki çapraz okuma yaptığım tarih kitaplarında da bu durum tahlille öne çıkar.Misal ,”ordunun iyi durumda olduğuna inandırılması,sultanın buna kanması.”Bu karakter özelliği Osmanlının çöküşünün engellenemez nedenlerinden biridir.Yahut değişen şartlarla ilkelerden taviz vermesi sultanın hem karakterinin hem siyasetinin yol açtığı yine neden sonuç ilişkisinin nedenidir.Sonuçsa hem Osmanlının hem şahsının başına gelenlerdir.Biri ve kişinin yaptıkları baştan sona iyi yahut kötü değildir.Hele zor şartlarda, çöküşte olan bir devleti 33 yıl yönetmiş biri için ve yönetimi için sadece iyi ve sadece kötü denemez.Abdülhamid’in iyi yanları kadar kötü yanları da vardır.İyi yanları çöküşün süresini uzatan denge siyasetiyken(çöküşü engelleyemez)bence en kötü yanı kesimleri birbirine kırdırarak kendi aralarında birleşmelerini engellemektir.Meşrutiyet öncesindeki sansür tarafı da sosyal ve sanat hayatını sekteye uğratması sebebiyle benim için kötü yanlarından diğeridir.Sayısız fabrika,üretim alanı açması iyi yanlarındandır.Kendi ailesini koruma adına,darbe girişimini engellemek adına İngilizlerden yardım alıp dolaylı olarak Kıbrıs’ı onlara teslim edişi onun şüpheci yanının yönetime olumsuz olarak sirayet etmesini doğurur ve kötü yanlarındandır.Sağlık,su hizmetleri gibi belediyecilik çalışmaları,eğitim reformları kıymetlidir.Abdülhamid tahttan indirilmesi kitap yakma ve imha etme iddiasına dayanır.Tahttan indirilmesinin resmi gerekçesi budur.Başka gerekçeler de sıralanır.Yakılan kitabın içinde yer alan “halka zulmeden idarecilere karşı ayaklanmak haktır “cümlesi korkularını tetikler ve kitabın bazı bölümlerini yaktırır.Kendisi bunu kabul etmez.Onun şüpheci yanının koca bir devlete her daim etki etmesi sevmediğim yanıdır.O çok önemli mobilya sanatkarıdır.Yaptığı mobilyalar sanat eseri niteliği taşır,(Yıldız Sarayı /Sedefli Salon mobilyaları aklıma gelen ilk örnek),her alanda sürekli proje üretmiş ve uygulamış olması hayranlık uyandırıcı yanıdır.
1909,sürgündeki ilk geceyle başlayan romanda Abdülhamid’in hayvanlarla olan ilişkisine hayran kaldım. Abdülhamid’in bilinen vesveseli oluşunun sürgün sürecinde,sürgünde nasıl tetiklendiğine şahit olurken,bir yandan bu huyu edinmesindeki haklı psikolojik sebepleri okudum.Bu ayrıntıyla Livaneli bize padişahın insan yönünü anlatır ki,belirttiğim gibi romanda padişah kimliğindense salt insan yanı daha baskındır.
Romanda Abdülhamid’in zihninin geriye dönüşleriyle, anılarına padişahın salt birey olan yaşamına şahit olurken,eğlence anlayışını,sinirlendiklerini, korkularını,aile ilişkisini, sevindiklerini,sırlarını,zevklerini tütüne düşkünlüğünü, komplekslerini,polisiye roman düşkünlüğünü,Avrupa kültürü hayranlığını,hobilerini görürüz, onu daha yakından tanırız.
Haliyle salt insan ve padişah olarak aldığı kararlarda bu özelliklerin izlerini de görürüz.Böylelikle özelikle siyasi kararlarını daha iyi tahlil ederiz.Romanın bana en çok kattığı şey bu oldu.
Roman iç ve dış siyasetinin profilini de çizer.Taht öncesi ve sırası ve sonrasındaki tarihi olaylar da yer alır.
Rahatlamak için bir kadeh rom yahut konyak içen padişah parasını yurtdışındaki bankalarda tutacak kadar temkinli biridir,bir doğa olayı sonucunda yaşanan durumda balıkların içinde bomba aratacak kadar da şüphecidir.Abdülhamid’in şüpheciliği topluma,sosyal hayata,onun siyasetine yansır ve bu yansıma romanda da işlenir.
Romanda dokuzuncu sırada bir şehzadeyken tahta geçip otuz üç yıl tahtta kalan padişahın ve ailesinin sürgündeki köşkte yaşadıkları anlatılır.
Zamanında Tevfik Fikret,Mehmet Akif gibi şairlerin biran önce ölümünü dilediği ve bu anlamda adına şiirler yazılan sultanın,burun kelimesi ve birçok kelimeyi kendi iktidar ve şahsi korkularından engelleyecek kadar sansürcü sultanın,Kanun i Esasi getirip ardından kaldıran padişahın dış basında nasıl,halk arasında nasıl göründüğüne,tanındığına dair ayrıntılar vardır.
Roman boyunca koşullar ne olursa olsun saray terbiyesinin ve elden geldiğince kadim kaidelerin uygulanışı romanın güzel ayrıntılarındandır.
Sürgünün yanı sıra bu esnada İstanbul’da halk arasında, sarayda,tarih sahnesinde neler olduğuna da şahit oluruz.
Dışarıda ve içeride herkesi birbirine kırdırtan,böylelikle kitlelerin kendi aralarında güçlenmelerini önleyerek bir siyasi yol izleyen Abdülhamid ‘in aldığı kararlar,uygulamalar romanda aktarılırken sultanın neden bu politikayı izlediğine dair tahliller de yapılır.Köşkün bahçesine çıkması yasak olan sabık sultanın psikolojisine ve onun iç hesaplaşmasına eğilen bir romandır.Kurduğu onca jurnal ağı,sansürle aldığı tedbirlere rağmen neden sürgünde olduğuna dair düşüncelerini de içerir.
Okuma yazma oranını arttırmak için harf inkılabını düşünen,alafranga saate geçilmesini ve Osmanlının Avrupa’ya göre geri kaldığını düşünen,bu uçurumu kapatmaya çabalayan,çarşafı yasaklayan alkol tüketen ve alkol fabrikası açılmasına ulusal sermaye adına izin veren, Osmanlıda ilk genelevi açan padişahın aynı ölçüde İslamcılık politikasını sürdürmesinin, İslam’a hürmet edişinin ikiliği romanda ağırlıklı olarak yer alır.Roman ve diğer kitaplardan okuduklarıma göre belirtiyorum; evhamları kadar bu ikilik onun siyasetini,hayatını,sürgün edilmesini inşa eder.
Sultan birçok suikast girişimine maruz kalır zaten ölüm,iktidarı kaybetme,devletin parçalanma korkusu ona mantık dışı önlemler aldırır.Lakin sürgündeyken de korktuğu şey başına gelir,suikast girişimiyle karşılaşır ve bir başka korkusu olan salgını da sürgündeyken yaşar.
Romanda sabık padişah ve doktorun konuşmaları doktorun öz fikrini değiştirmese de padişah hakkında acaba sorusunu sordurur.Sürgün yıllarında toprak kaybeden Osmanlıda bir askerin adının duyulması da romanda yer alır,o asker Mustafa Kemal’dir.
Padişahın sürgün yıllarında Osmanlı Balkanları kaybeder ,Selanik’in Osmanlıdan çıkma olasılığı üzerine padişah üç buçuk yılın ardından İstanbul’a öksüz kaldığı Beylerbeyi sarayına götürülür.Roman Abdülhamid’in denge,güçleri birbirine düşman edip kendini ve devleti sağlama alma politikasının doğruluğunu sorgulatır.
Tarih sürekli aynı görüşte yazılan kitapları okuyarak algılanamaz ,anti tez okumak gerekir. uydurma belgelerle kurulu kitaplardan kaçma hakkını her zaman kullandım.Tavsiye ederim.:)Aynı konuyu işleyen yazarlardan da kaçtım nitekim diyecek sözleri aynıydı.Tarihteki bir kişinin iktidarı tek bir dönemiyle anlaşılamaz.Yahut tek bir dönemi o kişinin devlet adamlığını tarif edemez,bu Abdülhamid için de geçerlidir.
Tarih,anı ve araştırma kitapları kadar destek niteliğinde romanlardan,hikâyelerden, şiirlerden de algılanmalıdır.Hele bahsedilen tarihlerde yazılmışlarsa,yazarı bahsettiği tarihte yaşamışsa bir kaynak kadar kıymetlidir.Nasıl ki bir romanda bir dönemde geçen bir dükkan adı ve yeri,yahut modası, gezinti alanının özellikleri,ulaşım araçları gerçekse o dönemin siyasi havası,siyasi havanın sirayet ettiği sosyal yaşamın aktarılışı da gerçektir.Birçok romanda,kitabın yazarının gözlemleyerek aktardığı Abdülhamid dönemini okudum.Misal Kıvırcık Paşa dönemin bir bölümünü çok güzel yansıtır,mizahi dili ise bonustur.Dönemin Paşa kavramını gözler önüne serer. Halkın kelime yasaklarından yeni deyimler bulma çabasını,jurnalciliğin bir gecede hayatlara tesirini(misal Pembe Maşlahlı Hanım),yasakların delinme halini araştırma kitabında pek bulamayız.Vatan toprağının korunma halini gerçekçi romanlardan okumak tarihi kavramamızı güçlendirir.Keza 2.Mesrutiyeti ve dönemini araştırma kitaplarından tez ve anti tez okuyarak öğreniriz.Lakin Kadınlar Arasında’yı okursak gerçekçilik ile yazılan romandan meşrutiyetin kazanımlarını,umutlarını kavrarız.Abdülhamid’in çağı yakalama çabasının kadın hakları ve bir çok alandaki etkisini anlarız.Batıcılık,Türkçülük kavramalının sosyal hayata yansımasını anlarız.Hele bu roman 2.Meşrutiyetin hemen sonrasında yazılmış,bu konuyu işlemiş ilk romandır.Halkın Sarayburnu diyemediği bir dönemde yaşamış bir yazarın, bunu diyalogla aktardığı romanından o döneme ait kitlesel psikolojiyi görürüz .Araştırma kitaplarına destek olarak,bahsettiğim NİTELİKTEKİ kitapları ve Livaneli’nin bu kitabı gibi bir hayatın bir kesitini belgeler üzerine kurarak anlatan kitapları okumak faydalıdır.

https://wordpress.com/home/hernevikitap.com