Bu kitapta şeytan bir simge; bastırılmamış cinsel istektir. Tolstoy’a göre bu arzu insanın iradesini yok eden bir güce sahiptir.
Yevgeni’nin bu arzu karşısında aklı yenilgiye uğrar.İradesi yerle bir olurken karşısındaki kadını da bir nevi şeytan olarak görür. Köyde yaşanan bu durum aynı zamanda köylü ve toprak sahibi ölçeğinde sınıf farkı ve bu farkın çatışmasını işler.Yevgeni için yedi günahtan biri olan şehvet artık bir vicdan azabı oluşturur. Bu vicdan azabı, şehvet ve günaha girme, ayrıca geçmişin bu karanlık gölgesi iki farklı son ile kitapta yer alır, iki sonda da ölüm yer alır.
Hıristiyanlıktaki yedi günahtan biri olan şehvete karşı direnen ve bu direnme sonucunda yenilen birinin yaşadıkları, iç dünyasında oluşanlar sürükleyici ve yalın bir dille aktarılır.
Otobiyografik izler barındıran kitap yazarın ölümü sonrasında yayınlanır.
Ne zaman Mütareke dönemi ile ilgili ya da fonda Mütareke dönemi olan bir roman, tarihi bir kitap okusam aklıma Halide Nusret Zorlutuna’nın kendisini meşhur eden “Git Bahar” şiiri gelir. Bu şiir 1919 yılında işgal atındaki İstanbul’a gelen bahara yazılmıştır.
“Git, git bahar, uzaklarda gül,
Denize renginden bırak hediye
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Kalbime sokulma peymane diye,
Gördüklerim kandil…Peymane değil.”
Yazımın bu girişiyle elbette anlamışsınızdır, romanın hangi dönemi işlediğini. Roman,Mütareke yıllarında işgal altındaki İstanbul’u ve düşmanla işbirlikçi kesimi işler. Tanzimattan sonra oluşan bu kesimin yozlaşan değerlerini, alafrangalığa düşkünlüğünü, işbirlikçi burjuvaziyi yansıtır. Roman, Türklerin mallarının sahiplenildiği, Milli Mücadele hareketini gözlemlemek için ve ihbar şebekelerinin kurulduğu, Türklerin evlerine girip evlerine el konulduğu Mütareke Dönemini anlatırken, düşmanla kurdukları işbirliğiyle dönemin bazı kesiminin yapısını anlamak adına önem taşır.
Roman sosyolojik tespitlerde bulunur. İşgal altındaki ise İstanbul’un fotoğrafını çeken roman, sonlara doğru kurtuluş mücadelesinin başlamasına yönelir. Yazar, Sürgün romanında 2. Abdülhamid dönemini, Kiralık Konak romanında1. Dünya Savaşı dönemini, Hüküm Gecesi romanın da Meşrutiyet dönemini işlerken, Sodom Ve Gomore romanında Mütareke dönemini, Yaban Romanındaysa Kurtuluş Savaşı dönemini , Ankara romanında cumhuriyetin ilk on yılını işler. Sodom ve Gomore romanında Mütareke döneminin bozukluğu yansıtılır.
Romanın her bölümü genelde Eski Ahit’ten bir bölümle başlar.
Yazar en büyük psikolojik denemelerini romanları arasında Sodom ve Gomore ile Yaban’da yapar.Necdet’in Leyla’ya karşı olan duygularını ve birçok konudaki eylemsizliği psikolojik derinliklerle işlenir. Necdet, yazarın diğer romanlarındaki karakterlerden bazıları gibi eylemsizdir. Bu eylemsizlik neye karşıdır?
Kafasının içindeki hayatla dışarıdaki hayatın uymamasından doğan hayal kırıklığı ve üzüntüye karşıdır.Bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmaz.Ruh olarak ölü hale gelecek kadar acı çeker fakat tamamen eylemsizdir. Necdet, ulusal değerlere sahiptir lakin hiçbir şekilde eyleme geçmez. Leyla’nın dayısının oğlu olan Necdet, bir İngiliz düşmanıdır. Vapur ve tramvayda bile bir İngiliz’le yan yana oturmak onun için zulüm iken Leyla’nın ve ailesinin İngiliz askeri ile içli dışlı olmaları gerçeği karşısında yine eylemsiz kalır. Ayrıca Leyla ile Necdet aile gözünde nişanlıdırlar. Yazarın belli bir sebepten sıkıntıda, buhran içinde olan karakterleri genelde çözüm odaklı değillerdir. Yürürler, kendilerini teselli edecek geçici şeyler yaparlar, ya da düşünürler. Bu romanda Necdet, Hüküm Gecesi romanında Ahmet Kerim bir müddet oradan oraya savrulurlar. Ahmet Kerim karakterinden söz açmışken eklemek isterim; Hüküm Gecesi romanında mütareke sesi işitildiğinde roman karakteri Ahmet Kerim, İstanbul’u tanımakta güçlük çeker. Şehri belinin orta yerinden ikiye ayrılmış olarak niteler. Der ki “işte Sodom burası, Gomore burası .Ahit’in Tekvin kitabında geçen , Tanrı tarafından günahları yüzünden yok edilen iki kenttir.
Yazar, Genç Kalemlere karşıdır. Zira kendisi batılı anlamdaki teknikleri kabul ettiği gibi, yer yer tipleri ve karakterleri de batılıdır. Batılı teknik kadar, olayları, tipleri, konuların bazıları, cümleleri batı etkisindedir. Yeni Lisan akımına, yabancı dille yapılmış tamlamaların Türkçeleştirilmesine karşı çıkmıştır. Daha sonra Yeni Lisan akımını benimsemiştir.
Türk romanına Nev Yunanilik anlayışını getiren yazar, sık sık Eski Yunan, Latin klasiklerini örnek alır ve bu yönelimiyle yazarın yer yer bu romanında da bu ayrıntının izlerini yansıttığını görürüz. Yahya Kemal Ve Yakup Kadri bu yönelim Akdeniz uygarlığı ile ilgili olduğu için akıma Havza , Nev Yunanilik adını verirler. 1912 yılında oluşan akım Milli Mücadele’nin başlamasıyla sonlanır ve iki sanatçı bu görüşlerini bırakır. 1928 yılında yayımlanan bu romandaysa Nev Yunanilik ile ilgili küçük izler bulunur.
ALINTILAR
Büyük felaketler gibi , büyük saadetlere de güç inanılır ve güç alışılır.
Aşk her şeyden evvel hissi bir alışkanlıktır.
Bir defa affeden aşık artık durmadan affetmeye mahkumdur.
Gerçekten, gerçekten bütün insanların her biri bir kelime , her biri bir harf gibidir ve hepsi bir araya gelip ya da sahifeyi , ya bir kitabı meydana getiriyorlar.
Kitabın yazarı aynı zamanda şair olunca kitaptaki anlatıma lirik bir tat dahil olmuş.Ayrıca genel olarak imgelerle dolu bir anlatım var .
Waclaw, Atlantik’te bir petrol sondaj gemisi şantiyesinde çalışır.Arkadaşı Matyas onun gibi işçidir ve bir gece odasına gelmemesi üzerine bir arama çalışması yapılır. Waclaw,arkadaşının ailesine ulaşmak ve Matyas’ın eşyalarını ailesine teslim etmek için bir yolculuğa çıkar.Bu yolculuk,ülkeden ülkeye uzaklara olan bir yolculuktur ve bir o kadar da içsel bir yolculuktur. “Waclaw, çıktığı yolculuk sonrasında petrol çıkarma işine geri dönecek mi ?“, yol, onu eski aşkı Milana’ya yaklaştırdıkça bu soru ve Waclaw’ın içindeki tüm sorular yanıt bulurken,varoluşa ait tüm iç çatışmaları bir yandan durgunlaşır,bir yandan da iyice belirginleşir.
Romanın fonunda petrol işçilerinin çalışma koşulları bulunur.
Rıfat Ilgaz,siyasi baskıların arttığı dönemde bir spor gazetesinde düzeltme işinde çalışırken baskıdan nasibini alan aydınları gazetede çalıştırır.Kimin paraya daha çok ihtiyacı varsa kendine göre durumu düzenler ve o aydına geceleri iş verir. Orhan Kemal’de 1957’yi 1958’e bağlayan yılbaşı gecesi on lira karşılığında çalışır ve parasını alınca da ilk işi bir paket sigara almak olur. Aydınlar,muhalifler her dönem canım ülkemde her daim ne yazık ki maddi ve manevi acı çekmiştir.Romandan bahsetmeden önce aklımda kalan bu bilgiyi paylaşmak istedim ve yine kitaba geçmeden yazarla ilgili bir ayrıntı daha paylaşacağım.“Yazmak için yaşamak,duymak,halkı algılamak gerekir…Bir yazar için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek…Ve halkın değişimini algılamak …”Orhan Kemal böyle der ve belirttiğini de uygular. Devlet Kuşu’nda gitgide yaşanması zorlaşan İstanbul’da paralı bir yaşamın özlemini duyan yeni bir sınıfın yansıtılması vardır.Aynı zamanda roman,Menderes’in partisinin etkisi azalmaya başladığı bir dönemde paranın bu hükümet ile nasıl el değiştirdiğini,şehrin mimarisine etkisini,insanlara durumun sirayetini etkili bir biçimde yansıtır.
Orhan Kemal,siyasetçi bir babanın oğludur.Babası ilk meclisin milletvekillerindendir.Çocukluğunda ise babasıyla sürgüne gider.Yani zorluklarla karşılaşması çocuk yaşında olur.Ardından genç yaşında Gorki okuduğu için tutuklanır.Daha sonra da Anadolu’dan İstanbul’a göç eder.Bu ana hatta bağlı olarak yazarın hayatıyla bağlantılı olarak;yazın hayatında çocukluk,gençlik dönemi gerçekçi dille işlediği Adana insanı merkezli,tarımın,sanayinin,toplum gerçekçiliğinde işlediği dönemi,büyük şehre geldiği ve büyük şehirde, İstanbul’da yaşama tutunmaya çalışan insanların anlatıldığı ,gecekonduların,yoksulluğun,hayat kavgasının anlatıldığı dönemi vardır.
“Göç” yazarın kaleminin odak noktalarından biridir.Aradaki dönemindeyse,Çukurova’ya göç eden kırsal kesimin yaşadıkları yer alır.Üç dönemde de toplumsaldır, gerçekçidir,toplumun içinde bulunduğu başlarda bahsettiğim gibi değişimleri yansıtır.Aynı zamanda karakterleri canlıdır,her biri birey olarak işlenir.İnsanın içinde bulunduğu durumu gerçekçi dille anlatır ki Devlet Kuşu’nda her karakter gerçekçi bir zeminde işlenir.Karakterlerin hepsi toplumun içindeki kişilerdir.
Devlet Kuşu,Demokrat Parti’nin etkisinin azaldığı yıllarda otaya çıkan ülkemizin bir evresini gösterir.Zamanında partili olup yatırımını yapan bir kesim ile zenginleşme hayalini kuran bir kesimin ortaya çıkışı gözler önüne serilir.
Devlet Kuşu yazar tarafından 1965 yılında İspinozlar adıyla oyunlaştırılır. Avare Mustafa olarak da sinemada yer alır.Aklımda kalan Çolpan İlhan ve Fatma Girik ve Ayhan Işık’ın muazzam oyunculuklarıdır.
Kumkapı’da yaşayan yoksul bir aile gerçekçi bicimde romanda yer alır. Ailenin annesi yoksulluğun her sıkıntısına katlanırken ailedeki kızlar etrafın her çalışan genç kıza kötü bakmasına aldırmadan fabrikada çalışırlar.Ailenin büyük oğlu,adaşım Mustafa ise aylaktır.Çalışmak ister fakat kendi kafasındaki işlerde.Babası tarafından sürekli içinde bulunduğu durumlardan dolayı azar işitir.Annesi ise onu sürekli korur.Özellikle yaşından dolayı oğluna hak verir.Oğlu için varlıklı bir kız için dualar eder, ailesinin de bu varlıklı kısmetten nasibini alması için de duasını sürdürür.Her katında iki oda bulunan dört odalı bir evin Mustafa’nın ileride evleneceği kızın ailesi tarafından kendilerine verildiğinin hayalini kurar. Oysa Mustafa avlu komşu kızı Aynur’a aşıktır,Aynur ise Mustafa’ya.Baba bir basımevinde kapıcıdır.zOğlu ile hiç anlaşamaz.Babanın yakın arkadaşı ise ailenin mübadele ile geldiği yıllarda Mustafa’nın annesinin tüm altınlarını harcamışlardır.Bu sebeten anne de ogul da babaya kızgındır.Özelikle babası altınları harcamamış olsa kafasındaki lokanta işini yapacak Mustafa babasına kin güder.Babanın nasıl aylak bir akıl hocası arkadaşı varsa Mustafa’nın etrafında da bu anlamda arkadaşları vardır.
Mustafa mahallelerinde arsa alıp, apartman diken,zamanında kaymakam olan,Demokrat Partili varlıklı Zülfikar Bey’in kızı Hülya’nın dikkatini çeker.Nasıl çekmesin Mustafa çok yakışıklıdır.Babasının zoruyla,Zülfikar Bey’in yanında çalışmaya başlayan Mustafa ve çirkinliği ile nam salmış Hülya etrafın baskısıyla,ailenin kurtuluşunu olası evliliğe bağlamasıyla evlenir.Bu süreçte herkes hayaller kurar.Hatta hayallerinde kendi hayal ettiklerine uymayan davranışta bulunanlarla kava eder dururlar.Mustafa’ya hem ailesi hem de arkadaşları tarafından yüklenen sorumluluk ağırdır.Sevdiği kızdan vazgeçer,ailesi için Zülfikar Bey’in aşağılamalarına,onun kontrolünde bir hayat sürmesine katlanır.Aynur ise keder içindedir. Zülfikar geçmiş yaşantısından yola çıkarak damadının kızını sevmediğinin , derdinin para olduğunun farkındadır lakin yine geçmişte yaptığı bir hatanın kızı üzerinden cezasını çekmemek için bazı şeyleri görmemeye çalışır.Hikâyede Mustafa ve Aynur en mutsuz kişilerken Mustafa’nın almış olduğu kararla kimi için trajik kimi için mutluluk dolu günler başlar.Sınıf atlama çabası romanın merkezindeyken aşk,paranın gücü,karaborsacılıkla elde edilen servetin asıl kaynağı,dönemin toplum ve az siyasi havası,aile içi ilişkiler,bir toplumda yeni yeni oluşan zengin olma hayali içindeki insanların yaşamı romanda yer alır.
Natüralizmde karakterin davranışını biyolojik temeli;kalıtım belirler. Davranışlara genetik özellikler yön verir.Çevre ise kalıtım özelliklerini destekler.Yani çevre ve kalıtım natüralist eserlerdeki karakterlerin düşünce,davranış,tutumlarını açıklar,karakterin oluşumunu sağlar.Karakterin yaptıkları şeyler kalıtım ve onu besleyen çevre etkenlerine bağlanır.
Bir Gecelik Aşk Uğruna kitapta yer alan üç öyküden ilkidir.Julien,anne ve babasını küçük yasta kaybetmiş, sıradan,yirmi beş yaşında postanede çalışan bir memurdur.Monotonluğu, kendi hayatındaki tekdüzeliği sever ve flüt çalar.Soylu komşusu bu müzik sesini duyarken Julien onu görür,artık hayatındaki monotonluk biter ve soylu Thérèse de Marsanne’ye saplantılı olarak tanımlanan bir aşk duyar.Varlıklı Thérèse’nin bir sırrı vardır ve bu sırrı gizlemek adına Julien’nin aşkını kullanır. Aslında bu sır bir suçtur ve Julien bu suça orak olur.Öyküde yer alan suç aslında soylu bir ailenin kalıtım yoluyla geçen bir lekesidir.Thérése küçük yaştan itibaren bu kalıtım özelliklerini sergiler.Bir duygusal bozukluk olan bu durumun önüne geçmek için on sekiz yaşına kadar manastıra yerleştirilse de,manastır dönüşü her şey yolundaymış gibi görünse de,genetik miras bir gün ortaya çıkar.Julien için trajik bir sona sahip olan bu aşk insanın karanlık yanlarını gözler önüne serer.Kitabın bir diğer öyküsü olan Nantas’ta da sınıf farkı,yükselme hırsı ve bu hırs uğruna yapılanlar işlenir. Nantas, bu dünyada güçlülerin kazandığına inanan bir karakterdir. İki ay boyunca Paris’te tutunmaya çalışır fakat vardığı nokta hiç iç açıcı değildir, ta ki bir teklif alana dek. Aldığı teklifi güç kazanma, önünü açma adına kabul eder.Kabul ettiği şey güç uğruna kendinden bir şey vermesidir.Oruç öyküsü dinsel ahlakı sorgular. Bir vaaz esnasında kilisede uyuya kalan bir baronesin vaiz ve arkadaşları hakkındaki düşüncelerini aktarır.Dini toplumsal bir gösteriye çeviren ve dünyevi hırslarına özellikle orucu maske olarak kullanan karakterin kendi hayatındaki mutsuzluğuna,cinsellik gibi doyumsuzluğuna değinir.
Kısa bir öyküden oluşan kitap; bazen bir cümlesiyle beni uzun uzun düşüncelere sevk etti,bazen de yazarın ne anlatmak istediğini çözmeye çalışırken beni derin bir çabaya sürükledi.Kısa fakat benim için kolay okunan bir kitap olmadı. Hayatı yaşamamak hem de bir gün korkunç bir şey yaşayacağını düşünüp,o günü bekleyerek yaşamı ertelemek…John Marcher tam olarak bunu yapar.Kaderinde korkunç, büyük bir felaketin saklı olduğunu düşünür ve bu düşüncesini arkadaşı May Bartram ile paylaşır. May ile John Marcher,o günü beklemeye başlar. O gelecek olan felaketiyse canavar olarak adlandırır.May, defalarca Marcher’a sevginin o canavarı yok edebileceği fikrini aşılar lakin bu Marcher’da karşılık bulmaz.Marcher,takıntılı biçimde,bu telkini reddederek hayatını heba ederek geçirir.May Bartram’ın ölümü ile anladıkları ise; onca zamanın,aslında kendi hayatının bir anlamsızlığa vardığıdır,boşa geçtiğidir.Hayat Marcher’dan kendi seçimi, düşünceleri,hayatı yaşamaması nedenleriyle teğet geçmiştir.Oysa May Bartram ona karşı bir fedakârlık göstermiştir.John Marcher’ın trajik olanı bekleyişi o kadar ben merkezdedir ki;ne bu fedakârlığı görmüştür,ne de hayatı yaşamayarak kendi yaşamını heba ettiğini görmüştür.Kaçırdığı şey tüm insanların yaşadığı duygulardır.Beklediği o canavarın aslında bir gün çıkıp gelecek felaket düşüncesi ve o felaketi bekleme kararı olduğunu çok geç kavrar.
Dünya keşke Ali Rıza Bey‘in bildiği gibi bir dünya olsaydı,lakin değişim her daim iyisiyle kötüsüyle gelir.Birinci Dünya Savaşı sonrası gelen değişim, toplumların değerlerini etkiler.Birey bu değişimi reddetse de değişimin dışında kalmaya çalışsa da etrafındakiler yeni hayatın dışında kalmak istemeyebilir.O zaman ne olur?Roman,bu soru ve bu sorunun cevabı üzerine kurulu.
Romanın başında,ilk sayfalarda Ali Rıza Bey ile konuşan gencin söyledikleri romanın gidişatını ve sonunu işaret eder.Yeni düzenden yana olan genç, eski değerlerle zamana direnen, insanların paradan başka şeylerle de mutlu olacağını düşünen Ali Rıza Bey’e şöyle söyler “Babasınız,çocuklarınız var,paranız yok değil mi?Evlatlarınız ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.”
Yazarın önce roman olarak yazdığ, ardından tiyatro oyununa da dönüştürdüğü Yaprak Dökümü kendisinin olgunluk dönemi eserlerindendir.
Osmanlının son dönemindeki sosyal değişimin bir ailenin yapısına yansıması aktarılır.Kimsenin hakkını yemeyen, kuralcı,dürüst,hakkını vererek işini yapan aile reisi Ali Rıza Bey’in katı ahlak anlayışına ters olan bu yansımanın aileyi sürüklediği trajedi aktarılır.Dürüst devlet memuru olan Ali Rıza Bey’in ailesine devrin yeniliklerinin yansımasıyla oluşan;aile içindeki kuşak çatışmasıyla,eski ile yeninin çatışmasıyla doğan trajedi otuz üç bölümle anlatılır.
Zamanda geriye dönüşlerin, diyalogların,psikolojik ve sosyolojik tahlillerin olduğu roman,geriye dönüşlerle beraber Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı sonrasını kapsar.
Roman değişim geçiren bir toplumun bunalımlarını yansıtırken bunu bir aile üzerinden aktarır.Bu değişim aslında tüm dünya içindir.Birinci Dünya Savaşı sonrası insanların artık amaçları,parayla ilgili hırsları vardır,eski ahlak değerlerinin yıkılmasını isterler ve bu eski değerlere karşıt yaşarlar.Sosyal yapının değişimi bir ailenin çözülüşüyle neticelenir.Aslında bu durum iç içedir;Toplumun en küçük birimi değiştikçe toplumda dönüşür.Yeni zaman insanlarının özellikle ekonomik hırsları,ahlak değerleri eskiyi kabul etmez.
Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu‘daki Adnan Bey’in yalısında olduğu gibi daha doğrusu Bihter ve annesinin yalıya girmeden önceki halinde olduğu gibi Ali Rıza Bey’in evi dış dünyaya kapalıdır.Ali Rıza Bey dış dünyanın dönüştüğünün farkındadır ve çocuklarını yeni hayata karşı korur.Dış dünya ise kapıları elbet zorlar.Yani Ali Rıza Bey’in bu kapattığı kapı sürekliliğini bir noktaya kadar korur.Bu iki ev arasında dış dünyaya kapanma sebebi farklıdır.Ama yıkım ve çözülüş kaçınılmaz olur.Yeniye,dış dünyaya kapanarak karşı koyabileceğini düşünmesi Ali Rıza Bey’in yanılgısıdır.Bir diğer yanılgısı da gelişen olaylara karşı seyirci kalışıdır.Aile çözülüşe ve dağılmaya girdiğinde baba olarak çaresiz kalır.Aile bireyleri özelikle eve gelinin girmesiyle baskı ve değişim arasında kalır.Modernleşme, yeni olan bireylerin üzerinde etki kurdukça ev yeni hayata açılınca,evde verilen davetlerle yeni insanlarla tanışıldıkça trajediler yaşanmaya başlar.Ailenin yıkımını bu romanda gelin,Aşk-ı Memnu’nda ise Bihter belirgin biçimde başlatır ve hızlandırır.
Zamanında dürüstçe çalıştığı için aileye maddi anlamda babalık yapmadığı düşüncesiyle,ailesi tarafından Ali Rıza Bey suçlanır.
Ali Rıza Bey ne kadar pasif bir karakterse,büyük kızı Fikret o kadar harekete geçen bir karakterdir.Evin gidişatını gördükçe babası gibi duruma küsüp köşeye çekilmez,seyirci olmaz,itiraz eder,engellemeye çalışır ve kendi geleceği için evlenip evden giderek harekete geçer.
Eskinin yeninin karşında tutunamamasını işleyen roman,zaman karşısında bir ailenin yıkımımı yansıtır.
Yaprak dökümü ailenin en aklı başında üyesi ile başlar.Ailenin maddi sorumluluğunu alan Şevket ile devam eder.Dökülen üçüncü yaprak Necla, ardındansa Leyla olur.
Öykü kitabı olan Kalaycı’yı anlatmaya başlamadan önce,kitapla bağlantılı olarak Mübadele ve Kayaköy’den basedeceğim.Zira kitaba adını veren Kalaycı mübadele zeminine kurulu bir öyküdür.Fethiye’ye çok kez gittim,son ve daha önceki gidişlerimde Kayaköy’e uğradım.Elbette turistik bir mekân fakat Kayaköy’ü turistik bir mekâna da indirgemek oradaki özelikle acı hatıralar için haksızlık olur.Köyün nispeten girişinde bir kahvede otururken,limonatamı yudumlamak biraz zor oldu;zira mübadelenin en sert çizgilerini gördüğüm bir yerdi.İlk ve son gidişimde de,yıkık evleriyle,yarım duran yapılarıyla,yarım kalmış hayat hikayelerini düşündürdü.Bu öyküye bir hediye olarak görselde mübadeleye ait evrak ve fotoğrafları kullanmak istedim.Özelikle mübadele konut ve yerleşimleri,Lozan ile mübadele kararıyla nüfusların takakası,yolculuk esnasında yaşananlara ait birçok sayıda kaynak okudum.Mübadil torunu olmandan mütevellit konuya ilgi duymam kaçınılmazdı.Şimdi bu konu bir mübadele hikayesi barındıran Kalaycı öyküsüyle karşıma çıktı.Öykü Levissi’de sonraki adı olan Karaköy’de geçer.İçinde aşkı da barındıran öykü bir Türk kalaycı İsmail ile bir Rum kızı Lena’nın imkânsız aşkını anlatır. Kalaycı öyküsü adını İsmail’in mesleğinden alır ki geri kalan yirmi öykü de adını genelde geçmişte kalan mesleklerden ve o meslekleri icra edenlerden alır.Yirmi bir öykünün orta noktalarından biri buyken her biri hüzünlü,yer yerde trajiktir.Çarıkçı öyküsünde olduğu gibi bireyin iç dünyasına eğilen öykülerde ağırlıktadır.Çarıkçı ustası Trablysgarp’ta bir kolunu kaybeder, Çanakkale Savaşı’na gidecek olan askerlere çarık yapar.Karakterin hayatı,iç dünyası incelikli biçimde aktarılır.Öykü bir epigrafla başlar. Mustafa Kemal Atatürk’e,gazi ve şehitlerimize saygı duruşu niteliğindedir.Ayrıca yazarın annesinin dedesi Çanakkale’de savaşmış ve ağır yarası ile yolculuk yapıp vefat etmistir.Kitabın arka kapağında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve cephedeki,cephe gerisindeki Türk kadınlarının fotoğrafları bulunur.
Kaleci her zaman gol kurtaramaz ki gol de yer,tıpkı hayatta hepimizin yediği goller gibi.Kaleci öyküsü tam olarak bu durumun odağında konusunu işler.Zamanında kaleci olarak çok başarılı olan Panter lakaplı Mehmet bir sakatlık sonrasında zirveden dibe düşer.
Bir başka öykü olan Külcü küçük insanı işleyen,kenardaki insandan bahseden Sait Faik öykülerinden aşina olduğumuz köşede kalmış insanı anlatır.Yazar kendi üslubu ile küçük insanı anlatırken nostalji, burukluk,onur mücadelesi gibi duygu durumlarını ustalıkla aktarır.Herkesin Külcü dediği,yoksul,dedelerini ve babasını savaşlarda kaybetmiş,ne iş bulsa yapan,kanaatkâr,sessiz,kenarda köşede kalmış bir karakter,Külcü öyküsünde işlenir ve öykü buruk bir tat bırakır.
Yolcu öyküsünde bu defa mübadil değil mülteci olan Yusuf ve babasının hikâyesi anlatılır.
Her öyküde küçük insanın,toplumun pek farkında olmadığı insanların umutları,trajedileri,hüzünleri,ayakta kalma mücadeleleri,onur mücadelesi,ruh halleri mevcuttur.
Öykülere yer yer türkülerin güfteleri eşlik eder.
Kamyoncu,bilinmezliğe yürüyen bir adamın hikayesini anlatan Meydancı,düğün şarkıcısı Çiçek ve saz arkadaşlarının hikâyesinin anlatıldığı Şarkıcı,yabancılaştırmayla biten ve 1980’lerde geçen Kapıcı, zamana yenilenlerin ve zamanı geçmiş denilenlerin öyküsü Tamirci,kitaptaki çoğu öykü gibi Fethiye’de geçen ve Antik dönemde geçen Dövüşçü,dünya,para ve ölümün bir mezarcı bakış açısıyla anlatıldığı Mezarcı,şansı ıskalamanın “eyvahını” yansıtan Simitçi,tebessüm ettiren Hurdacı,işinin ilk gününü sevinçli ve acılı haberleri ileterek geçiren,bir postacının hikâyesi olan Postacı kitaptaki bazı öykülerdendir.Kızlar okumaz gibi köhne bir anlayışı savunanlara karşı kızını savunan ve okutan,Saliha’nın babası gibi “Keşke her kız çocuğunun böyle bir babası olsa”dedirten,Öğrenci 1 Saç Bağı öyküsü kitabın ayrıcalıklı öykülerindendir.Öğrenci 2 Köye Dönüş,Saç Bağı öyküsünün devamı niteliğindedir.Saliha öğretmen birçok kız çocuğunun hayatına dokunur.
Bazı öykülere gerçekte yaşanan olay ve yasayan insanlar ilham olmuştur Bunlardan biri de Boyacı öyküsündeki komiserdir.
ALINTILAR
Hayallerle gerçekler birbirine temas etmiyorlardı.İkiz ama bir o kadar da yabancı kardeş gibiydiler. (Pazarcı)
Diğerleri gibi ben de yüklemi ararken özneyi kaybedenlerdendim…(Biletçi)
İnsanın gönlü yorulduysa,dünyanın bir önemi kalmıyordu.(Hurdacı)
Her şeyden önce belirtmeliyim ki roman büyük bir merak uyandırarak başlar.Şaşırtıcı ve sarsıcı biçimde biter.Toplumun kadına biçtiği rollerden sıyrılıp kendi varlığını inşa etme halini anlatır.Roman,toplumun tabu olarak gördüğü şeyleri varoluş ve anlam arayışında yıkan bir ana karaktere sahiptir.
Cinselliği,karşı cinsi erken yaşta keşfeden,cinselliği yaşayan Ilgın, hayatında bir değişime girerken yola çıkmadan önce bu değişim için nereden başlayacağını bilemez.Evlidir ve korunaklı bir alandadır fakat bu alanda arayışa girer;kendine ait gerçeklerin arayışına…Eşi Sedat onun için koruyan,kollayan,gerekli anlamlarına gelir.
Annesini yedi yaşında kaybeden, gazeteci Seçkin ise kendini sıfır noktasında hissederken,monoton bir hayatın içindeyken birden hem okur için heyecan uyandıran,hem karakterin bir maceraya atılmasını sağlayan gelişmeler yaşar.Ofisine aldığı isimsiz bir mektup,Ilgım Halit’i izlemesini,mektubu yazan kişiye gördüklerini rapor etmesini, karşılığında para teklifi barındırır. Seçkin,hem gazetedeki işini sürdürür hem de bu teklifi kabul eder ve Ilgım ile eşinin yaşadığı evi bir teleskopla incelemeye başlar.
Ilgım,bedeni varoluşun en somut göstergesi olarak kabul eder.Gelişim, var olma bedenle entegre olunursa gerçekleşir.Bedeni saklamak bütünselliği engeller bedeni saklamanın utanma ve reddedişi getirdiğini düşünür.Bu yüzden çıplak uyur,evin her odasının perdeleri açıktır.Seçkin,Ilgım ve eşinin evini gözlemlerken,Ilgım’ın hayatında herkesin tuhaf olarak adlandırdığı Ender’i görür.Ilgım ve Ender’in ilişkisini anlamlandıran,tuhaf bulmayan belki de sadece Ilgım’ın eşidir ki,Seçkin ve herkes için bu karışık bir durumdur.Bu durum yazımın başındaki tabu olarak görülen şeylerin yıkımı diye bahsettiğim ayrıntılardan biridir.Bu gözlem durumu tahmin edilme bir hal alırken kadının ve cerkeğin cinsellik üzerindeki düşünceleri ve cinselliği yaşamaları farklı bir bakış açısıyla işlenir.
Ilgım felsefi düşünceler barındıran bir kadındır,kurduğu hayatı tez ve antitezler zeminindedir.Seçkin ise bu süreçte görmek istemediği kendini görmek zorunda kalır.
ALINTILAR
Bildiklerimi yaşayamamak ruhumu kurutuyor.
Belki de hayat,soruları kabullenme sanatıydı.
Gelişimin en önemli göstergesi ,rahatsızlıktır.Rahatsızlık yoksa, gelişim de olmaz.
Belki de var olduğuna aydığın zaman,yok olman bir önem taşımıyordur.
Sevgi,şimdilerde insanların yalnızlıklarının kesişme noktasından öte bir hiçti. Benim yalnızlığım,seninkiyle buluştuğu an onu yadsıyabiliyorum,buna da sevgi diyorum.Kimse bunun farkına varmak istemiyordu,kimse dile getirmiyordu.Sevgi,derinlerde bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyordu.
Biliyor musun,duyguların en çok boyutu olanı yalnızlıktır aslında.Onu kabul ettikçe çoğalır ve derinlerdeki sürprizlerini seninle paylaşır.
Yarım kalan bir hayatın sahibesi Sıla. Oysa Sıla’nın yaşamını okurken kendi hayatımızın yarım kalanlarını, yaşanma ihtimali varken yaşanmayanları,başkalarının kararıyla yaşayamadıklarımızı,tercih etmediklerimizin yaşanmasını da okuruz.
Neden hayatlar yarım kalır?Bazen coğrafya,bazen bize bırakılmayan kararlar,bazen seçtiklerimiz bazen de belki ismimiz ve salt dünyevi bir bakış açısıyla dünyaya geliş nedenimiz.Bu sebeplerin hepsi Sıla için geçerliyken, hayallerine,yaşadığı hayatta yaşayamadıklarına sanki gurbetteymiş gibi sıla çekmesi ve annesinin rahatsızlığı nedeniyle doktorun “doğum yaparsan iyileşirsin” sözüyle dünyaya gelmesi.Başkalarına deva,merhem olanların kendi hayatlarından bir parça verdiklerini düşünürüm.Sıla da doğumu ile annesine hayat verir ama dünyaya geliş nedeniyle kendi hayatını yaşayamama hikâyesi de başlamış olur.Dünyaya esas geliş nedeni bile böyle olunca kaderin ilk adımları da bu yönde ilerler.
Ailesinin yaşadığı Niksar’ın köyünde aileye üçüncü çocuk olarak doğan Sıla,henüz iki haftalıkken ağır bir hastalık atlatır.Sıla,yaşam ve ölüm arasındaki o her zamanki ince çizgiden o küçük bedeniyle yaşam tarafına geçebilir.Okuma isteği ile ilkokula giden,gururlu Sıla,yoksul bir ailenin çocuğudur ve eğitimi yarım kalan Sıla,ağabeyinin başka şehre tayini ile onunla ilgilenmek üzere çocuk yaşta hiç bilmediği bir yerde bırakılır.On iki yaşındayken yetişkin olan Sıla,hayatta en çok korkuyla tanışır ve bu korkulara karşı mücadeleyi keşfeder.Yirmi yaşına kadar ne istediği sorulmayan Sıla’nın hikâyesi yine ona isteği sorulmadan yapılan bir evlilik ile devam eder.O zamana kadar yarım kalmış hayatına yeni korkular,yeni acılar,yeni mücadeleler,dillendirdiği ve dillendiremediği itirazlar eklenir.Böylelikle evlendikten sonraki geri kalan hayatı da yarım olur.
Onu ayakta tutan çocukları ve yazdığı şiirleri olan Sıla’nın hayatı hayli hüzünlüdür.
Hayatı yarım da olsa,tam da olsa Sıla’nın vardığı nokta kabullenme ve içinde bulunduğu değerlerle yaşamasıdır.
ALINTI
Kitaplardı,şiirdi insanları asıl besleyip büyüten,iyi insanlar haline getiren.