Bilinmeze Doğru

Siyasetin ve savaşların insan yaşamı üzerindeki etkisi oldukça fazladır.Rusya’nın da her ülke ve her millet gibi tarihinde kırılma noktaları vardır.Rus çarlığı,Rus İmparatorluğu Kırım Savaşı, 1853 – 1856 Osmanlıya yenilgisi ve bu yenilginin  ardından gelen 1917 Ekim Devrimi: Bolşevik İhtilali,ardından Sovyetler Birliği’nin kuruluşu,2.Dünya Savaşı,ardından iç savaş ve Sovyetler Birliği’nin dağılışı. Roman,tüm bu aşamaların aslında bir ailenin belli bir zaman/tarih diziliminden sonra kendi yapılarına yansımasını işler.Aynı zamanda romanda aile üyelerinin birbirlerini yargıladıkları tüm özelliklerinin aslında bir sonraki kuşağa aktarılması ya da kendi kuşağı içerisinde kendilerinin sınandıkları durumlar olarak ortaya çıkar.Sürgün,yerinden edilip nereye gitse yer edinemeyenler,kaçış,geride öylece bırakılanlar,unutulmaya terk edilenler,unutulamayanlar, göç ve bir ailenin büyük sırları tarihsel olaylar gerçekliğinde bir kurgu da işlenir.Bir aile üzerinden anlatılan hikâye,aslında birçok ailenin göçteki acı tarihini de aktarır.Bir aile ve iki milletin kaderi hüzünlü bir biçimde roman boyunca anlatılır. Kimlik konusunda bazı karakterler inançlarıyla, kökleriyle kendilerini belli bir yere konumlandıramazken, isimleri bile kendilerine hitaplarda yerleşik değil, değişkendir.

Kitabın her bölümünün fonunda gerçek bir tarih ve ayrı bir hüzün bulunur.

Zaten tarihin acı yaşanmışlıkları varken bir de bu duruma koskoca bir aile sırrı eklenir. Bu sır öyle bir sırdır ki;saklayanları da kendilerinden saklanılanları da yakar kavurur.

Romanın her karakteri yabancılaşmış,kırgın ve kırıktır.Ayrılığa neden arayanlar, göçün ve ayrılığın anlamını soranlar,bunlardan dolayı acı duyanlar,yaşattıklarıyla sınananlar,köklendiği yere hasret çekip nereye gitse gurbette kalanlar,gittikleri yerde tutunmaya çalışanlar,geçmişe takılıp kalanlar,âşıklar…

Kırım Türkleri’nin çektiği sıkıntı,zulüm ve işkence tarihsel zeminde işlenir.

Romanın belli bir bölümünden sonra Genç Cumhuriyet’in İstanbul yaşantısının aktarıldığı yerler etkileyicidir.

ALINTILAR

Dünya bu kadar mı acımasızdı?Aşk denilen saf,temiz,tatlı heyecanı bu kadar mı kıskanıyordu?

Herkesin yalnızlığı yaşama biçimi farklıdır bu evrende. Kimi denize bakar,onun maviliğinde kaybolmaya çalışır.Kimi,insanları izler,hikâyeler yazar.Kimi de geçmişine takılıp kalır.

 

NESNELERİN MİNYATÜR TARİHİ

İnsanlık tarihini en güzel anlatan, elimizde tuttuğumuz nesneler ve onların yüzlerce yıllık evrimidir. Nesneler,insanların nasıl yaşadığına dair bir nevi birer belgedir.Okuduğum kitap nesnelerle ilgili.Maddi kültür antropolojisi olan kitap,nesnelerin hangi amaçla,ilk ne zaman kullanıldığının yanı sıra ve daha ağırlıklı olarak zaman içindeki değişimlerini,bu nesneler ile insan davranışlarını ele alır.Kitapta bahsedilen nesnelerin çoğu gündelik hayatımızın tam içindeki nesnelerdir.Nesnelerin günümüzde kullanılma ile geçmişte kullanılma amaçlarındaki farklılıkları içeren bilgiler hayli şaşırtıcıdır.Toplumsal değişimlerle nesneler arasındaki paralelliğe de dikkat çeken kitap,edebi bir anlatıma sahipken nesnenin salt icat edildiği tarihi odakta tutmaz,nesne-insan etkileşimini de yansıtır.Kitap içinde,yazımın başında belirttiğim gibi antropoloji varken sosyoloji, tarih hatta insan psikolojisi de yer alır.Bazen de insanın,medeniyetin gelişimi ile nesnelerin gelişimine şahit olunur.Binlerce yıl öncesinden günümüze dek uzanan birçok nesneyi mercek altına alan kitap,nesnelerin bazen nasıl bir ihtiyacı karşıladıklarını,bazen sınıf farkını ortaya koymak için nasıl kullanıldıklarını,bazen tamamen işlevi için bazen de işlevi dışında nasıl ve neden kullanıldıklarını aktarır.Günümüzde ihtiyaçken tarihte süs olan ya da günümüzde süsken tarihtey ihtiyaç olan nesneler,uygarlıkların ve dünyanın adeta benliği olarak ele alınır.Dinlerin nesnelere sirayeti,insanlığın başlangıcından beri var olan deyimlerin ve bir hadisenin çıkışına ön ayak olan nesneler,aynı nesnenin uygarlıklara göre farklı amaçlarla kullanılması kitapta yer alırken,bazı nesnelerin etimolojisi de bulunur.Tarihteki büyük vakalarda kendilerinden esinlenilmesi,bugünkü haline ya da kullanımına ulaşmak için nesnelerin katettiği mesafeler ,nesnelerin ilk halinden günümüzdeki haline dek nasıl biçim değiştirdiği ya da hiç biçim değiştirmeden günümüze gelişi,bir nesnenin bir başka nesneyi tetiklemesi ile oluşması ya da oluşturulması kitaptaki ayrıntılardandır.

Anlatılan bir nesnenin bölümü bittiğinde yazarın nesne için bir dileği,bir cümlesi ya da bir son sözü bulunur.Kitapta yazan bilgilerin kaynağını kitapta yer alan bir cümle ile aktaracağım:“Zira bilirsiniz tarihin kulağı vardır.En mahrem bilgiler bile bir yolunu bulup günümüze ulaşır.”Varlığı milattan öncesine dayanan, günümüzde kullandığımız nesnelerin tarihini her dönemdeki işlevselliği ile okumak,nesnelerin tarihte rastlanan ilk kayıtları ile karşılaşmak,konu olan nesnelere beyitlerde rastlamak çok keyifliydi. Bahsedilen her nesne, Osmanlı’daki yeri,varlığı için ayrıca anlatılır.

BİR BEYOĞLU DÜŞÜ, BERLİN’DE SANRI, KANALLAR

Kitaptan bahsetmeden önce genel bir anlatım yapacağım 50 kuşağı ve eserleri.Evet,yine biraz uzun bir inceleme olacak ama elimden geldiği kadar kısa tutmaya çalışacağım.50 ve sonrasındaki hikâyeler,1950 öncesi hikâyelerinde çok farklıdır.Her şeyden önce mekânın gerçekliği ile insanı yansıtır.Dil de farklıdır,bir yandan yapıyı bozar gibi bir anlatım oluşur çünkü dilin sınırları zorlanır. Dilin yeni olanaklarına erişilir.“İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım” diyen, “korkuyorum” deyip bir şeyden korkmanın, salt korkmanın manifestosunu yazan Ferit Edgü,“Okunamayan kitap,ölü bir nesnedir,bir yüktü”diyen Bilge Karasu,“Yüreğimi saran sıkıntı dağılacak gibi.Çürümeyi ve kaçışı bir unutabilsem.” diyen Onat Kutlar,“Sıkıntı benim ülkem” diyen Erdal Öz ve anlatı türündeki bu kitabın yazarı Demir Özlü…50 kuşağı edebiyatçıları aslında edebiyatçı oldukları kadar,bence birer düşünürdür.Toplumu ve bireyi anlamaya,anlatmaya çalışan bir dönemdir.

Demir Özlü’den ne okursam okuyayım anlattığı şeylerdeki yoğunluğu hissederim. İnsan ve mekân ilişkisi güçlü bir bağ ile kuruludur.Genelde anlatımında var olan dün ve bugünün iç içe geçmişliği beni hiç yormaz. İnsan varlığının anlamını,temelini,günde ve dünde arar.Düş ve gerçek iç içedir.Okurken neyin düş,neyin gerçek olduğu bazen net değildir.Değerler üzerine düşünen ve değerler üzerine yazan bir yazardır.Ama değerlerin değişiminden,zamana karşı dönüşümlerinden bahseder.Bunu yaparken dolaysız biçimde anlatır.Okurun da bu yozlaşmayı görmesini sağlar.Gerçekliği ve insanı tanımlar,bireyin gerçekliğini yansıtır,bu bağlamda da adeta bir düşünürdür.Fizik ötesi kavramı asla tanımayan bir düşünce kalemine yansır.

Bu kitap;Bir Beyoğlu Düşü,Berlin’de Sanrı,Kanallar bölümünden oluşuyor. Kitap bir anlatı.

Bir Beyoğlu Düşü’nde,İstanbul’un uzağına düşmüş Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezinen bir adamın düşü anlatılır.Gençliğinde bulunduğu,yaşadığı tünel,Lebon, Markiz,Balyan,Hachette Kitabevi,Olivo,Fischer Lokantası,Kohen Kardeşler Kitabevi derken okur için adeta nostaljik bir geziye de dönüşür. Yazımın başında belirttiğim “mekân” ayrıntısına bir örnek teşkil eder.Anlatıcı eski günlerini hatırlarken gizemli eski komşusunu da anar.Gençliğinin ruh halini,arayışını tanımlar.

Anlatıcı,nereye giderse gitsin İstanbul’un, Beyoğlu’nun kendisini bulduğunu belirtir. Anlatıcı,biz okurları dönemin Beyoğlu’nda gezdirir.Düş ile gerçeğin iç içe olduğu bir anlatım bulunur.Anlatıcı gençliğindeki Beyoğlu’nu Berlin’de anlatmaya başlar.

“Kanallar”da bireyin gerçekliğini,varlığını arar sorgular ve bir sonuca bağlar.Konu ile ilgili bir alıntı paylaşmak istiyorum :“ İnsanın bu dünyaya gelişi de bir görünüştü.Hiçlikten geliyor,görünüyor,bu görünüşe gerçeklik adı veriliyor;sonra da kayıp gidiyordu.Hiçlikten geldiği için,içinde hiçliği taşıyor;sonra gene de hiçliğe dönüşüyordu.Bu gerçeklik içinde bir nesne gibi bakabiliriz ona,özel bir nesne,bir gerçeklik görüntüsü var.”Kanallar, Amsterdam’da geçer.Üçlemenin sonuncusudur.Kanallar bir metafordur ve mekân yine bireyin bir parçasıdır.Mekân ve birey birleşir;kanallar ve birey gelgittir.Kanallarda yoğun metafor, cinsellik ve aşk bulunur. Zira üçlemenin ilki olan Bir Beyoğlu Düşü’de de Beyoğlu ve birey iç içedir. Beyoğlu’nda insanı da hayatı da labirente benzetir.Zamanın,şehrin yine aşk ve cinselliğin ön planda olduğu bir anlatım vardır ve bireyin şehirdeki yalnızlığı irdelenir. Berlin’de Sanrı anlatısı da üçlemenin ikincisidir.Geçmişte kalmış bir entelektüel anlatılır.İntiharının öncesindeki ruhsal hali aktarılır.Yalnızlık,yabancılaşma ağırlıktayken üç anlatı da bilinç akışıyla yazılmıştır.Özellikle Bir Beyoğlu Düşü yoğun olarak bu teknik ile yazılmış olup tekniğin özelliği olan yer yer kopuk ve düzensiz bir anlatıma sahiptir.

ALINTILAR

Hayatın kısa olduğunu söyleyenlerle aynı düşüncede değilim.Tersine,çok uzundu iç sürem.Uzun yıllar yaşadım,istemek,bazen de tutkulara kapılmak aradığını bulamamak,ardından da umulmadık rastlantıların verdiği mutluluklar…İşte buydu “bütün hayat “ dedikleri.İstediklerinin olmaması ile onların yerini doldurmaya çalışan başka şeyler…

Öyle sanıyordum ki başka bir yaşam gerekliydi bana. İleride yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış.

Kendime,biraz da olsa sahip olmam için çok sınavlardan geçmem gerekiyormuş.

Uzayın içinde bitmeyen bir istektir insan. Kendi tasarın yalnızca ölümün üzerinde bir tasarı haline dönüşmemişse,gene de sana küçük bir mutluluk payı kalıyor demektir.

 

 

 

ESKİ İSTANBUL (1553- 1839)

Cumhuriyet ideolojisini,inkılapları ve ilkelerini,reformlarını yansıtan,bu anlamda da yeni Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunan Hayat Mecmuasında çok defa resimli olan tarihle ilgili yazıları yayımlanır. Kütüphanemde bu mecmuanın hayli sayıları var ve o sayıların bazılarında Ahmet Refik’in tarihle ilgili makaleleri bulunur.

“Tarihi Sevdiren Adam”lakabını alan Ahmet Refik’in Eski İstanbul (1553- 1839) kitabı 15 ile 19.yy arasında İstanbul’un gündelik yaşamına,sosyal hayatına,dini yaşamına,yönetimine dair birçok bilgiyi barındırır.Bu bilgilerin çoğu ilginçtir.

Kitap “Yeni Saray”, “Şehir Hayatı, ,Mesireler,Kahveler,Meyhaneler”, “İstanbul’da Asayiş Meselesi”, “Meskûkât ve Belediye İşleri”, “Su,Ekmek,Et,Odun,Kömür”,”Sanayi,Ticaret, Gümrükler”,“Gayrimüslimler ve Ecnebiler” olarak yedi ana başlıktan oluşur.Her bir başlık anlatıldığı dönemi birçok açıdan yansıtırken,bölümlerde birçok çizim yer alır.İlk bölümde Eski ve Yeni Saray’ın yapımı,Fatih Sultan Mehmet’in saraydaki tutumlu yaşamı,tutulan mutfak kayıtlarına göre nelerin ne kadar ve hangi maliyetle yenildiği vb ayrıntılar ve 17. yy’da yine saraydaki yaşamın ayrıntıları anlatılır.

İkinci bölümde İstanbul’un 16.yy’da Kanuni tarafından imar edilişi,genişlemesi,neden genişletildiğine dair bilgiler verilir.”Beyoğlu” adının kaynağı açıklanırken Ayazpaşa,Piyale Paşa gibi yerlerin de neden bu isimleri aldığının bilgisi verilir.Bu bölümde Osmanlı’nın farklı zamanlarındaki bahçelerine,mesirelerine, İstanbul’da ilk kahvehanelerin açılması kanununa da değinilir.Ayrıca Türkiye’nin tütünle tanışması ve tütünden çıkan yangınlar bu bölümün konularındandır.Kahvenin ve tütünün yasaklanması ardından ilerideki dönemde tütün ve kahve vergisinin devletin en mühim gelir kaynağı oluşu işlenir.Meyhaneler de bu bölümünün konusudur.Bu konuda kitap çok güzel ayrıntılar barındırır.Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul’daki meyhane anlatımlarını da burada anmak isterim.

İstanbul’da Asayiş Meselesi kitabın üçüncü bölümüdür ve en ilginç satırlara sahiptir.Dördüncü bölüm olan Meskûkât ve Belediye İşleri on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar olan yılları kapsarken,şehrin ticareti,iltizam işleri ve paranın değeri işlenir.Yine aynı dönem aralığındaki İstanbul Belediyesi ayrıntılı bir biçimde aktarılır.Özellikle yangınlar,yangınlara karşı alınan önlemler,inşaat işleri,şehrin su ihtiyacı ve buna yönelik çalışmalar,şehrin mimarisi ve mimarları,kaldırımlar,sokakların temizliği vb konular ilginç ayrıntılar barındırır.Su konusu daha kapsamlı biçimde beşinci bölüm olan Su,Ekmek,Et,Odun,Kömür bölümünde ele alınır.Altıncı bölümde dışarıdan mal alınmadığı için mahalli sanatların ilerleyişi incelenir.Özellikle kumaş imalatı üzerinde durulur zira en çok ilerleyen imalattır.On sekizinci yüzyılda sırmaya,süse ilginin artmasıyla,ziynete düşkünlüğün fazlalaşmasıyla sırmalı kumaşın imalatının yasaklanması,sadece üç şehirde imalata izin verilmesi gibi ilginç ayrıntıları barındırır.16. yy’da Yahudilerin elinde olan İstanbul ticareti ve gümrük bu bölümde yer alır. Kadın ve erkek esirlerin satılışı da ayrıntılı biçimde işlenen bu bölümün başka bir konusudur.Yedinci bölümdeyse İstanbul’da yaşayan gayrimüslimler işlenir,kendilerine verilen izinler,giyim kuşam kuralları,kendilerinden yasaklananlar vb ayrıntılar yer alır.

Osmanlı kayıt tutar ve yazar birçok bilgiyi de bu kayıtlardan da yola çıkarak aktarır.

Şeytan

Bu kitapta şeytan bir simge; bastırılmamış cinsel istektir. Tolstoy’a göre bu arzu insanın iradesini yok eden bir güce sahiptir.

Yevgeni’nin bu arzu karşısında aklı yenilgiye uğrar.İradesi yerle bir olurken karşısındaki kadını da bir nevi şeytan olarak görür. Köyde yaşanan bu durum aynı zamanda köylü ve toprak sahibi ölçeğinde sınıf farkı ve bu farkın çatışmasını işler.Yevgeni için yedi günahtan biri olan şehvet artık bir vicdan azabı oluşturur. Bu vicdan azabı, şehvet ve günaha girme, ayrıca geçmişin bu karanlık gölgesi iki farklı son ile kitapta yer alır, iki sonda da ölüm yer alır.

Hıristiyanlıktaki yedi günahtan biri olan şehvete karşı direnen ve bu direnme sonucunda yenilen birinin yaşadıkları, iç dünyasında oluşanlar sürükleyici ve yalın bir dille aktarılır.

Otobiyografik izler barındıran kitap yazarın ölümü sonrasında yayınlanır.

SODOM ve GOMORE

Ne zaman Mütareke dönemi ile ilgili ya da fonda Mütareke dönemi olan bir roman, tarihi bir kitap okusam aklıma Halide Nusret Zorlutuna’nın kendisini meşhur eden “Git Bahar” şiiri gelir. Bu şiir 1919 yılında işgal atındaki İstanbul’a gelen bahara yazılmıştır.

“Git, git bahar, uzaklarda gül,

Denize renginden bırak hediye

Ufuklarda gezin, semaya süzül

Kalbime sokulma peymane diye,

Gördüklerim kandil…Peymane değil.”

Yazımın bu girişiyle elbette anlamışsınızdır, romanın hangi dönemi işlediğini. Roman,Mütareke yıllarında işgal altındaki İstanbul’u ve  düşmanla işbirlikçi kesimi işler. Tanzimattan sonra oluşan bu kesimin yozlaşan değerlerini, alafrangalığa düşkünlüğünü, işbirlikçi burjuvaziyi yansıtır. Roman, Türklerin mallarının sahiplenildiği, Milli Mücadele hareketini gözlemlemek için ve ihbar şebekelerinin kurulduğu, Türklerin evlerine girip evlerine el konulduğu Mütareke Dönemini anlatırken, düşmanla kurdukları işbirliğiyle dönemin bazı kesiminin yapısını anlamak adına önem taşır.

Roman sosyolojik tespitlerde bulunur. İşgal altındaki ise İstanbul’un fotoğrafını çeken roman, sonlara doğru kurtuluş mücadelesinin başlamasına yönelir. Yazar, Sürgün romanında 2. Abdülhamid dönemini, Kiralık Konak romanında1. Dünya Savaşı dönemini, Hüküm Gecesi romanın da Meşrutiyet dönemini işlerken, Sodom Ve Gomore romanında Mütareke dönemini, Yaban Romanındaysa Kurtuluş Savaşı dönemini , Ankara romanında cumhuriyetin ilk on yılını işler. Sodom ve Gomore romanında Mütareke döneminin bozukluğu yansıtılır.

Romanın her bölümü genelde Eski Ahit’ten bir bölümle başlar.

Yazar en büyük psikolojik denemelerini romanları arasında Sodom ve Gomore ile Yaban’da yapar.Necdet’in Leyla’ya karşı olan duygularını ve birçok konudaki eylemsizliği psikolojik derinliklerle işlenir. Necdet, yazarın diğer romanlarındaki karakterlerden bazıları gibi eylemsizdir. Bu eylemsizlik neye karşıdır?

Kafasının içindeki hayatla dışarıdaki hayatın uymamasından doğan hayal kırıklığı ve üzüntüye karşıdır.Bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmaz.Ruh olarak ölü hale gelecek kadar acı çeker fakat tamamen eylemsizdir. Necdet, ulusal değerlere sahiptir lakin hiçbir şekilde eyleme geçmez. Leyla’nın dayısının oğlu olan Necdet, bir İngiliz düşmanıdır. Vapur ve tramvayda bile bir İngiliz’le yan yana oturmak onun için zulüm iken Leyla’nın ve ailesinin İngiliz askeri ile içli dışlı olmaları gerçeği karşısında yine eylemsiz kalır. Ayrıca Leyla ile Necdet aile gözünde nişanlıdırlar. Yazarın belli bir sebepten sıkıntıda, buhran içinde olan karakterleri genelde çözüm odaklı değillerdir. Yürürler, kendilerini teselli edecek geçici şeyler yaparlar, ya da düşünürler. Bu romanda Necdet, Hüküm Gecesi romanında Ahmet Kerim bir müddet oradan oraya savrulurlar. Ahmet Kerim karakterinden söz açmışken eklemek isterim; Hüküm Gecesi romanında mütareke sesi işitildiğinde roman karakteri Ahmet Kerim, İstanbul’u tanımakta güçlük çeker. Şehri belinin orta yerinden ikiye ayrılmış olarak niteler. Der ki “işte Sodom burası, Gomore burası .Ahit’in Tekvin kitabında geçen , Tanrı tarafından günahları yüzünden  yok edilen iki kenttir.

Yazar, Genç Kalemlere karşıdır. Zira kendisi batılı anlamdaki teknikleri kabul ettiği gibi, yer yer tipleri ve karakterleri de batılıdır. Batılı teknik kadar, olayları, tipleri, konuların bazıları, cümleleri batı etkisindedir. Yeni Lisan akımına, yabancı dille yapılmış tamlamaların Türkçeleştirilmesine karşı çıkmıştır. Daha sonra Yeni Lisan akımını benimsemiştir.

Türk romanına Nev Yunanilik anlayışını getiren yazar, sık sık Eski Yunan,  Latin klasiklerini örnek alır ve bu yönelimiyle yazarın yer yer bu romanında da  bu ayrıntının izlerini yansıttığını görürüz. Yahya Kemal Ve Yakup Kadri bu yönelim Akdeniz uygarlığı ile ilgili olduğu için  akıma Havza , Nev Yunanilik adını verirler. 1912 yılında oluşan akım Milli Mücadele’nin başlamasıyla  sonlanır ve iki sanatçı  bu görüşlerini bırakır. 1928 yılında yayımlanan bu romandaysa Nev Yunanilik ile ilgili küçük izler bulunur.

 

ALINTILAR

Büyük felaketler gibi , büyük saadetlere de güç inanılır ve güç alışılır.

Aşk her şeyden evvel hissi bir alışkanlıktır.

Bir defa affeden aşık artık durmadan affetmeye mahkumdur.

Gerçekten, gerçekten bütün insanların her biri bir kelime , her biri bir harf gibidir ve hepsi bir araya gelip ya da sahifeyi , ya bir kitabı meydana getiriyorlar.

 

Sular Yükselirken

Kitabın yazarı aynı zamanda şair olunca kitaptaki anlatıma lirik bir tat dahil olmuş.Ayrıca genel olarak imgelerle dolu bir anlatım var .

 Waclaw, Atlantik’te bir petrol sondaj gemisi şantiyesinde çalışır.Arkadaşı Matyas onun gibi işçidir ve bir gece odasına gelmemesi üzerine bir arama çalışması yapılır. Waclaw,arkadaşının ailesine ulaşmak ve Matyas’ın eşyalarını ailesine teslim etmek için bir yolculuğa çıkar.Bu yolculuk,ülkeden ülkeye uzaklara olan bir yolculuktur ve bir o kadar da içsel bir yolculuktur. “Waclaw, çıktığı yolculuk sonrasında petrol çıkarma işine geri dönecek mi ?“, yol, onu eski aşkı Milana’ya yaklaştırdıkça bu soru ve Waclaw’ın içindeki tüm sorular yanıt bulurken,varoluşa ait tüm iç çatışmaları bir yandan durgunlaşır,bir yandan da iyice belirginleşir.

Romanın fonunda petrol işçilerinin çalışma koşulları bulunur.

Devlet Kuşu

Rıfat Ilgaz,siyasi baskıların arttığı dönemde bir spor gazetesinde düzeltme işinde çalışırken baskıdan nasibini alan aydınları gazetede çalıştırır.Kimin paraya daha çok ihtiyacı varsa kendine göre durumu düzenler ve o aydına geceleri iş verir. Orhan Kemal’de 1957’yi 1958’e bağlayan yılbaşı gecesi on lira karşılığında çalışır ve parasını alınca da ilk işi bir paket sigara almak olur. Aydınlar,muhalifler her dönem canım ülkemde her daim ne yazık ki maddi ve manevi acı çekmiştir.Romandan bahsetmeden önce aklımda kalan bu bilgiyi paylaşmak istedim ve yine kitaba geçmeden yazarla ilgili bir ayrıntı daha paylaşacağım.“Yazmak için yaşamak,duymak,halkı algılamak gerekir…Bir yazar için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek…Ve halkın değişimini algılamak …”Orhan Kemal böyle der ve belirttiğini de uygular. Devlet Kuşu’nda gitgide yaşanması zorlaşan İstanbul’da paralı bir yaşamın özlemini duyan yeni bir sınıfın yansıtılması vardır.Aynı zamanda roman,Menderes’in partisinin etkisi azalmaya başladığı bir dönemde paranın bu hükümet ile nasıl el değiştirdiğini,şehrin mimarisine etkisini,insanlara  durumun sirayetini etkili bir biçimde yansıtır.

Orhan Kemal,siyasetçi bir babanın oğludur.Babası ilk meclisin milletvekillerindendir.Çocukluğunda ise babasıyla sürgüne gider.Yani zorluklarla karşılaşması çocuk yaşında olur.Ardından genç yaşında Gorki okuduğu için tutuklanır.Daha sonra da Anadolu’dan İstanbul’a göç eder.Bu ana hatta bağlı olarak yazarın hayatıyla bağlantılı olarak;yazın hayatında çocukluk,gençlik dönemi gerçekçi dille işlediği Adana insanı merkezli,tarımın,sanayinin,toplum gerçekçiliğinde işlediği dönemi,büyük şehre geldiği ve büyük şehirde, İstanbul’da yaşama tutunmaya çalışan insanların anlatıldığı ,gecekonduların,yoksulluğun,hayat kavgasının anlatıldığı dönemi vardır.

“Göç” yazarın kaleminin odak noktalarından biridir.Aradaki dönemindeyse,Çukurova’ya göç eden kırsal kesimin yaşadıkları yer alır.Üç dönemde de toplumsaldır, gerçekçidir,toplumun içinde bulunduğu başlarda bahsettiğim gibi değişimleri yansıtır.Aynı zamanda karakterleri canlıdır,her biri birey olarak işlenir.İnsanın içinde bulunduğu durumu gerçekçi dille anlatır ki Devlet Kuşu’nda her karakter gerçekçi bir zeminde işlenir.Karakterlerin hepsi toplumun içindeki kişilerdir.

Devlet Kuşu,Demokrat Parti’nin etkisinin azaldığı yıllarda otaya çıkan ülkemizin bir evresini gösterir.Zamanında partili olup yatırımını yapan bir kesim ile zenginleşme hayalini kuran bir kesimin ortaya çıkışı gözler önüne serilir.

Devlet Kuşu yazar tarafından 1965 yılında İspinozlar adıyla oyunlaştırılır. Avare Mustafa olarak da sinemada yer alır.Aklımda kalan Çolpan İlhan ve Fatma Girik ve Ayhan Işık’ın muazzam oyunculuklarıdır.

Kumkapı’da yaşayan yoksul bir aile gerçekçi bicimde romanda yer alır. Ailenin annesi yoksulluğun her sıkıntısına katlanırken ailedeki kızlar etrafın her çalışan genç kıza kötü bakmasına aldırmadan fabrikada çalışırlar.Ailenin büyük oğlu,adaşım Mustafa ise aylaktır.Çalışmak ister fakat kendi kafasındaki işlerde.Babası tarafından sürekli içinde bulunduğu durumlardan dolayı azar işitir.Annesi ise onu sürekli korur.Özellikle yaşından dolayı oğluna hak verir.Oğlu için varlıklı bir kız için dualar eder, ailesinin de bu varlıklı kısmetten nasibini alması için de duasını sürdürür.Her katında iki oda bulunan dört odalı bir evin Mustafa’nın ileride evleneceği kızın ailesi tarafından kendilerine verildiğinin hayalini kurar. Oysa Mustafa avlu komşu kızı Aynur’a aşıktır,Aynur ise Mustafa’ya.Baba bir basımevinde kapıcıdır.zOğlu ile hiç anlaşamaz.Babanın yakın arkadaşı ise ailenin mübadele ile geldiği yıllarda Mustafa’nın annesinin tüm altınlarını harcamışlardır.Bu sebeten  anne de ogul da babaya kızgındır.Özelikle babası altınları harcamamış olsa kafasındaki lokanta işini yapacak Mustafa babasına kin güder.Babanın nasıl aylak bir akıl hocası arkadaşı varsa Mustafa’nın etrafında da bu anlamda arkadaşları vardır.

Mustafa mahallelerinde arsa alıp, apartman diken,zamanında kaymakam olan,Demokrat Partili varlıklı Zülfikar Bey’in kızı Hülya’nın dikkatini çeker.Nasıl çekmesin  Mustafa çok yakışıklıdır.Babasının zoruyla,Zülfikar Bey’in yanında çalışmaya başlayan Mustafa ve çirkinliği ile nam salmış Hülya etrafın baskısıyla,ailenin kurtuluşunu olası evliliğe bağlamasıyla evlenir.Bu süreçte herkes hayaller kurar.Hatta hayallerinde kendi hayal ettiklerine uymayan davranışta bulunanlarla kava eder dururlar.Mustafa’ya hem ailesi hem de arkadaşları tarafından yüklenen sorumluluk ağırdır.Sevdiği kızdan vazgeçer,ailesi için Zülfikar Bey’in aşağılamalarına,onun kontrolünde bir hayat sürmesine katlanır.Aynur ise keder içindedir. Zülfikar geçmiş yaşantısından yola çıkarak damadının kızını sevmediğinin , derdinin para olduğunun farkındadır lakin yine geçmişte yaptığı bir hatanın kızı üzerinden cezasını çekmemek için bazı şeyleri görmemeye çalışır.Hikâyede Mustafa ve Aynur en mutsuz kişilerken Mustafa’nın almış olduğu kararla kimi için trajik kimi için mutluluk dolu günler başlar.Sınıf atlama çabası romanın merkezindeyken aşk,paranın gücü,karaborsacılıkla elde edilen servetin asıl kaynağı,dönemin toplum ve az siyasi havası,aile içi ilişkiler,bir toplumda yeni yeni oluşan zengin olma hayali içindeki insanların yaşamı romanda yer alır.

Bir Gecelik Aşk Uğruna

Natüralizmde karakterin davranışını biyolojik temeli;kalıtım belirler. Davranışlara genetik özellikler yön verir.Çevre ise kalıtım özelliklerini destekler.Yani çevre ve kalıtım natüralist eserlerdeki karakterlerin düşünce,davranış,tutumlarını açıklar,karakterin oluşumunu sağlar.Karakterin yaptıkları şeyler kalıtım ve onu besleyen çevre etkenlerine bağlanır.

Bir Gecelik Aşk Uğruna kitapta yer alan üç öyküden ilkidir.Julien,anne ve babasını küçük yasta kaybetmiş,  sıradan,yirmi beş yaşında postanede çalışan bir memurdur.Monotonluğu, kendi hayatındaki tekdüzeliği sever ve flüt çalar.Soylu komşusu bu müzik sesini duyarken Julien onu görür,artık hayatındaki monotonluk biter ve soylu Thérèse de Marsanne’ye saplantılı olarak tanımlanan bir aşk duyar.Varlıklı Thérèse’nin bir sırrı vardır ve bu sırrı gizlemek adına Julien’nin aşkını kullanır. Aslında bu sır bir suçtur ve Julien bu suça orak olur.Öyküde yer alan suç aslında soylu bir ailenin kalıtım yoluyla geçen bir lekesidir.Thérése küçük yaştan itibaren bu kalıtım özelliklerini sergiler.Bir duygusal bozukluk olan bu durumun önüne geçmek için on sekiz yaşına kadar manastıra yerleştirilse de,manastır dönüşü her şey yolundaymış gibi görünse de,genetik miras bir gün ortaya çıkar.Julien için trajik bir sona sahip olan bu aşk insanın karanlık yanlarını gözler önüne serer.Kitabın bir diğer öyküsü olan Nantas’ta da sınıf farkı,yükselme hırsı ve bu hırs uğruna yapılanlar işlenir. Nantas, bu dünyada güçlülerin kazandığına inanan bir karakterdir. İki ay boyunca Paris’te tutunmaya çalışır fakat vardığı nokta hiç iç açıcı değildir, ta ki bir teklif alana dek. Aldığı teklifi güç kazanma, önünü açma adına kabul eder.Kabul ettiği şey güç uğruna kendinden bir şey vermesidir.Oruç öyküsü dinsel ahlakı sorgular. Bir vaaz esnasında kilisede uyuya kalan bir baronesin vaiz ve arkadaşları hakkındaki düşüncelerini aktarır.Dini toplumsal bir gösteriye çeviren ve dünyevi hırslarına özellikle orucu maske olarak kullanan karakterin kendi hayatındaki mutsuzluğuna,cinsellik gibi doyumsuzluğuna değinir.

Ormandaki Canavar

Kısa bir öyküden oluşan kitap; bazen bir cümlesiyle beni uzun uzun düşüncelere sevk etti,bazen de yazarın ne anlatmak istediğini çözmeye çalışırken beni derin bir çabaya sürükledi.Kısa fakat benim için kolay okunan bir kitap olmadı. Hayatı yaşamamak hem de bir gün korkunç bir şey yaşayacağını düşünüp,o günü bekleyerek yaşamı ertelemek…John Marcher tam olarak bunu yapar.Kaderinde korkunç, büyük bir felaketin saklı olduğunu düşünür ve bu düşüncesini arkadaşı May Bartram ile paylaşır. May ile John Marcher,o günü beklemeye başlar. O gelecek olan felaketiyse canavar olarak adlandırır.May, defalarca Marcher’a sevginin o canavarı yok edebileceği fikrini aşılar lakin bu Marcher’da karşılık bulmaz.Marcher,takıntılı biçimde,bu telkini reddederek hayatını heba ederek geçirir.May Bartram’ın ölümü ile anladıkları ise; onca zamanın,aslında kendi hayatının bir anlamsızlığa vardığıdır,boşa geçtiğidir.Hayat Marcher’dan kendi seçimi, düşünceleri,hayatı yaşamaması nedenleriyle teğet geçmiştir.Oysa May Bartram ona karşı bir fedakârlık göstermiştir.John Marcher’ın trajik olanı bekleyişi o kadar ben merkezdedir ki;ne bu fedakârlığı görmüştür,ne de hayatı yaşamayarak kendi yaşamını heba ettiğini görmüştür.Kaçırdığı şey tüm insanların yaşadığı duygulardır.Beklediği o canavarın aslında bir gün çıkıp gelecek felaket düşüncesi ve o felaketi bekleme kararı olduğunu çok geç kavrar.