YAPRAK DÖKÜMÜ

Dünya keşke Ali Rıza Bey‘in bildiği gibi bir dünya olsaydı,lakin değişim her daim iyisiyle kötüsüyle gelir.Birinci Dünya Savaşı sonrası gelen değişim, toplumların değerlerini etkiler.Birey bu değişimi reddetse de değişimin dışında kalmaya çalışsa da etrafındakiler yeni hayatın dışında kalmak istemeyebilir.O zaman ne olur?Roman,bu soru ve bu sorunun cevabı üzerine kurulu.

Romanın başında,ilk sayfalarda Ali Rıza Bey ile konuşan gencin söyledikleri romanın gidişatını ve sonunu işaret eder.Yeni düzenden yana olan genç, eski değerlerle zamana direnen, insanların paradan başka şeylerle de mutlu olacağını düşünen Ali Rıza Bey’e şöyle söyler “Babasınız,çocuklarınız var,paranız yok değil mi?Evlatlarınız ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.”

Yazarın önce roman olarak yazdığ, ardından tiyatro oyununa da dönüştürdüğü Yaprak Dökümü kendisinin olgunluk dönemi eserlerindendir.

Osmanlının son dönemindeki sosyal değişimin bir ailenin yapısına yansıması aktarılır.Kimsenin hakkını yemeyen, kuralcı,dürüst,hakkını vererek işini yapan aile reisi Ali Rıza Bey’in katı ahlak anlayışına ters olan bu yansımanın aileyi sürüklediği trajedi aktarılır.Dürüst devlet memuru olan Ali Rıza Bey’in ailesine devrin yeniliklerinin yansımasıyla oluşan;aile içindeki kuşak çatışmasıyla,eski ile yeninin çatışmasıyla doğan trajedi otuz üç bölümle anlatılır.

Zamanda geriye dönüşlerin, diyalogların,psikolojik ve sosyolojik tahlillerin olduğu roman,geriye dönüşlerle beraber Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı sonrasını kapsar.

Roman değişim geçiren bir toplumun bunalımlarını yansıtırken bunu bir aile üzerinden aktarır.Bu değişim aslında tüm dünya içindir.Birinci Dünya Savaşı sonrası insanların artık amaçları,parayla ilgili hırsları vardır,eski ahlak değerlerinin yıkılmasını isterler ve bu eski değerlere karşıt yaşarlar.Sosyal yapının değişimi bir ailenin çözülüşüyle neticelenir.Aslında bu durum iç içedir;Toplumun en küçük birimi değiştikçe toplumda dönüşür.Yeni zaman insanlarının özellikle ekonomik hırsları,ahlak değerleri eskiyi kabul etmez.

Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu‘daki Adnan Bey’in yalısında olduğu gibi daha doğrusu Bihter ve annesinin yalıya girmeden önceki halinde olduğu gibi Ali Rıza Bey’in evi dış dünyaya kapalıdır.Ali Rıza Bey dış dünyanın dönüştüğünün farkındadır ve çocuklarını yeni hayata karşı korur.Dış dünya ise kapıları elbet zorlar.Yani Ali Rıza Bey’in bu kapattığı kapı sürekliliğini bir noktaya kadar korur.Bu iki ev arasında dış dünyaya kapanma sebebi farklıdır.Ama yıkım ve çözülüş kaçınılmaz olur.Yeniye,dış dünyaya kapanarak karşı koyabileceğini düşünmesi Ali Rıza Bey’in yanılgısıdır.Bir diğer yanılgısı da gelişen olaylara karşı seyirci kalışıdır.Aile çözülüşe ve dağılmaya girdiğinde baba olarak çaresiz kalır.Aile bireyleri özelikle eve gelinin girmesiyle baskı ve değişim arasında kalır.Modernleşme, yeni olan bireylerin üzerinde etki kurdukça ev yeni hayata açılınca,evde verilen davetlerle yeni insanlarla tanışıldıkça trajediler yaşanmaya başlar.Ailenin yıkımını bu romanda gelin,Aşk-ı Memnu’nda ise Bihter belirgin biçimde başlatır ve hızlandırır.

Zamanında dürüstçe çalıştığı için aileye maddi anlamda babalık yapmadığı düşüncesiyle,ailesi tarafından Ali Rıza Bey suçlanır.

Ali Rıza Bey ne kadar pasif bir karakterse,büyük kızı Fikret o kadar harekete geçen bir karakterdir.Evin gidişatını gördükçe babası gibi duruma küsüp köşeye çekilmez,seyirci olmaz,itiraz eder,engellemeye çalışır ve kendi geleceği için evlenip evden giderek harekete geçer.

Eskinin yeninin karşında tutunamamasını işleyen roman,zaman karşısında bir ailenin yıkımımı yansıtır.

Yaprak dökümü ailenin en aklı başında üyesi ile başlar.Ailenin maddi sorumluluğunu alan Şevket ile devam eder.Dökülen üçüncü yaprak Necla, ardındansa Leyla olur.

 

 

KALAYCI

Öykü kitabı olan Kalaycı’yı anlatmaya başlamadan önce,kitapla bağlantılı olarak Mübadele ve Kayaköy’den basedeceğim.Zira kitaba adını veren Kalaycı mübadele zeminine kurulu bir öyküdür.Fethiye’ye çok kez gittim,son ve daha önceki gidişlerimde Kayaköy’e uğradım.Elbette turistik bir mekân fakat Kayaköy’ü turistik bir mekâna da indirgemek oradaki özelikle acı hatıralar için haksızlık olur.Köyün nispeten girişinde bir kahvede otururken,limonatamı yudumlamak biraz zor oldu;zira mübadelenin en sert çizgilerini gördüğüm bir yerdi.İlk ve son gidişimde de,yıkık evleriyle,yarım duran yapılarıyla,yarım kalmış hayat hikayelerini düşündürdü.Bu öyküye bir hediye olarak görselde mübadeleye ait evrak ve fotoğrafları kullanmak istedim.Özelikle mübadele konut ve yerleşimleri,Lozan ile mübadele kararıyla nüfusların takakası,yolculuk esnasında yaşananlara ait birçok sayıda kaynak okudum.Mübadil torunu olmandan mütevellit konuya ilgi duymam kaçınılmazdı.Şimdi bu konu bir mübadele hikayesi barındıran Kalaycı öyküsüyle karşıma çıktı.Öykü  Levissi’de sonraki adı olan Karaköy’de geçer.İçinde aşkı da barındıran öykü bir Türk kalaycı İsmail ile bir Rum kızı Lena’nın imkânsız aşkını anlatır. Kalaycı öyküsü adını İsmail’in mesleğinden alır ki geri kalan yirmi öykü de adını genelde geçmişte kalan mesleklerden ve o meslekleri icra edenlerden alır.Yirmi bir öykünün orta noktalarından biri buyken her biri hüzünlü,yer yerde trajiktir.Çarıkçı öyküsünde olduğu gibi bireyin iç dünyasına eğilen öykülerde ağırlıktadır.Çarıkçı ustası Trablysgarp’ta bir kolunu kaybeder, Çanakkale Savaşı’na gidecek olan askerlere çarık yapar.Karakterin hayatı,iç dünyası incelikli biçimde aktarılır.Öykü bir epigrafla başlar. Mustafa Kemal Atatürk’e,gazi ve şehitlerimize saygı duruşu niteliğindedir.Ayrıca yazarın annesinin dedesi Çanakkale’de savaşmış ve ağır yarası ile yolculuk yapıp vefat etmistir.Kitabın arka kapağında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve cephedeki,cephe gerisindeki Türk kadınlarının fotoğrafları bulunur.

Kaleci her zaman gol kurtaramaz ki gol de yer,tıpkı hayatta hepimizin yediği goller gibi.Kaleci öyküsü tam olarak bu durumun odağında konusunu işler.Zamanında kaleci olarak çok başarılı olan Panter lakaplı Mehmet bir sakatlık sonrasında zirveden dibe düşer.

Bir başka öykü olan Külcü küçük insanı işleyen,kenardaki insandan bahseden Sait Faik öykülerinden aşina olduğumuz köşede kalmış insanı anlatır.Yazar kendi üslubu ile küçük insanı anlatırken nostalji, burukluk,onur mücadelesi gibi duygu durumlarını ustalıkla aktarır.Herkesin Külcü dediği,yoksul,dedelerini ve babasını savaşlarda kaybetmiş,ne iş bulsa yapan,kanaatkâr,sessiz,kenarda köşede kalmış bir karakter,Külcü öyküsünde işlenir ve öykü buruk bir tat bırakır.

Yolcu öyküsünde bu defa mübadil değil mülteci olan Yusuf ve babasının hikâyesi anlatılır.

Her öyküde küçük insanın,toplumun pek farkında olmadığı insanların umutları,trajedileri,hüzünleri,ayakta kalma mücadeleleri,onur mücadelesi,ruh halleri mevcuttur.

Öykülere yer yer türkülerin güfteleri eşlik eder.

Kamyoncu,bilinmezliğe yürüyen bir adamın hikayesini anlatan Meydancı,düğün şarkıcısı Çiçek ve saz arkadaşlarının hikâyesinin anlatıldığı Şarkıcı,yabancılaştırmayla biten ve 1980’lerde geçen Kapıcı, zamana yenilenlerin ve zamanı geçmiş denilenlerin öyküsü Tamirci,kitaptaki çoğu öykü gibi Fethiye’de geçen ve Antik dönemde geçen Dövüşçü,dünya,para ve ölümün bir mezarcı bakış açısıyla anlatıldığı Mezarcı,şansı ıskalamanın “eyvahını” yansıtan Simitçi,tebessüm ettiren Hurdacı,işinin ilk gününü sevinçli ve acılı haberleri ileterek geçiren,bir postacının hikâyesi olan Postacı kitaptaki bazı öykülerdendir. Kızlar okumaz gibi köhne bir anlayışı savunanlara karşı kızını savunan ve okutan,Saliha’nın babası gibi “Keşke her kız çocuğunun böyle bir babası olsa”dedirten,Öğrenci 1 Saç Bağı öyküsü kitabın ayrıcalıklı öykülerindendir.Öğrenci 2 Köye Dönüş,Saç Bağı öyküsünün devamı niteliğindedir.Saliha öğretmen birçok kız çocuğunun hayatına dokunur.

Bazı öykülere gerçekte yaşanan olay ve yasayan insanlar ilham olmuştur Bunlardan biri de Boyacı öyküsündeki komiserdir.

ALINTILAR

Hayallerle gerçekler birbirine temas etmiyorlardı.İkiz ama bir o kadar da yabancı kardeş gibiydiler. (Pazarcı)

Diğerleri gibi ben de yüklemi ararken özneyi kaybedenlerdendim…(Biletçi)

İnsanın gönlü yorulduysa,dünyanın bir önemi kalmıyordu.(Hurdacı)

EVET…AMA…SANKİ…

Her şeyden önce belirtmeliyim ki roman büyük bir merak uyandırarak başlar.Şaşırtıcı ve sarsıcı biçimde biter.Toplumun kadına biçtiği rollerden sıyrılıp kendi varlığını inşa etme halini anlatır.Roman,toplumun tabu olarak gördüğü şeyleri varoluş ve anlam arayışında yıkan bir ana karaktere sahiptir.

Cinselliği,karşı cinsi erken yaşta keşfeden,cinselliği yaşayan Ilgın, hayatında bir değişime girerken yola çıkmadan önce bu değişim için nereden başlayacağını bilemez.Evlidir ve korunaklı bir alandadır fakat bu alanda arayışa girer;kendine ait gerçeklerin arayışına…Eşi Sedat onun için koruyan,kollayan,gerekli anlamlarına gelir.

Annesini yedi yaşında kaybeden, gazeteci Seçkin ise kendini sıfır noktasında hissederken,monoton bir hayatın içindeyken birden hem okur için heyecan uyandıran,hem karakterin bir maceraya atılmasını sağlayan gelişmeler yaşar.Ofisine aldığı isimsiz bir mektup,Ilgım Halit’i izlemesini,mektubu yazan kişiye  gördüklerini rapor etmesini, karşılığında para teklifi barındırır. Seçkin,hem gazetedeki işini sürdürür hem de bu teklifi kabul eder ve Ilgım ile eşinin yaşadığı evi bir teleskopla incelemeye başlar.

Ilgım,bedeni varoluşun en somut göstergesi olarak kabul eder.Gelişim, var olma bedenle entegre olunursa gerçekleşir.Bedeni saklamak bütünselliği engeller bedeni saklamanın utanma ve reddedişi getirdiğini düşünür.Bu yüzden çıplak uyur,evin her odasının perdeleri açıktır.Seçkin,Ilgım ve eşinin evini gözlemlerken,Ilgım’ın hayatında herkesin tuhaf olarak adlandırdığı Ender’i görür.Ilgım ve Ender’in ilişkisini anlamlandıran,tuhaf bulmayan belki de sadece Ilgım’ın eşidir ki,Seçkin ve herkes için bu karışık bir durumdur.Bu durum yazımın başındaki tabu olarak görülen şeylerin yıkımı diye bahsettiğim ayrıntılardan biridir.Bu gözlem durumu tahmin edilme bir hal alırken kadının ve cerkeğin cinsellik üzerindeki düşünceleri ve cinselliği yaşamaları farklı bir bakış açısıyla işlenir.

Ilgım felsefi düşünceler barındıran bir kadındır,kurduğu hayatı tez ve antitezler zeminindedir.Seçkin ise bu süreçte görmek istemediği kendini görmek zorunda kalır.

ALINTILAR

Bildiklerimi yaşayamamak ruhumu kurutuyor.

Belki de hayat,soruları kabullenme sanatıydı.

Gelişimin en önemli göstergesi ,rahatsızlıktır.Rahatsızlık yoksa, gelişim de olmaz.

Belki de var olduğuna aydığın zaman,yok olman bir önem taşımıyordur.

Sevgi,şimdilerde insanların yalnızlıklarının kesişme noktasından öte bir hiçti. Benim yalnızlığım,seninkiyle buluştuğu an onu yadsıyabiliyorum,buna da sevgi diyorum.Kimse bunun farkına varmak istemiyordu,kimse dile getirmiyordu.Sevgi,derinlerde bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyordu.

Biliyor musun,duyguların en çok boyutu olanı yalnızlıktır aslında.Onu kabul ettikçe çoğalır ve derinlerdeki sürprizlerini seninle paylaşır.

YARIM KALMIŞ HAYATLAR

Yarım kalan bir hayatın sahibesi Sıla. Oysa Sıla’nın yaşamını okurken kendi hayatımızın yarım kalanlarını, yaşanma ihtimali varken yaşanmayanları,başkalarının kararıyla yaşayamadıklarımızı,tercih etmediklerimizin yaşanmasını da okuruz.

Neden hayatlar yarım kalır?Bazen coğrafya,bazen bize bırakılmayan kararlar,bazen seçtiklerimiz bazen de belki ismimiz ve salt dünyevi bir bakış açısıyla dünyaya geliş nedenimiz.Bu sebeplerin hepsi Sıla için geçerliyken, hayallerine,yaşadığı hayatta yaşayamadıklarına sanki gurbetteymiş gibi sıla çekmesi ve annesinin rahatsızlığı nedeniyle doktorun “doğum yaparsan iyileşirsin” sözüyle dünyaya gelmesi.Başkalarına deva,merhem olanların kendi hayatlarından bir parça verdiklerini düşünürüm.Sıla da doğumu ile annesine hayat verir ama dünyaya geliş nedeniyle kendi hayatını yaşayamama hikâyesi de başlamış olur.Dünyaya esas geliş nedeni bile böyle olunca kaderin ilk adımları da bu yönde ilerler.

Ailesinin yaşadığı Niksar’ın köyünde aileye üçüncü çocuk olarak doğan Sıla,henüz iki haftalıkken ağır bir hastalık atlatır.Sıla,yaşam ve ölüm arasındaki o her zamanki ince çizgiden o küçük bedeniyle yaşam tarafına geçebilir.Okuma isteği ile ilkokula giden,gururlu Sıla,yoksul bir ailenin çocuğudur ve eğitimi yarım kalan Sıla,ağabeyinin başka şehre tayini ile onunla ilgilenmek üzere çocuk yaşta hiç bilmediği bir yerde bırakılır.On iki yaşındayken yetişkin olan Sıla,hayatta en çok korkuyla tanışır ve bu korkulara karşı mücadeleyi keşfeder.Yirmi yaşına kadar ne istediği sorulmayan Sıla’nın hikâyesi yine ona isteği sorulmadan yapılan bir evlilik ile devam eder.O zamana kadar yarım kalmış hayatına yeni korkular,yeni acılar,yeni mücadeleler,dillendirdiği ve dillendiremediği itirazlar eklenir.Böylelikle evlendikten sonraki geri kalan hayatı da yarım olur.

Onu ayakta tutan çocukları ve yazdığı şiirleri olan Sıla’nın hayatı hayli hüzünlüdür.

Hayatı yarım da olsa,tam da olsa Sıla’nın vardığı nokta kabullenme ve içinde bulunduğu değerlerle yaşamasıdır.

ALINTI

Kitaplardı,şiirdi insanları asıl besleyip büyüten,iyi insanlar haline getiren.

Çamlıca’daki Eniştemiz

Yazarın kaleminin en önemli özelliği,beslendiği yer ve eserlerinin zeminini oluşturan ayrıntılı hatıralarıdır.Yazar,özlemini duyduğu bir dünyayı anlatır.Gerçek kişilerden esinlenir.Gözleme dayalı tahliller yapar.

Hacı Vamık Efendi,zamanında defterdar olan valiliklerde bulunmuş biridir.Romanda anlatılan zamandaysa Çamlıca’da,içine kapanık bir hayat sürmektedir.

Çamlıca,roman boyunca betimlemelerle anlatılır.Yazarın,“her İstanbullunun mutlaka bir gönül hatırası olduğunu”belirttiği Çamlıca’yı,hem romanın anlatıldığı zamanki haliyle okuruz hem de anlatıldığı zamanın geçmişine giderek eski haline şahit oluruz.Geçmişe duyulan özlem ve Çamlıca’nın eski hali yazarın çocukluk gözlemleridir.Anlatılan her şey geçmişin özlemine dayanır.Yazar zaten geçmişi hiç yüksünmeden anlatır.Bu özleme sebep olan nedir?Yazar,karakter aracılığıyla eski ve yeni değerlerle beraber Çamlıca’yı gösterir .Hacı Vamık Efendi bu iki değer arasında kalır.Bu yüzden de romandaki diğer karakterlerce deli olarak görülür.

Çamlıca Namık Kemal’in anlatımıyla edebiyatta adeta milat olur,deniz gören bu mekân yöresel ayrıntılardan uzak anlatılırken;Araba Sevdası’ndaki Çamlıca ise tüm özellikleriyle aktarılır.Çamlıca Bahçesi’nin açılışı,çalgılar,şık ve süslü insanlar,musiki vb Hisar’ın Çamlıca’sı ikiye ayrılır:eski ve yeni…

Yazarın eserlerinde üç yer ve uç noktadaki karakterler merkezdedir;Onun mutlu çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Rumelihisarı,Büyükada ve Çamlıca. .Buralara,buralardaki geçmiş zamana duyulan özlem aktarılırken,bu zamanı ve bu yerleri “kaybolmuş Cennet”olarak nielendirir.

Yazar,sıradan karakterleri kaleme almaz.İşlediği karakterlerin aşırıya kaçan yanları vardır. Hatta bu yanları ağırlıktadır ve onları norm dışı yapar.Yazarın başka bir karakteri olan Fahim Bey gibi.Bu romandaki Vamık Bey’de etrafındaki kişilerce,uç noktadaki özelliklerinden dolayı farklıdır, etrafındakilerce garipsenir.

31 Mart olayı ve sonrası gibi,dönemin siyasi iklimi,hayata,sokağa,sosyal hayata yansımasıyla işlenir.

Yazar Tevfik Fikret’ten,Recaizade Mahmut Ekrem’den,Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan ve daha birçok değerli isimden eğitim almıştır.

TAKINTI

İki öyküden oluşan kitap Gotik Edebiyat ve Gerilim Edebiyatı türündedir.

​Gotik edebiyatın kasvetli, karanlık atmosferi “Takıntı” öyküsünde bulunur ve özellikle seçilen mekânın han oluşu bu kasveti destekler. Doğaüstü unsurların devreye girmesiyle, tuhaflaşan olayların gün geçtikçe artması sonucu tekinsizlik hissi uyandırılmasıyla, yine mekânlardan birinin dağ oluşu ve fonda pitoresk bir atmosfer kurulmasıyla ve nihayetinde doğaüstü olayların kaynağı olan bir hayaletle öykü kahramanının karşılaşmasıyla gotik edebiyatın her ayrıntısını barındırır. Psikolojik gerilim öykünün temelini oluşturur.

​”Ameliyathane” kitaptaki ikinci öyküdür. Ameliyat olacak Kontes, kendisine uygulanacak olan anesteziyi reddeder. Elbette bu durumun bir sebebi vardır. Bu sebep gizem yaratır ve öykü tam olarak bu gizem etrafında döner. Öykünün barındırdığı korku hissi ise yazarın sade diliyle okura yansıtılır.

 

Çirkin Amerikalı

Bir yanda Amerika bir yanda Rusya. Bir yanda emperyalizm bir yanda komünizm ve bu iki güç arasında her alanda olan yarış,çatışma yılları.Yani 1947 yılında başlayan,1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla kırılma noktası yaşayan ve 1991 yılında biten soğuk savaş yılları.Amerika ile Rusya, bu iki gücün varlığı romana kurgu olan mekânda kitap boyunca hissedilir.

Homer Atkins elleri nasırlı, çirkin bir mühendistir. Diğer Amerikalılardan farklı olarak kitabın geçtiği kurgusal yerde yerli halkın ihtiyaçlarını görür, onların kültürünü aşağılamaz, yerel halk ile iç içe yaşar, dillerini öğrenir, yerel halktan uzak durmayarak onlarla sosyalleşir, ilişki ve bağ kurar.

Dizi ve birbirine bağlı ve Amerika’nın dış politikasını, yardım politikasını işleyen hikâyelerin yer aldığı romanda Amerika’nın diğer halklara yukarıdan bakışı, izlediği politikanın yetersizliği ve beceriksizliği vurgulanır.Başka kültürlere karşı saygıdan uzak oluşu da kitapta yer alan konulardandır.

Edebiyatın gücü tartışılmazdır. Bazen ekonomide, sosyal değişimlerde, birçok konuda farkındalığa yol açar ve bu kitap siyasi bir duruma neden olur. John Kennedy kitaptan etkilenir ve kopyalarını diplomatlara dağıtır .Amerika’nın dış yardım politikasını yeniden şekillendirmesine yol açar.

Güneydoğu Asya’da Amerikan yardımının niteliğini eleştiren kitabın vurguladığı en önemli şey empatidir. Siyasette, dış politikada empatinin ne kadar önemli olduğunun altını çizer.

Yanlış olan Amerikan dış politikasının kendinden zayıf ülkelere nasıl zararı dokunduğunu, nasıl zarar verebileceğini gösterirken kurgu olsa da tamamen gerçek hayata ve karakterlere paralellik gösterir.

Halk lideri Deong 1947’lerde başlayan soğuk savaşın parçası olmayı kabul etmez. Kitapta yer alan MacWhite bir simgedir, adından anlaşılacağı üzere Amerika’nın sadece beyazlara hizmet eden özelliğini yansıtır. Aslında hayali Sarkhan  gerçektir. Birden çok kez gerçek haritada yer almıştır. Günümüzde de böyle ülkeler bulunmaktadır. Sarkhan’da yaşayan halk nahiftir, bonkördür, ölçülüdür, öldükten sonra var olan bir hayata inanır, Amerika ve Sovyetler Birliği ile kurmak istedikleri ilişkilerde bağımsızlıklarından asla taviz vermeyi düşünmezler.

Kitapta yer alan “yardım” anlayışının içinin boşluğu ve yardım adı atında yürütülmeye çalışılan emeller romanın göstermek istediklerindendir.

 

 

 

BEKLE BENİ

Yazdığı her şarkıya bet sesimle eşlik ettiğim,yazdığı her satırı kana kana okuduğum,yönetmenliğini ve yapımcılığını yaptığı,senaryosunu yazdığı her filmi usanmadan birçok kez izlediğim,milletvekilliğinde heyecanlandığım,köşe yazılarını merakla beklediğim,bu coğrafyanın aydını,entelektüeli,vicdanı Zülfü Livaneli’yi çok seviyorum.Bu roman kendisinin deyimiyle bir saygı duruşuysa bir okur olarak bu romanın her satırını okuyarak ben de Denizlere,Yusuflara,Hüseyinlere,68 kuşağına,ülkemin nice aydınlarına Livaneli sayesinde saygı duruşunda bulunuyorum.

27 Mayıs 1960,12 Mart 1971,12 Eylül 1980 Türkiye’de yapılan askeri darbelerdir ve önceleri,darbelerin olduğu zamanlar ve sonrasındaki zamanlar hayli acı barındırır.Her birinin öncesindeki olaylar Türkiye tarihi için kanayan yaralardır.Yargı, sorgu süreçlerinde yaşananların çoğu hâlâ açık yaradır.27 Mayıs’a doğru giderken gerçekleşen 6- 7 Eylül olayları,12 Eylül öncesi okullardaki kardeşin kardeşe kırdırılıp birbirini öldürmesi,12 Mart’a giderken sosyal hayattaki huzursuzluk,eylemler,daha önce örneği hiç yaşanmamış 9 Mart hadisesi,7.Filo protestoları…Tüm bu darbelerin gerçekleştiği zaman dilimi ve sonrası ise acı,buhran,her kesim içinse varoluş sorgulamasıdır.Bekle Beni 12 Mart 1971 askeri darbesini, tutuklanmaları,işkenceleri aydın kesimin sancısını,aydın kesiminin kırılma noktasını ve dönemin atmosferini yansıtır.68 Kuşağı diğer ülkelere göre Türkiye’de farklı bir nitelik barındırır;tamamen antiemperyalisttir.68 Kuşağının tüm kuşaklardan en büyük farkı benim fikrimce “dayanışmanın” en üst düzeyde olmasıdır.Onca eziyete, baskıya rağmen bu kuşağın aydın kesimi emperyalizme karşı duran tarafıyla dayanışmayı hiç bırakmaz ve Livaneli’nin romanında bu ayrıntıyı görmek mümkün.Roman karakteri Murat,hapishanenin çok zor koşullarında arkadaşlarına şöyle söylüyor: “Ve unutmamalıyız ki; hayatta kalmanın en güzel yolu,bir arada durmaktır.”

Fakat bu dayanışmanın hayli dışında kalan bir kesim vardır ki “muhbir vatandaş” kavramı tarihimize de girer.Romanda bu ayrıntı da yer bulunur.71 ve 80 darbesi öncesinde ekonomik ve siyasi iktidarsızlık birbirine benzerken 71 darbesinin öncesinde sol görüş hareketi,eylemleri ağırlıktadır,80 darbesi öncesindeyse sağ sol çatışması,toplu katliamlar ön plandadır.İki darbe öncesinde de okullardaki hadiseler hayli ağırdır.80 darbesinde idam ve gözaltı sayısı 71 darbesine göre daha çok olsa da,12 Mart darbesinde görüşlerin liderleri idam edilerek toplumsal travma doğurması ve gözdağı verilmesi açısından daha zor olarak değerlendirilebilir.60 darbesi ise siyasi bir yıkımdır zira başbakan idam edilir,askeri hiyerarşi ise ilk ve tek bu darbede çiğnenir.Sonuç her üç darbe de canım ülkemi her defasında 10 yıl geriye götürmüş,her üç darbe kendi kuşağında bunalıma yol açmıştır.Şu ana kadar anlattıklarım aslında romanın fonunu, atmosferini,zeminini oluşturur ve romanda işlenen aşkın çatışmalarını, derinliğini inşa eder.

Roman 60’ların sonunun ve 70’lerin başının adete fotoğrafını çekerken bir evliliğin bir ülkenin siyasi iklimiyle sınanmasına şahit olmamızı sağlar. Dayanışma bu defa iki kişi Selim ve Leyla arasındaki aşk olur.Bu aşk ayakta kalma mücadelesine dönüşür.  Babası albay olan Leyla’nın düzenli ve disiplinli yaşamı ile içinde fırtınalar taşıyan Selim’in hayatı lise yıllarında kesişir.Hani aşkı aşk yapan o şey; kendine hiç benzemeyene tutunmak, tutunamadıkça da düşmek ve kendine hiç benzemeyene tutulmak, böylelikle birbirinde kendini tamamlamak…

Mektupla başlayan ilk adım,lise yıllarının ardından yaşadıkları şehirler ayrılınca iletişimleri mektupla devam eder.Romanın anlatımında bu durumu destekleyen “günlük” ve “,mektup” anlatım üslubu yazar tarafından kullanılır.

Selim ve Leyla bir süre sonra evlenir ve Zeynep dünyaya geldikten sonra da Selim askerlik görevi için Sivas’a gider.Mektuplaşmaları evliliklerinde aynı evde yaşarken de sürerken Türkiye 60’ların sonunda siyasi gerilimlerin içinde kıvranmaktadır. Selim ise daktilosunun başında yazar… yazar…yazar…70’lerin başına gelindiğinde Selim’in yazdıkları iktidar ile çelişir,takvimler 12 Mart’ı gösterdiğinde ise Selim ve Leyla’nın kapısına sabahın erken saatlerinde baltayla vurulur.Kurdukları dünya ne yıkılır,ne döner,sadece durup beklemeye başlar.İşkenceler,idamlar, ülkenin aydın kesiminin hedef alınması sürerken,Selim koğuşta işkence sırasının kendine gelmesini, belirsizlik içinde günleri,Leyla, Zeynep ile evde Selim’i, ülke ise normalleşmeyi bekler.

İki sevdalı birbirine mektuplar yazsa da kendi günlüklerine yazdıkları gerçekleri,mektuplar ise birbirini üzmemek için söylenen yalanları barındırır.

Selim’in hapishane günleri ve hapiste yaşananlar romanın büyük bir bölümünü oluştururken hak,adalet, iktidar,varoluş,işkence,aydın kesim ve siyaset,adil olma,insanların kör karanlık yanları gibi birçok konu işlenir.

Roman hapishane günleri sonrasında sürgünde geçer ki tüm bunlar büyük ölçüde Livaneli’nin hayatı ile de örtüşür.Sürgün şarkısını da burada anmadan geçemeyeceğim…Selim ile Leya’nın mektuplaşmaları ülkeler arasında devam eder.Roman bu kısmı ile darbenin hemen sonrasındaki atmosferi,aydın kesimin çektiği sıkıntıları yansıtır.Zaten Zülfü Livaneli romanım sonunda kendi yaşamı ve ailesinden romanın izler taşıdığını fakat özyaşamöyküsü olmadığını belirtir,romanı bedeller ödeyen 68 kuşağına saygı duruşu olarak nitelendirir.

Sazın Teli Koptu kitabında ülkemizin sayılı aydınlarından ve entelektüellerinden olan Livaneli sürgün yıllarını Erdal Öz ile olan mektuplaşmalarında aktarır.Bu esnada yaptığı albümler,o albümlerin korsan satışları acı bir mizah ile anlatılır.Livaneli,roman karakteri Selim’den farklı olarak sorgulardan, yargılamalardan sonra ilk Bulgaristan’a,ardından Almanya’ya ve Norveç’e en son ise İsveç’e gider. İkisinin de ortak noktası hem Türkiye’de,hem yurtdışında bekleme halidir ki,roman bekleyiş üzerine kuruludur;adı üzerinde…

Zülfü Livaneli,öz yaşam hikâyesinin nispeten daha mutlu anlarının bulunduğu “Rüzgarlar Hep Gençtir” kitabında belirtir: “Türkiye’nin doğal dengesi altüst oldu.Birbirine düşman gruplar yaratıldı,kısacası halkın denene yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına hiçbir zaman izin verilmedi.”Aslında bu izin verilmeme hali Bekle Beni’nin kaynağını oluşturur.

Livaneli,“Sevdalım Hayat” kitabında yaşam hikayesini anlattığı satırlarda 12 Mart zamanında var olan kargaşa içinde nasıl vakit bulup da yazı,çeviri, sanat,müzik ile ilgilendiğine şaşırdığını belirtir.Roman karakteri Selim’de edebiyata sığınır,türküye, koğuşta kitaplara sığınır.Yazar tıpkı Selim gibi ne için suçlandığını bilmeden Yıldırım Bölge koğuşunda yatar.Sevdalım Hayat kitabında her saniye işkenceye gitmeyi bekleyerek geçirdiği günleri aktarır,Bekle Beni romanında da Selim aynı duygu durumu içinde bulunur.Aynı kitaptan Bekle Beni romanından bir karakter daha tanıdık çıkar,işgenceden önce beyin ameliyatı olan,bu durumunu belirten Alp Orçun,gösterdiği ameliyat yerine elektrik verilerek işkenceye uğrar,bu yaşanmışlık romanda bir karakterin başından geçer.Yine Sevdalım Hayat’ta bahsedilen Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın şarkısı söylendiğinde yaşananlar yani gerçek yaşamda olanlar ile roman arasında paralellik gösterir.Aynı şarkı ve hadiseler aktarılır.Livaneli zamanında bir ilaca karşı alerji belirtileri gösterir.İşkenceye götürülürken alerji durumu üzerine kurduğu planla kendini işkenceden nasıl kurtardığını anlattığı Sevdalım Hayat’taki satırlar,Bekle Beni romanındaki Selim’in de aynı yolu izlemesiyle örtüşür.Kısacası Zülfü Livaneli birçok ayrıntıda kendi yaşanmışlıklarını Selim aracılığıyla aktarır.

Annemin Uyurgezer Geceleri

Gabriel Garcia Marquez. “ Unutamamak en acı hafıza biçimdir” der.Unutmak gerçekten iyileşmektir. İyileşmenin yollarından biridir.Unutkanlık değil de ya unutamamak nedir?Bir hastalık mıdır,iyileşememek midir?Bir cezamı yoksa ödülümdür?Roman karakterlerinden Şehnaz, unutamamayı bir mahvoluş olarak görmez.

Ekonomi profesörü olan Şehnaz, kuralcı bir yapıya sahip,kontrolcü,öğretmen ve uyurgezer Ayhan Hanım’ın kızıdır. Şehnaz,annesinden bir gece uyurgezer haldeyken bir aile sırrını duyar.Bu noktadan sonra Şehnaz unutamama yetisi ile yaşamaya başlar.Bir daha zamanında yaşadığı hiçbir şeyi unutamaz.Özellikle uzun  süreli belleği çok fazla güçlenir.Çağrışım zinciri belleği ne zaman isterse o vakit durur.Önemli ya da önemsiz,sıradan ya da değil her hadiseyi en ince ayrıntısına kadar hatırlar.Uzun bir sure sonraysa belliğini istediği zaman durduramasa bile hatırlamaya istediği zaman ve istediği yerden başlar.Bu unutamama hali hem Şehnaz’ın kendisiyle yüzleşmesine hem de ailesindeki üç kuşak kadınlarının gerçek hayatlarına onu sürekler.O kadınlar ki travmalarla, mücadelelerle dolu bir hayat yasamışlardır…Kadın üzerine kurulu roman Osmanlı’dan günümüze uzanırken bu topraklarda kadını, bastırılmış duygularını,üzerinde kurulan baskıları,kadının ilişkilerini özellikle anne kız ilişkisini ele alır. Ayrıca Şehnaz’ın hayatında bir kadın daha vardır,o da yasak aşkının eşi Eyşan.Eyşan,aslında bir süre sonra, Şehnaz’ın iç hesaplaşmasında yer alır.Her şeyi hatırlama haliyle yaşadığı ölümler yüzünden barışır zira yalnız hayatını hatırladıkları doldurur.Şehnaz akademideki karayerine devam ederken de mutsuzdur,fakat bu yalnızlığından değildir çünkü Şehnaz yalnızlığını sever,yeni insanlara karşı tahammülü olmadığı gibi onlarla tanışma arzusu da yoktur.

Anneanne,anne ile büyüyen Şehnaz’ın yaşadığı yasak ilişki otuz yıl sürse de hiçbir zaman yolunda değildir,karşı tarafının belirlediği sınırlar içinde ilişkisini yaşar.Uğruna hayatını harcayacak kadar yasak aşkı E.’yi sevse de annesini sevdiğinden fazla sevmez.Yaşadığı bu ilişkinin hayli bir zaman sonra hastalıklı olduğunu da görür.Roman geriye dönüşlerle bu ilişkinin nasıl başladığını,değerlerini,seyrini Şehnaz’ın iç dünyasını aktarır.

Üç kuşak kadın aynı evde yaşar,anne ve benmerkezci anneanne eslerini erken yitirmişlerdir.Şehnaz’ın ise hayatında kopamadığı E. vardır. Üç kadının birbiriyle olan bağları etkileyici bir psikolojik zeminde ve tahlille anlatılır

Romanım en güçlü yanlarından biri de çağın fotoğrafını çekmesi,bazı konularda özellikle toplumsal bellekte tanılar koymasıdır.Fonda 12 Eylül önce ve sonrası,70’ler,Osmanlı’dan günümüze değişen “sınıfların ” özellikleri,üç kuşağı kapsayan zaman dizilimi yer alır.

Şehnaz’ın unutamama halinin psikolojik etkileri incelikle romanda işlenir.Şehnaz kokuları,dokunmanın yaratığı hisleri,tatları unutamadıkça en mutlu anları bile “yaşamak” değil hatırlamak olur.Hafızası özellikle koku ile uyarılan hafızası güçlü olan Şehnaz,malum geceden itibaren unutamamanın ağırlığını yaşar.

Romanın en çarpıcı ayrıntılarından biri de üç kuşağın hem soy özelinde,hem de coğrafya nedeniyle birbirlerine bıraktıkları “kadınlık miraslarıdır.” Ailede genetik aktarım kadar kaderin aktarımının da mümkün oluşu üzerine kurulu roman Ayfer Tunç kaleminden ve edebiyatımızda okuduğum en etkileyici romanlardan biri oldu.

İstanbul’un Sandık Odası

Yazarların romanlarındaki İstanbul kitabın ilk bölümünü oluşturur.Gürpınar’ın Heybeliada’sı, Tevfik Fikret’inn kuş yuvası;Aşiyan,Halide Edib Adıvar’ın ahşap evlerle dolu sokakları ve her romanındaki farklı İstanbul’u,Refik Halid’in Beyoğlu’na,İstanbul’a bakış açısı,İstanbul’u melankolik yapıdan uzak tutuşu,Yakup Kadri’nin romanlarında günah şehri olarak gördüğü,tarihi dönüm noktaları ile İstanbul’u, Ahmet Haşim’in şehir yazıları,Ruşen Eşref’in Göksu’yu,tarihi eserlerini koruyamamış ve çiçekleriyle,ağaçlarıyla Bogaziçi’ni, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın somut ve soyut arasında gel git halinde olan,geçmişin güzelliğini bazen duyan, tükenişe sürüklenmiş İstanbul’u,yazarın anılarını da katarak anlattığı İstanbul’unu okudum.Ne çok İstanbul var ! Yiten giden adetleri,mimarisi,sosyal yaşamı vs.Haliyle yeni adetleri …

Şehirden İzlenimler bölümünde Amicis’in  İstanbul’un kozmopolitliğinden bir anlam bulduğu düşüncesi üzerinde durulur ve bu bölümde yine Selim İleri’nin anıları yer alır .

Çamlıca Bahçesi’nin açılışı ve Recaizade ve Araba Sevdası,Gürpınar’ın bakış açısıyla anlatılan ,Halid Ziya’nın ve Semih Mümtaz’ın,Osman Cemal Kaygılı’nın Kağıthane’si ve Kâğıthane’nin vardığı nokta kitabın bölümlerindendir.

Anlatımlarda yazarların bilinmeyen yahut az bilinen yönleri bulunuyor.

Kuşevleri,İstanbul’un biten bahçeleri,yazarın anılarını da dahil ederek anlattığı nargilenin İstanbul’a girişi ve yayılması ilginç bir bölümdür.Beşiktaş Çiziktirmeleri bölümünde 57 -58 istimlakinde yok olan yapılar,Beşiktaş’ta yaşamış sanatçılar,sanatçıların uğrak yerleri aktarılır. Boğaziçi’ne Kim Dokundu,Boğaziçi’nin değişimini,yalıların harabeye,viraneye dönüşmesini işler.

Edebi Salonlar bölümünde İstanbul’da 19 yy. sonunda başlayan edebiyat eşliğindeki salonlar devri anlatılır.

Leyla Erbil’in,Sermet Muhtar’ın,Halid Ziya’nın, Peyami Safa’nın romanları ve hikâyeleri eşliğinde düğünlerin anlatıldığı Yirminci Yüzyıl Düğünleri bölümü kitabın ilginç bölümlerinden bir diğeridir.

Bir Plajı Hatırlamak yazarın Moda hatıralarını Reşat Ekrem Koçu’nun mayo hakkındaki bilgilerini ve Moda sahilinin,plajının yok oluşunu anlatır.

İstanbul’un parkları Hatırladığım Parklar başlığı altında yer alır. Ressamların İstanbul’u tablolardaki İstanbul’u ressamlarıyla anlatırken, Anılar Arasında bölümü yazarın İstanbul anılarından oluşur.

İstanbul’un Sandık Odası yazarın İstanbul Kitaplığı’nın üçüncü cildidir.