Devlet Kuşu

Rıfat Ilgaz,siyasi baskıların arttığı dönemde bir spor gazetesinde düzeltme işinde çalışırken baskıdan nasibini alan aydınları gazetede çalıştırır.Kimin paraya daha çok ihtiyacı varsa kendine göre durumu düzenler ve o aydına geceleri iş verir. Orhan Kemal’de 1957’yi 1958’e bağlayan yılbaşı gecesi on lira karşılığında çalışır ve parasını alınca da ilk işi bir paket sigara almak olur. Aydınlar,muhalifler her dönem canım ülkemde her daim ne yazık ki maddi ve manevi acı çekmiştir.Romandan bahsetmeden önce aklımda kalan bu bilgiyi paylaşmak istedim ve yine kitaba geçmeden yazarla ilgili bir ayrıntı daha paylaşacağım.“Yazmak için yaşamak,duymak,halkı algılamak gerekir…Bir yazar için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek…Ve halkın değişimini algılamak …”Orhan Kemal böyle der ve belirttiğini de uygular. Devlet Kuşu’nda gitgide yaşanması zorlaşan İstanbul’da paralı bir yaşamın özlemini duyan yeni bir sınıfın yansıtılması vardır.Aynı zamanda roman,Menderes’in partisinin etkisi azalmaya başladığı bir dönemde paranın bu hükümet ile nasıl el değiştirdiğini,şehrin mimarisine etkisini,insanlara  durumun sirayetini etkili bir biçimde yansıtır.

Orhan Kemal,siyasetçi bir babanın oğludur.Babası ilk meclisin milletvekillerindendir.Çocukluğunda ise babasıyla sürgüne gider.Yani zorluklarla karşılaşması çocuk yaşında olur.Ardından genç yaşında Gorki okuduğu için tutuklanır.Daha sonra da Anadolu’dan İstanbul’a göç eder.Bu ana hatta bağlı olarak yazarın hayatıyla bağlantılı olarak;yazın hayatında çocukluk,gençlik dönemi gerçekçi dille işlediği Adana insanı merkezli,tarımın,sanayinin,toplum gerçekçiliğinde işlediği dönemi,büyük şehre geldiği ve büyük şehirde, İstanbul’da yaşama tutunmaya çalışan insanların anlatıldığı ,gecekonduların,yoksulluğun,hayat kavgasının anlatıldığı dönemi vardır.

“Göç” yazarın kaleminin odak noktalarından biridir.Aradaki dönemindeyse,Çukurova’ya göç eden kırsal kesimin yaşadıkları yer alır.Üç dönemde de toplumsaldır, gerçekçidir,toplumun içinde bulunduğu başlarda bahsettiğim gibi değişimleri yansıtır.Aynı zamanda karakterleri canlıdır,her biri birey olarak işlenir.İnsanın içinde bulunduğu durumu gerçekçi dille anlatır ki Devlet Kuşu’nda her karakter gerçekçi bir zeminde işlenir.Karakterlerin hepsi toplumun içindeki kişilerdir.

Devlet Kuşu,Demokrat Parti’nin etkisinin azaldığı yıllarda otaya çıkan ülkemizin bir evresini gösterir.Zamanında partili olup yatırımını yapan bir kesim ile zenginleşme hayalini kuran bir kesimin ortaya çıkışı gözler önüne serilir.

Devlet Kuşu yazar tarafından 1965 yılında İspinozlar adıyla oyunlaştırılır. Avare Mustafa olarak da sinemada yer alır.Aklımda kalan Çolpan İlhan ve Fatma Girik ve Ayhan Işık’ın muazzam oyunculuklarıdır.

Kumkapı’da yaşayan yoksul bir aile gerçekçi bicimde romanda yer alır. Ailenin annesi yoksulluğun her sıkıntısına katlanırken ailedeki kızlar etrafın her çalışan genç kıza kötü bakmasına aldırmadan fabrikada çalışırlar.Ailenin büyük oğlu,adaşım Mustafa ise aylaktır.Çalışmak ister fakat kendi kafasındaki işlerde.Babası tarafından sürekli içinde bulunduğu durumlardan dolayı azar işitir.Annesi ise onu sürekli korur.Özellikle yaşından dolayı oğluna hak verir.Oğlu için varlıklı bir kız için dualar eder, ailesinin de bu varlıklı kısmetten nasibini alması için de duasını sürdürür.Her katında iki oda bulunan dört odalı bir evin Mustafa’nın ileride evleneceği kızın ailesi tarafından kendilerine verildiğinin hayalini kurar. Oysa Mustafa avlu komşu kızı Aynur’a aşıktır,Aynur ise Mustafa’ya.Baba bir basımevinde kapıcıdır.zOğlu ile hiç anlaşamaz.Babanın yakın arkadaşı ise ailenin mübadele ile geldiği yıllarda Mustafa’nın annesinin tüm altınlarını harcamışlardır.Bu sebeten  anne de ogul da babaya kızgındır.Özelikle babası altınları harcamamış olsa kafasındaki lokanta işini yapacak Mustafa babasına kin güder.Babanın nasıl aylak bir akıl hocası arkadaşı varsa Mustafa’nın etrafında da bu anlamda arkadaşları vardır.

Mustafa mahallelerinde arsa alıp, apartman diken,zamanında kaymakam olan,Demokrat Partili varlıklı Zülfikar Bey’in kızı Hülya’nın dikkatini çeker.Nasıl çekmesin  Mustafa çok yakışıklıdır.Babasının zoruyla,Zülfikar Bey’in yanında çalışmaya başlayan Mustafa ve çirkinliği ile nam salmış Hülya etrafın baskısıyla,ailenin kurtuluşunu olası evliliğe bağlamasıyla evlenir.Bu süreçte herkes hayaller kurar.Hatta hayallerinde kendi hayal ettiklerine uymayan davranışta bulunanlarla kava eder dururlar.Mustafa’ya hem ailesi hem de arkadaşları tarafından yüklenen sorumluluk ağırdır.Sevdiği kızdan vazgeçer,ailesi için Zülfikar Bey’in aşağılamalarına,onun kontrolünde bir hayat sürmesine katlanır.Aynur ise keder içindedir. Zülfikar geçmiş yaşantısından yola çıkarak damadının kızını sevmediğinin , derdinin para olduğunun farkındadır lakin yine geçmişte yaptığı bir hatanın kızı üzerinden cezasını çekmemek için bazı şeyleri görmemeye çalışır.Hikâyede Mustafa ve Aynur en mutsuz kişilerken Mustafa’nın almış olduğu kararla kimi için trajik kimi için mutluluk dolu günler başlar.Sınıf atlama çabası romanın merkezindeyken aşk,paranın gücü,karaborsacılıkla elde edilen servetin asıl kaynağı,dönemin toplum ve az siyasi havası,aile içi ilişkiler,bir toplumda yeni yeni oluşan zengin olma hayali içindeki insanların yaşamı romanda yer alır.

Bir Gecelik Aşk Uğruna

Natüralizmde karakterin davranışını biyolojik temeli;kalıtım belirler. Davranışlara genetik özellikler yön verir.Çevre ise kalıtım özelliklerini destekler.Yani çevre ve kalıtım natüralist eserlerdeki karakterlerin düşünce,davranış,tutumlarını açıklar,karakterin oluşumunu sağlar.Karakterin yaptıkları şeyler kalıtım ve onu besleyen çevre etkenlerine bağlanır.

Bir Gecelik Aşk Uğruna kitapta yer alan üç öyküden ilkidir.Julien,anne ve babasını küçük yasta kaybetmiş,  sıradan,yirmi beş yaşında postanede çalışan bir memurdur.Monotonluğu, kendi hayatındaki tekdüzeliği sever ve flüt çalar.Soylu komşusu bu müzik sesini duyarken Julien onu görür,artık hayatındaki monotonluk biter ve soylu Thérèse de Marsanne’ye saplantılı olarak tanımlanan bir aşk duyar.Varlıklı Thérèse’nin bir sırrı vardır ve bu sırrı gizlemek adına Julien’nin aşkını kullanır. Aslında bu sır bir suçtur ve Julien bu suça orak olur.Öyküde yer alan suç aslında soylu bir ailenin kalıtım yoluyla geçen bir lekesidir.Thérése küçük yaştan itibaren bu kalıtım özelliklerini sergiler.Bir duygusal bozukluk olan bu durumun önüne geçmek için on sekiz yaşına kadar manastıra yerleştirilse de,manastır dönüşü her şey yolundaymış gibi görünse de,genetik miras bir gün ortaya çıkar.Julien için trajik bir sona sahip olan bu aşk insanın karanlık yanlarını gözler önüne serer.Kitabın bir diğer öyküsü olan Nantas’ta da sınıf farkı,yükselme hırsı ve bu hırs uğruna yapılanlar işlenir. Nantas, bu dünyada güçlülerin kazandığına inanan bir karakterdir. İki ay boyunca Paris’te tutunmaya çalışır fakat vardığı nokta hiç iç açıcı değildir, ta ki bir teklif alana dek. Aldığı teklifi güç kazanma, önünü açma adına kabul eder.Kabul ettiği şey güç uğruna kendinden bir şey vermesidir.Oruç öyküsü dinsel ahlakı sorgular. Bir vaaz esnasında kilisede uyuya kalan bir baronesin vaiz ve arkadaşları hakkındaki düşüncelerini aktarır.Dini toplumsal bir gösteriye çeviren ve dünyevi hırslarına özellikle orucu maske olarak kullanan karakterin kendi hayatındaki mutsuzluğuna,cinsellik gibi doyumsuzluğuna değinir.

Ormandaki Canavar

Kısa bir öyküden oluşan kitap; bazen bir cümlesiyle beni uzun uzun düşüncelere sevk etti,bazen de yazarın ne anlatmak istediğini çözmeye çalışırken beni derin bir çabaya sürükledi.Kısa fakat benim için kolay okunan bir kitap olmadı. Hayatı yaşamamak hem de bir gün korkunç bir şey yaşayacağını düşünüp,o günü bekleyerek yaşamı ertelemek…John Marcher tam olarak bunu yapar.Kaderinde korkunç, büyük bir felaketin saklı olduğunu düşünür ve bu düşüncesini arkadaşı May Bartram ile paylaşır. May ile John Marcher,o günü beklemeye başlar. O gelecek olan felaketiyse canavar olarak adlandırır.May, defalarca Marcher’a sevginin o canavarı yok edebileceği fikrini aşılar lakin bu Marcher’da karşılık bulmaz.Marcher,takıntılı biçimde,bu telkini reddederek hayatını heba ederek geçirir.May Bartram’ın ölümü ile anladıkları ise; onca zamanın,aslında kendi hayatının bir anlamsızlığa vardığıdır,boşa geçtiğidir.Hayat Marcher’dan kendi seçimi, düşünceleri,hayatı yaşamaması nedenleriyle teğet geçmiştir.Oysa May Bartram ona karşı bir fedakârlık göstermiştir.John Marcher’ın trajik olanı bekleyişi o kadar ben merkezdedir ki;ne bu fedakârlığı görmüştür,ne de hayatı yaşamayarak kendi yaşamını heba ettiğini görmüştür.Kaçırdığı şey tüm insanların yaşadığı duygulardır.Beklediği o canavarın aslında bir gün çıkıp gelecek felaket düşüncesi ve o felaketi bekleme kararı olduğunu çok geç kavrar.

YAPRAK DÖKÜMÜ

Dünya keşke Ali Rıza Bey‘in bildiği gibi bir dünya olsaydı,lakin değişim her daim iyisiyle kötüsüyle gelir.Birinci Dünya Savaşı sonrası gelen değişim, toplumların değerlerini etkiler.Birey bu değişimi reddetse de değişimin dışında kalmaya çalışsa da etrafındakiler yeni hayatın dışında kalmak istemeyebilir.O zaman ne olur?Roman,bu soru ve bu sorunun cevabı üzerine kurulu.

Romanın başında,ilk sayfalarda Ali Rıza Bey ile konuşan gencin söyledikleri romanın gidişatını ve sonunu işaret eder.Yeni düzenden yana olan genç, eski değerlerle zamana direnen, insanların paradan başka şeylerle de mutlu olacağını düşünen Ali Rıza Bey’e şöyle söyler “Babasınız,çocuklarınız var,paranız yok değil mi?Evlatlarınız ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler.”

Yazarın önce roman olarak yazdığ, ardından tiyatro oyununa da dönüştürdüğü Yaprak Dökümü kendisinin olgunluk dönemi eserlerindendir.

Osmanlının son dönemindeki sosyal değişimin bir ailenin yapısına yansıması aktarılır.Kimsenin hakkını yemeyen, kuralcı,dürüst,hakkını vererek işini yapan aile reisi Ali Rıza Bey’in katı ahlak anlayışına ters olan bu yansımanın aileyi sürüklediği trajedi aktarılır.Dürüst devlet memuru olan Ali Rıza Bey’in ailesine devrin yeniliklerinin yansımasıyla oluşan;aile içindeki kuşak çatışmasıyla,eski ile yeninin çatışmasıyla doğan trajedi otuz üç bölümle anlatılır.

Zamanda geriye dönüşlerin, diyalogların,psikolojik ve sosyolojik tahlillerin olduğu roman,geriye dönüşlerle beraber Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı sonrasını kapsar.

Roman değişim geçiren bir toplumun bunalımlarını yansıtırken bunu bir aile üzerinden aktarır.Bu değişim aslında tüm dünya içindir.Birinci Dünya Savaşı sonrası insanların artık amaçları,parayla ilgili hırsları vardır,eski ahlak değerlerinin yıkılmasını isterler ve bu eski değerlere karşıt yaşarlar.Sosyal yapının değişimi bir ailenin çözülüşüyle neticelenir.Aslında bu durum iç içedir;Toplumun en küçük birimi değiştikçe toplumda dönüşür.Yeni zaman insanlarının özellikle ekonomik hırsları,ahlak değerleri eskiyi kabul etmez.

Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu‘daki Adnan Bey’in yalısında olduğu gibi daha doğrusu Bihter ve annesinin yalıya girmeden önceki halinde olduğu gibi Ali Rıza Bey’in evi dış dünyaya kapalıdır.Ali Rıza Bey dış dünyanın dönüştüğünün farkındadır ve çocuklarını yeni hayata karşı korur.Dış dünya ise kapıları elbet zorlar.Yani Ali Rıza Bey’in bu kapattığı kapı sürekliliğini bir noktaya kadar korur.Bu iki ev arasında dış dünyaya kapanma sebebi farklıdır.Ama yıkım ve çözülüş kaçınılmaz olur.Yeniye,dış dünyaya kapanarak karşı koyabileceğini düşünmesi Ali Rıza Bey’in yanılgısıdır.Bir diğer yanılgısı da gelişen olaylara karşı seyirci kalışıdır.Aile çözülüşe ve dağılmaya girdiğinde baba olarak çaresiz kalır.Aile bireyleri özelikle eve gelinin girmesiyle baskı ve değişim arasında kalır.Modernleşme, yeni olan bireylerin üzerinde etki kurdukça ev yeni hayata açılınca,evde verilen davetlerle yeni insanlarla tanışıldıkça trajediler yaşanmaya başlar.Ailenin yıkımını bu romanda gelin,Aşk-ı Memnu’nda ise Bihter belirgin biçimde başlatır ve hızlandırır.

Zamanında dürüstçe çalıştığı için aileye maddi anlamda babalık yapmadığı düşüncesiyle,ailesi tarafından Ali Rıza Bey suçlanır.

Ali Rıza Bey ne kadar pasif bir karakterse,büyük kızı Fikret o kadar harekete geçen bir karakterdir.Evin gidişatını gördükçe babası gibi duruma küsüp köşeye çekilmez,seyirci olmaz,itiraz eder,engellemeye çalışır ve kendi geleceği için evlenip evden giderek harekete geçer.

Eskinin yeninin karşında tutunamamasını işleyen roman,zaman karşısında bir ailenin yıkımımı yansıtır.

Yaprak dökümü ailenin en aklı başında üyesi ile başlar.Ailenin maddi sorumluluğunu alan Şevket ile devam eder.Dökülen üçüncü yaprak Necla, ardındansa Leyla olur.

 

 

KALAYCI

Öykü kitabı olan Kalaycı’yı anlatmaya başlamadan önce,kitapla bağlantılı olarak Mübadele ve Kayaköy’den basedeceğim.Zira kitaba adını veren Kalaycı mübadele zeminine kurulu bir öyküdür.Fethiye’ye çok kez gittim,son ve daha önceki gidişlerimde Kayaköy’e uğradım.Elbette turistik bir mekân fakat Kayaköy’ü turistik bir mekâna da indirgemek oradaki özelikle acı hatıralar için haksızlık olur.Köyün nispeten girişinde bir kahvede otururken,limonatamı yudumlamak biraz zor oldu;zira mübadelenin en sert çizgilerini gördüğüm bir yerdi.İlk ve son gidişimde de,yıkık evleriyle,yarım duran yapılarıyla,yarım kalmış hayat hikayelerini düşündürdü.Bu öyküye bir hediye olarak görselde mübadeleye ait evrak ve fotoğrafları kullanmak istedim.Özelikle mübadele konut ve yerleşimleri,Lozan ile mübadele kararıyla nüfusların takakası,yolculuk esnasında yaşananlara ait birçok sayıda kaynak okudum.Mübadil torunu olmandan mütevellit konuya ilgi duymam kaçınılmazdı.Şimdi bu konu bir mübadele hikayesi barındıran Kalaycı öyküsüyle karşıma çıktı.Öykü  Levissi’de sonraki adı olan Karaköy’de geçer.İçinde aşkı da barındıran öykü bir Türk kalaycı İsmail ile bir Rum kızı Lena’nın imkânsız aşkını anlatır. Kalaycı öyküsü adını İsmail’in mesleğinden alır ki geri kalan yirmi öykü de adını genelde geçmişte kalan mesleklerden ve o meslekleri icra edenlerden alır.Yirmi bir öykünün orta noktalarından biri buyken her biri hüzünlü,yer yerde trajiktir.Çarıkçı öyküsünde olduğu gibi bireyin iç dünyasına eğilen öykülerde ağırlıktadır.Çarıkçı ustası Trablysgarp’ta bir kolunu kaybeder, Çanakkale Savaşı’na gidecek olan askerlere çarık yapar.Karakterin hayatı,iç dünyası incelikli biçimde aktarılır.Öykü bir epigrafla başlar. Mustafa Kemal Atatürk’e,gazi ve şehitlerimize saygı duruşu niteliğindedir.Ayrıca yazarın annesinin dedesi Çanakkale’de savaşmış ve ağır yarası ile yolculuk yapıp vefat etmistir.Kitabın arka kapağında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve cephedeki,cephe gerisindeki Türk kadınlarının fotoğrafları bulunur.

Kaleci her zaman gol kurtaramaz ki gol de yer,tıpkı hayatta hepimizin yediği goller gibi.Kaleci öyküsü tam olarak bu durumun odağında konusunu işler.Zamanında kaleci olarak çok başarılı olan Panter lakaplı Mehmet bir sakatlık sonrasında zirveden dibe düşer.

Bir başka öykü olan Külcü küçük insanı işleyen,kenardaki insandan bahseden Sait Faik öykülerinden aşina olduğumuz köşede kalmış insanı anlatır.Yazar kendi üslubu ile küçük insanı anlatırken nostalji, burukluk,onur mücadelesi gibi duygu durumlarını ustalıkla aktarır.Herkesin Külcü dediği,yoksul,dedelerini ve babasını savaşlarda kaybetmiş,ne iş bulsa yapan,kanaatkâr,sessiz,kenarda köşede kalmış bir karakter,Külcü öyküsünde işlenir ve öykü buruk bir tat bırakır.

Yolcu öyküsünde bu defa mübadil değil mülteci olan Yusuf ve babasının hikâyesi anlatılır.

Her öyküde küçük insanın,toplumun pek farkında olmadığı insanların umutları,trajedileri,hüzünleri,ayakta kalma mücadeleleri,onur mücadelesi,ruh halleri mevcuttur.

Öykülere yer yer türkülerin güfteleri eşlik eder.

Kamyoncu,bilinmezliğe yürüyen bir adamın hikayesini anlatan Meydancı,düğün şarkıcısı Çiçek ve saz arkadaşlarının hikâyesinin anlatıldığı Şarkıcı,yabancılaştırmayla biten ve 1980’lerde geçen Kapıcı, zamana yenilenlerin ve zamanı geçmiş denilenlerin öyküsü Tamirci,kitaptaki çoğu öykü gibi Fethiye’de geçen ve Antik dönemde geçen Dövüşçü,dünya,para ve ölümün bir mezarcı bakış açısıyla anlatıldığı Mezarcı,şansı ıskalamanın “eyvahını” yansıtan Simitçi,tebessüm ettiren Hurdacı,işinin ilk gününü sevinçli ve acılı haberleri ileterek geçiren,bir postacının hikâyesi olan Postacı kitaptaki bazı öykülerdendir. Kızlar okumaz gibi köhne bir anlayışı savunanlara karşı kızını savunan ve okutan,Saliha’nın babası gibi “Keşke her kız çocuğunun böyle bir babası olsa”dedirten,Öğrenci 1 Saç Bağı öyküsü kitabın ayrıcalıklı öykülerindendir.Öğrenci 2 Köye Dönüş,Saç Bağı öyküsünün devamı niteliğindedir.Saliha öğretmen birçok kız çocuğunun hayatına dokunur.

Bazı öykülere gerçekte yaşanan olay ve yasayan insanlar ilham olmuştur Bunlardan biri de Boyacı öyküsündeki komiserdir.

ALINTILAR

Hayallerle gerçekler birbirine temas etmiyorlardı.İkiz ama bir o kadar da yabancı kardeş gibiydiler. (Pazarcı)

Diğerleri gibi ben de yüklemi ararken özneyi kaybedenlerdendim…(Biletçi)

İnsanın gönlü yorulduysa,dünyanın bir önemi kalmıyordu.(Hurdacı)

EVET…AMA…SANKİ…

Her şeyden önce belirtmeliyim ki roman büyük bir merak uyandırarak başlar.Şaşırtıcı ve sarsıcı biçimde biter.Toplumun kadına biçtiği rollerden sıyrılıp kendi varlığını inşa etme halini anlatır.Roman,toplumun tabu olarak gördüğü şeyleri varoluş ve anlam arayışında yıkan bir ana karaktere sahiptir.

Cinselliği,karşı cinsi erken yaşta keşfeden,cinselliği yaşayan Ilgın, hayatında bir değişime girerken yola çıkmadan önce bu değişim için nereden başlayacağını bilemez.Evlidir ve korunaklı bir alandadır fakat bu alanda arayışa girer;kendine ait gerçeklerin arayışına…Eşi Sedat onun için koruyan,kollayan,gerekli anlamlarına gelir.

Annesini yedi yaşında kaybeden, gazeteci Seçkin ise kendini sıfır noktasında hissederken,monoton bir hayatın içindeyken birden hem okur için heyecan uyandıran,hem karakterin bir maceraya atılmasını sağlayan gelişmeler yaşar.Ofisine aldığı isimsiz bir mektup,Ilgım Halit’i izlemesini,mektubu yazan kişiye  gördüklerini rapor etmesini, karşılığında para teklifi barındırır. Seçkin,hem gazetedeki işini sürdürür hem de bu teklifi kabul eder ve Ilgım ile eşinin yaşadığı evi bir teleskopla incelemeye başlar.

Ilgım,bedeni varoluşun en somut göstergesi olarak kabul eder.Gelişim, var olma bedenle entegre olunursa gerçekleşir.Bedeni saklamak bütünselliği engeller bedeni saklamanın utanma ve reddedişi getirdiğini düşünür.Bu yüzden çıplak uyur,evin her odasının perdeleri açıktır.Seçkin,Ilgım ve eşinin evini gözlemlerken,Ilgım’ın hayatında herkesin tuhaf olarak adlandırdığı Ender’i görür.Ilgım ve Ender’in ilişkisini anlamlandıran,tuhaf bulmayan belki de sadece Ilgım’ın eşidir ki,Seçkin ve herkes için bu karışık bir durumdur.Bu durum yazımın başındaki tabu olarak görülen şeylerin yıkımı diye bahsettiğim ayrıntılardan biridir.Bu gözlem durumu tahmin edilme bir hal alırken kadının ve cerkeğin cinsellik üzerindeki düşünceleri ve cinselliği yaşamaları farklı bir bakış açısıyla işlenir.

Ilgım felsefi düşünceler barındıran bir kadındır,kurduğu hayatı tez ve antitezler zeminindedir.Seçkin ise bu süreçte görmek istemediği kendini görmek zorunda kalır.

ALINTILAR

Bildiklerimi yaşayamamak ruhumu kurutuyor.

Belki de hayat,soruları kabullenme sanatıydı.

Gelişimin en önemli göstergesi ,rahatsızlıktır.Rahatsızlık yoksa, gelişim de olmaz.

Belki de var olduğuna aydığın zaman,yok olman bir önem taşımıyordur.

Sevgi,şimdilerde insanların yalnızlıklarının kesişme noktasından öte bir hiçti. Benim yalnızlığım,seninkiyle buluştuğu an onu yadsıyabiliyorum,buna da sevgi diyorum.Kimse bunun farkına varmak istemiyordu,kimse dile getirmiyordu.Sevgi,derinlerde bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyordu.

Biliyor musun,duyguların en çok boyutu olanı yalnızlıktır aslında.Onu kabul ettikçe çoğalır ve derinlerdeki sürprizlerini seninle paylaşır.

YARIM KALMIŞ HAYATLAR

Yarım kalan bir hayatın sahibesi Sıla. Oysa Sıla’nın yaşamını okurken kendi hayatımızın yarım kalanlarını, yaşanma ihtimali varken yaşanmayanları,başkalarının kararıyla yaşayamadıklarımızı,tercih etmediklerimizin yaşanmasını da okuruz.

Neden hayatlar yarım kalır?Bazen coğrafya,bazen bize bırakılmayan kararlar,bazen seçtiklerimiz bazen de belki ismimiz ve salt dünyevi bir bakış açısıyla dünyaya geliş nedenimiz.Bu sebeplerin hepsi Sıla için geçerliyken, hayallerine,yaşadığı hayatta yaşayamadıklarına sanki gurbetteymiş gibi sıla çekmesi ve annesinin rahatsızlığı nedeniyle doktorun “doğum yaparsan iyileşirsin” sözüyle dünyaya gelmesi.Başkalarına deva,merhem olanların kendi hayatlarından bir parça verdiklerini düşünürüm.Sıla da doğumu ile annesine hayat verir ama dünyaya geliş nedeniyle kendi hayatını yaşayamama hikâyesi de başlamış olur.Dünyaya esas geliş nedeni bile böyle olunca kaderin ilk adımları da bu yönde ilerler.

Ailesinin yaşadığı Niksar’ın köyünde aileye üçüncü çocuk olarak doğan Sıla,henüz iki haftalıkken ağır bir hastalık atlatır.Sıla,yaşam ve ölüm arasındaki o her zamanki ince çizgiden o küçük bedeniyle yaşam tarafına geçebilir.Okuma isteği ile ilkokula giden,gururlu Sıla,yoksul bir ailenin çocuğudur ve eğitimi yarım kalan Sıla,ağabeyinin başka şehre tayini ile onunla ilgilenmek üzere çocuk yaşta hiç bilmediği bir yerde bırakılır.On iki yaşındayken yetişkin olan Sıla,hayatta en çok korkuyla tanışır ve bu korkulara karşı mücadeleyi keşfeder.Yirmi yaşına kadar ne istediği sorulmayan Sıla’nın hikâyesi yine ona isteği sorulmadan yapılan bir evlilik ile devam eder.O zamana kadar yarım kalmış hayatına yeni korkular,yeni acılar,yeni mücadeleler,dillendirdiği ve dillendiremediği itirazlar eklenir.Böylelikle evlendikten sonraki geri kalan hayatı da yarım olur.

Onu ayakta tutan çocukları ve yazdığı şiirleri olan Sıla’nın hayatı hayli hüzünlüdür.

Hayatı yarım da olsa,tam da olsa Sıla’nın vardığı nokta kabullenme ve içinde bulunduğu değerlerle yaşamasıdır.

ALINTI

Kitaplardı,şiirdi insanları asıl besleyip büyüten,iyi insanlar haline getiren.

Çamlıca’daki Eniştemiz

Yazarın kaleminin en önemli özelliği,beslendiği yer ve eserlerinin zeminini oluşturan ayrıntılı hatıralarıdır.Yazar,özlemini duyduğu bir dünyayı anlatır.Gerçek kişilerden esinlenir.Gözleme dayalı tahliller yapar.

Hacı Vamık Efendi,zamanında defterdar olan valiliklerde bulunmuş biridir.Romanda anlatılan zamandaysa Çamlıca’da,içine kapanık bir hayat sürmektedir.

Çamlıca,roman boyunca betimlemelerle anlatılır.Yazarın,“her İstanbullunun mutlaka bir gönül hatırası olduğunu”belirttiği Çamlıca’yı,hem romanın anlatıldığı zamanki haliyle okuruz hem de anlatıldığı zamanın geçmişine giderek eski haline şahit oluruz.Geçmişe duyulan özlem ve Çamlıca’nın eski hali yazarın çocukluk gözlemleridir.Anlatılan her şey geçmişin özlemine dayanır.Yazar zaten geçmişi hiç yüksünmeden anlatır.Bu özleme sebep olan nedir?Yazar,karakter aracılığıyla eski ve yeni değerlerle beraber Çamlıca’yı gösterir .Hacı Vamık Efendi bu iki değer arasında kalır.Bu yüzden de romandaki diğer karakterlerce deli olarak görülür.

Çamlıca Namık Kemal’in anlatımıyla edebiyatta adeta milat olur,deniz gören bu mekân yöresel ayrıntılardan uzak anlatılırken;Araba Sevdası’ndaki Çamlıca ise tüm özellikleriyle aktarılır.Çamlıca Bahçesi’nin açılışı,çalgılar,şık ve süslü insanlar,musiki vb Hisar’ın Çamlıca’sı ikiye ayrılır:eski ve yeni…

Yazarın eserlerinde üç yer ve uç noktadaki karakterler merkezdedir;Onun mutlu çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Rumelihisarı,Büyükada ve Çamlıca. .Buralara,buralardaki geçmiş zamana duyulan özlem aktarılırken,bu zamanı ve bu yerleri “kaybolmuş Cennet”olarak nielendirir.

Yazar,sıradan karakterleri kaleme almaz.İşlediği karakterlerin aşırıya kaçan yanları vardır. Hatta bu yanları ağırlıktadır ve onları norm dışı yapar.Yazarın başka bir karakteri olan Fahim Bey gibi.Bu romandaki Vamık Bey’de etrafındaki kişilerce,uç noktadaki özelliklerinden dolayı farklıdır, etrafındakilerce garipsenir.

31 Mart olayı ve sonrası gibi,dönemin siyasi iklimi,hayata,sokağa,sosyal hayata yansımasıyla işlenir.

Yazar Tevfik Fikret’ten,Recaizade Mahmut Ekrem’den,Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan ve daha birçok değerli isimden eğitim almıştır.

TAKINTI

İki öyküden oluşan kitap Gotik Edebiyat ve Gerilim Edebiyatı türündedir.

​Gotik edebiyatın kasvetli, karanlık atmosferi “Takıntı” öyküsünde bulunur ve özellikle seçilen mekânın han oluşu bu kasveti destekler. Doğaüstü unsurların devreye girmesiyle, tuhaflaşan olayların gün geçtikçe artması sonucu tekinsizlik hissi uyandırılmasıyla, yine mekânlardan birinin dağ oluşu ve fonda pitoresk bir atmosfer kurulmasıyla ve nihayetinde doğaüstü olayların kaynağı olan bir hayaletle öykü kahramanının karşılaşmasıyla gotik edebiyatın her ayrıntısını barındırır. Psikolojik gerilim öykünün temelini oluşturur.

​”Ameliyathane” kitaptaki ikinci öyküdür. Ameliyat olacak Kontes, kendisine uygulanacak olan anesteziyi reddeder. Elbette bu durumun bir sebebi vardır. Bu sebep gizem yaratır ve öykü tam olarak bu gizem etrafında döner. Öykünün barındırdığı korku hissi ise yazarın sade diliyle okura yansıtılır.

 

Çirkin Amerikalı

Bir yanda Amerika bir yanda Rusya. Bir yanda emperyalizm bir yanda komünizm ve bu iki güç arasında her alanda olan yarış,çatışma yılları.Yani 1947 yılında başlayan,1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla kırılma noktası yaşayan ve 1991 yılında biten soğuk savaş yılları.Amerika ile Rusya, bu iki gücün varlığı romana kurgu olan mekânda kitap boyunca hissedilir.

Homer Atkins elleri nasırlı, çirkin bir mühendistir. Diğer Amerikalılardan farklı olarak kitabın geçtiği kurgusal yerde yerli halkın ihtiyaçlarını görür, onların kültürünü aşağılamaz, yerel halk ile iç içe yaşar, dillerini öğrenir, yerel halktan uzak durmayarak onlarla sosyalleşir, ilişki ve bağ kurar.

Dizi ve birbirine bağlı ve Amerika’nın dış politikasını, yardım politikasını işleyen hikâyelerin yer aldığı romanda Amerika’nın diğer halklara yukarıdan bakışı, izlediği politikanın yetersizliği ve beceriksizliği vurgulanır.Başka kültürlere karşı saygıdan uzak oluşu da kitapta yer alan konulardandır.

Edebiyatın gücü tartışılmazdır. Bazen ekonomide, sosyal değişimlerde, birçok konuda farkındalığa yol açar ve bu kitap siyasi bir duruma neden olur. John Kennedy kitaptan etkilenir ve kopyalarını diplomatlara dağıtır .Amerika’nın dış yardım politikasını yeniden şekillendirmesine yol açar.

Güneydoğu Asya’da Amerikan yardımının niteliğini eleştiren kitabın vurguladığı en önemli şey empatidir. Siyasette, dış politikada empatinin ne kadar önemli olduğunun altını çizer.

Yanlış olan Amerikan dış politikasının kendinden zayıf ülkelere nasıl zararı dokunduğunu, nasıl zarar verebileceğini gösterirken kurgu olsa da tamamen gerçek hayata ve karakterlere paralellik gösterir.

Halk lideri Deong 1947’lerde başlayan soğuk savaşın parçası olmayı kabul etmez. Kitapta yer alan MacWhite bir simgedir, adından anlaşılacağı üzere Amerika’nın sadece beyazlara hizmet eden özelliğini yansıtır. Aslında hayali Sarkhan  gerçektir. Birden çok kez gerçek haritada yer almıştır. Günümüzde de böyle ülkeler bulunmaktadır. Sarkhan’da yaşayan halk nahiftir, bonkördür, ölçülüdür, öldükten sonra var olan bir hayata inanır, Amerika ve Sovyetler Birliği ile kurmak istedikleri ilişkilerde bağımsızlıklarından asla taviz vermeyi düşünmezler.

Kitapta yer alan “yardım” anlayışının içinin boşluğu ve yardım adı atında yürütülmeye çalışılan emeller romanın göstermek istediklerindendir.