BEKLE BENİ

Yazdığı her şarkıya bet sesimle eşlik ettiğim,yazdığı her satırı kana kana okuduğum,yönetmenliğini ve yapımcılığını yaptığı,senaryosunu yazdığı her filmi usanmadan birçok kez izlediğim,milletvekilliğinde heyecanlandığım,köşe yazılarını merakla beklediğim,bu coğrafyanın aydını,entelektüeli,vicdanı Zülfü Livaneli’yi çok seviyorum.Bu roman kendisinin deyimiyle bir saygı duruşuysa bir okur olarak bu romanın her satırını okuyarak ben de Denizlere,Yusuflara,Hüseyinlere,68 kuşağına,ülkemin nice aydınlarına Livaneli sayesinde saygı duruşunda bulunuyorum.

27 Mayıs 1960,12 Mart 1971,12 Eylül 1980 Türkiye’de yapılan askeri darbelerdir ve önceleri,darbelerin olduğu zamanlar ve sonrasındaki zamanlar hayli acı barındırır.Her birinin öncesindeki olaylar Türkiye tarihi için kanayan yaralardır.Yargı, sorgu süreçlerinde yaşananların çoğu hâlâ açık yaradır.27 Mayıs’a doğru giderken gerçekleşen 6- 7 Eylül olayları,12 Eylül öncesi okullardaki kardeşin kardeşe kırdırılıp birbirini öldürmesi,12 Mart’a giderken sosyal hayattaki huzursuzluk,eylemler,daha önce örneği hiç yaşanmamış 9 Mart hadisesi,7.Filo protestoları…Tüm bu darbelerin gerçekleştiği zaman dilimi ve sonrası ise acı,buhran,her kesim içinse varoluş sorgulamasıdır.Bekle Beni 12 Mart 1971 askeri darbesini, tutuklanmaları,işkenceleri aydın kesimin sancısını,aydın kesiminin kırılma noktasını ve dönemin atmosferini yansıtır.68 Kuşağı diğer ülkelere göre Türkiye’de farklı bir nitelik barındırır;tamamen antiemperyalisttir.68 Kuşağının tüm kuşaklardan en büyük farkı benim fikrimce “dayanışmanın” en üst düzeyde olmasıdır.Onca eziyete, baskıya rağmen bu kuşağın aydın kesimi emperyalizme karşı duran tarafıyla dayanışmayı hiç bırakmaz ve Livaneli’nin romanında bu ayrıntıyı görmek mümkün.Roman karakteri Murat,hapishanenin çok zor koşullarında arkadaşlarına şöyle söylüyor: “Ve unutmamalıyız ki; hayatta kalmanın en güzel yolu,bir arada durmaktır.”

Fakat bu dayanışmanın hayli dışında kalan bir kesim vardır ki “muhbir vatandaş” kavramı tarihimize de girer.Romanda bu ayrıntı da yer bulunur.71 ve 80 darbesi öncesinde ekonomik ve siyasi iktidarsızlık birbirine benzerken 71 darbesinin öncesinde sol görüş hareketi,eylemleri ağırlıktadır,80 darbesi öncesindeyse sağ sol çatışması,toplu katliamlar ön plandadır.İki darbe öncesinde de okullardaki hadiseler hayli ağırdır.80 darbesinde idam ve gözaltı sayısı 71 darbesine göre daha çok olsa da,12 Mart darbesinde görüşlerin liderleri idam edilerek toplumsal travma doğurması ve gözdağı verilmesi açısından daha zor olarak değerlendirilebilir.60 darbesi ise siyasi bir yıkımdır zira başbakan idam edilir,askeri hiyerarşi ise ilk ve tek bu darbede çiğnenir.Sonuç her üç darbe de canım ülkemi her defasında 10 yıl geriye götürmüş,her üç darbe kendi kuşağında bunalıma yol açmıştır.Şu ana kadar anlattıklarım aslında romanın fonunu, atmosferini,zeminini oluşturur ve romanda işlenen aşkın çatışmalarını, derinliğini inşa eder.

Roman 60’ların sonunun ve 70’lerin başının adete fotoğrafını çekerken bir evliliğin bir ülkenin siyasi iklimiyle sınanmasına şahit olmamızı sağlar. Dayanışma bu defa iki kişi Selim ve Leyla arasındaki aşk olur.Bu aşk ayakta kalma mücadelesine dönüşür.  Babası albay olan Leyla’nın düzenli ve disiplinli yaşamı ile içinde fırtınalar taşıyan Selim’in hayatı lise yıllarında kesişir.Hani aşkı aşk yapan o şey; kendine hiç benzemeyene tutunmak, tutunamadıkça da düşmek ve kendine hiç benzemeyene tutulmak, böylelikle birbirinde kendini tamamlamak…

Mektupla başlayan ilk adım,lise yıllarının ardından yaşadıkları şehirler ayrılınca iletişimleri mektupla devam eder.Romanın anlatımında bu durumu destekleyen “günlük” ve “,mektup” anlatım üslubu yazar tarafından kullanılır.

Selim ve Leyla bir süre sonra evlenir ve Zeynep dünyaya geldikten sonra da Selim askerlik görevi için Sivas’a gider.Mektuplaşmaları evliliklerinde aynı evde yaşarken de sürerken Türkiye 60’ların sonunda siyasi gerilimlerin içinde kıvranmaktadır. Selim ise daktilosunun başında yazar… yazar…yazar…70’lerin başına gelindiğinde Selim’in yazdıkları iktidar ile çelişir,takvimler 12 Mart’ı gösterdiğinde ise Selim ve Leyla’nın kapısına sabahın erken saatlerinde baltayla vurulur.Kurdukları dünya ne yıkılır,ne döner,sadece durup beklemeye başlar.İşkenceler,idamlar, ülkenin aydın kesiminin hedef alınması sürerken,Selim koğuşta işkence sırasının kendine gelmesini, belirsizlik içinde günleri,Leyla, Zeynep ile evde Selim’i, ülke ise normalleşmeyi bekler.

İki sevdalı birbirine mektuplar yazsa da kendi günlüklerine yazdıkları gerçekleri,mektuplar ise birbirini üzmemek için söylenen yalanları barındırır.

Selim’in hapishane günleri ve hapiste yaşananlar romanın büyük bir bölümünü oluştururken hak,adalet, iktidar,varoluş,işkence,aydın kesim ve siyaset,adil olma,insanların kör karanlık yanları gibi birçok konu işlenir.

Roman hapishane günleri sonrasında sürgünde geçer ki tüm bunlar büyük ölçüde Livaneli’nin hayatı ile de örtüşür.Sürgün şarkısını da burada anmadan geçemeyeceğim…Selim ile Leya’nın mektuplaşmaları ülkeler arasında devam eder.Roman bu kısmı ile darbenin hemen sonrasındaki atmosferi,aydın kesimin çektiği sıkıntıları yansıtır.Zaten Zülfü Livaneli romanım sonunda kendi yaşamı ve ailesinden romanın izler taşıdığını fakat özyaşamöyküsü olmadığını belirtir,romanı bedeller ödeyen 68 kuşağına saygı duruşu olarak nitelendirir.

Sazın Teli Koptu kitabında ülkemizin sayılı aydınlarından ve entelektüellerinden olan Livaneli sürgün yıllarını Erdal Öz ile olan mektuplaşmalarında aktarır.Bu esnada yaptığı albümler,o albümlerin korsan satışları acı bir mizah ile anlatılır.Livaneli,roman karakteri Selim’den farklı olarak sorgulardan, yargılamalardan sonra ilk Bulgaristan’a,ardından Almanya’ya ve Norveç’e en son ise İsveç’e gider. İkisinin de ortak noktası hem Türkiye’de,hem yurtdışında bekleme halidir ki,roman bekleyiş üzerine kuruludur;adı üzerinde…

Zülfü Livaneli,öz yaşam hikâyesinin nispeten daha mutlu anlarının bulunduğu “Rüzgarlar Hep Gençtir” kitabında belirtir: “Türkiye’nin doğal dengesi altüst oldu.Birbirine düşman gruplar yaratıldı,kısacası halkın denene yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına hiçbir zaman izin verilmedi.”Aslında bu izin verilmeme hali Bekle Beni’nin kaynağını oluşturur.

Livaneli,“Sevdalım Hayat” kitabında yaşam hikayesini anlattığı satırlarda 12 Mart zamanında var olan kargaşa içinde nasıl vakit bulup da yazı,çeviri, sanat,müzik ile ilgilendiğine şaşırdığını belirtir.Roman karakteri Selim’de edebiyata sığınır,türküye, koğuşta kitaplara sığınır.Yazar tıpkı Selim gibi ne için suçlandığını bilmeden Yıldırım Bölge koğuşunda yatar.Sevdalım Hayat kitabında her saniye işkenceye gitmeyi bekleyerek geçirdiği günleri aktarır,Bekle Beni romanında da Selim aynı duygu durumu içinde bulunur.Aynı kitaptan Bekle Beni romanından bir karakter daha tanıdık çıkar,işgenceden önce beyin ameliyatı olan,bu durumunu belirten Alp Orçun,gösterdiği ameliyat yerine elektrik verilerek işkenceye uğrar,bu yaşanmışlık romanda bir karakterin başından geçer.Yine Sevdalım Hayat’ta bahsedilen Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın şarkısı söylendiğinde yaşananlar yani gerçek yaşamda olanlar ile roman arasında paralellik gösterir.Aynı şarkı ve hadiseler aktarılır.Livaneli zamanında bir ilaca karşı alerji belirtileri gösterir.İşkenceye götürülürken alerji durumu üzerine kurduğu planla kendini işkenceden nasıl kurtardığını anlattığı Sevdalım Hayat’taki satırlar,Bekle Beni romanındaki Selim’in de aynı yolu izlemesiyle örtüşür.Kısacası Zülfü Livaneli birçok ayrıntıda kendi yaşanmışlıklarını Selim aracılığıyla aktarır.

Annemin Uyurgezer Geceleri

Gabriel Garcia Marquez. “ Unutamamak en acı hafıza biçimdir” der.Unutmak gerçekten iyileşmektir. İyileşmenin yollarından biridir.Unutkanlık değil de ya unutamamak nedir?Bir hastalık mıdır,iyileşememek midir?Bir cezamı yoksa ödülümdür?Roman karakterlerinden Şehnaz, unutamamayı bir mahvoluş olarak görmez.

Ekonomi profesörü olan Şehnaz, kuralcı bir yapıya sahip,kontrolcü,öğretmen ve uyurgezer Ayhan Hanım’ın kızıdır. Şehnaz,annesinden bir gece uyurgezer haldeyken bir aile sırrını duyar.Bu noktadan sonra Şehnaz unutamama yetisi ile yaşamaya başlar.Bir daha zamanında yaşadığı hiçbir şeyi unutamaz.Özellikle uzun  süreli belleği çok fazla güçlenir.Çağrışım zinciri belleği ne zaman isterse o vakit durur.Önemli ya da önemsiz,sıradan ya da değil her hadiseyi en ince ayrıntısına kadar hatırlar.Uzun bir sure sonraysa belliğini istediği zaman durduramasa bile hatırlamaya istediği zaman ve istediği yerden başlar.Bu unutamama hali hem Şehnaz’ın kendisiyle yüzleşmesine hem de ailesindeki üç kuşak kadınlarının gerçek hayatlarına onu sürekler.O kadınlar ki travmalarla, mücadelelerle dolu bir hayat yasamışlardır…Kadın üzerine kurulu roman Osmanlı’dan günümüze uzanırken bu topraklarda kadını, bastırılmış duygularını,üzerinde kurulan baskıları,kadının ilişkilerini özellikle anne kız ilişkisini ele alır. Ayrıca Şehnaz’ın hayatında bir kadın daha vardır,o da yasak aşkının eşi Eyşan.Eyşan,aslında bir süre sonra, Şehnaz’ın iç hesaplaşmasında yer alır.Her şeyi hatırlama haliyle yaşadığı ölümler yüzünden barışır zira yalnız hayatını hatırladıkları doldurur.Şehnaz akademideki karayerine devam ederken de mutsuzdur,fakat bu yalnızlığından değildir çünkü Şehnaz yalnızlığını sever,yeni insanlara karşı tahammülü olmadığı gibi onlarla tanışma arzusu da yoktur.

Anneanne,anne ile büyüyen Şehnaz’ın yaşadığı yasak ilişki otuz yıl sürse de hiçbir zaman yolunda değildir,karşı tarafının belirlediği sınırlar içinde ilişkisini yaşar.Uğruna hayatını harcayacak kadar yasak aşkı E.’yi sevse de annesini sevdiğinden fazla sevmez.Yaşadığı bu ilişkinin hayli bir zaman sonra hastalıklı olduğunu da görür.Roman geriye dönüşlerle bu ilişkinin nasıl başladığını,değerlerini,seyrini Şehnaz’ın iç dünyasını aktarır.

Üç kuşak kadın aynı evde yaşar,anne ve benmerkezci anneanne eslerini erken yitirmişlerdir.Şehnaz’ın ise hayatında kopamadığı E. vardır. Üç kadının birbiriyle olan bağları etkileyici bir psikolojik zeminde ve tahlille anlatılır

Romanım en güçlü yanlarından biri de çağın fotoğrafını çekmesi,bazı konularda özellikle toplumsal bellekte tanılar koymasıdır.Fonda 12 Eylül önce ve sonrası,70’ler,Osmanlı’dan günümüze değişen “sınıfların ” özellikleri,üç kuşağı kapsayan zaman dizilimi yer alır.

Şehnaz’ın unutamama halinin psikolojik etkileri incelikle romanda işlenir.Şehnaz kokuları,dokunmanın yaratığı hisleri,tatları unutamadıkça en mutlu anları bile “yaşamak” değil hatırlamak olur.Hafızası özellikle koku ile uyarılan hafızası güçlü olan Şehnaz,malum geceden itibaren unutamamanın ağırlığını yaşar.

Romanın en çarpıcı ayrıntılarından biri de üç kuşağın hem soy özelinde,hem de coğrafya nedeniyle birbirlerine bıraktıkları “kadınlık miraslarıdır.” Ailede genetik aktarım kadar kaderin aktarımının da mümkün oluşu üzerine kurulu roman Ayfer Tunç kaleminden ve edebiyatımızda okuduğum en etkileyici romanlardan biri oldu.

İstanbul’un Sandık Odası

Yazarların romanlarındaki İstanbul kitabın ilk bölümünü oluşturur.Gürpınar’ın Heybeliada’sı, Tevfik Fikret’inn kuş yuvası;Aşiyan,Halide Edib Adıvar’ın ahşap evlerle dolu sokakları ve her romanındaki farklı İstanbul’u,Refik Halid’in Beyoğlu’na,İstanbul’a bakış açısı,İstanbul’u melankolik yapıdan uzak tutuşu,Yakup Kadri’nin romanlarında günah şehri olarak gördüğü,tarihi dönüm noktaları ile İstanbul’u, Ahmet Haşim’in şehir yazıları,Ruşen Eşref’in Göksu’yu,tarihi eserlerini koruyamamış ve çiçekleriyle,ağaçlarıyla Bogaziçi’ni, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın somut ve soyut arasında gel git halinde olan,geçmişin güzelliğini bazen duyan, tükenişe sürüklenmiş İstanbul’u,yazarın anılarını da katarak anlattığı İstanbul’unu okudum.Ne çok İstanbul var ! Yiten giden adetleri,mimarisi,sosyal yaşamı vs.Haliyle yeni adetleri …

Şehirden İzlenimler bölümünde Amicis’in  İstanbul’un kozmopolitliğinden bir anlam bulduğu düşüncesi üzerinde durulur ve bu bölümde yine Selim İleri’nin anıları yer alır .

Çamlıca Bahçesi’nin açılışı ve Recaizade ve Araba Sevdası,Gürpınar’ın bakış açısıyla anlatılan ,Halid Ziya’nın ve Semih Mümtaz’ın,Osman Cemal Kaygılı’nın Kağıthane’si ve Kâğıthane’nin vardığı nokta kitabın bölümlerindendir.

Anlatımlarda yazarların bilinmeyen yahut az bilinen yönleri bulunuyor.

Kuşevleri,İstanbul’un biten bahçeleri,yazarın anılarını da dahil ederek anlattığı nargilenin İstanbul’a girişi ve yayılması ilginç bir bölümdür.Beşiktaş Çiziktirmeleri bölümünde 57 -58 istimlakinde yok olan yapılar,Beşiktaş’ta yaşamış sanatçılar,sanatçıların uğrak yerleri aktarılır. Boğaziçi’ne Kim Dokundu,Boğaziçi’nin değişimini,yalıların harabeye,viraneye dönüşmesini işler.

Edebi Salonlar bölümünde İstanbul’da 19 yy. sonunda başlayan edebiyat eşliğindeki salonlar devri anlatılır.

Leyla Erbil’in,Sermet Muhtar’ın,Halid Ziya’nın, Peyami Safa’nın romanları ve hikâyeleri eşliğinde düğünlerin anlatıldığı Yirminci Yüzyıl Düğünleri bölümü kitabın ilginç bölümlerinden bir diğeridir.

Bir Plajı Hatırlamak yazarın Moda hatıralarını Reşat Ekrem Koçu’nun mayo hakkındaki bilgilerini ve Moda sahilinin,plajının yok oluşunu anlatır.

İstanbul’un parkları Hatırladığım Parklar başlığı altında yer alır. Ressamların İstanbul’u tablolardaki İstanbul’u ressamlarıyla anlatırken, Anılar Arasında bölümü yazarın İstanbul anılarından oluşur.

İstanbul’un Sandık Odası yazarın İstanbul Kitaplığı’nın üçüncü cildidir.

EUGENIE GRANDET

Balzac,kahve ve çay tiryakisidir.Büyük kitlelere ulaşmış bilinen ilk Fransız kadın yazarı George Sand, Balzac’ı evine davet eder.Balzac,George Sand’ın içtiği nargile ile tanışır ve artık sadece çay ile kahve değil nargile tiryakisi de olur.

İnsanlık Komedyası Balzac’ın tamamlayamadığı bir çalışma olsa da tamamlanabildiği kadarıyla bile kusursuz bir çalışmadır. Bu çalışma üç ana bölümden oluşur.Töre, Felsefi, Analitik İncelemeler.Töre İncelemeleri ise alt başlıklara ayrılır;Özel Yaşamdan,Paris Yaşamından,Siyasal Yaşamdan,Askerlik Yaşamından,Kırsal Yaşamdan, Taşra Yaşamından Sahneler olarak.

Eugénie Grandet, İnsanlık Komedyası’nın Töre İncelemelerine ait olup, alt başlık olarak da Taşra Yaşamından Sahneler’e ait bir romandır.Çünkü her şeyden önce taşrada geçer ve taşranın örf ile adetleri, yaşayışı merkezdedir.Grandet’in toplum baskısıyla sözleşmeli evlilik yapması, kuzeninin romanın sonuna doğru evlilikle ilgili belirttikleri, taşra hayatının tipik özelliklerini yansıtması, taşradakilerin para ile olan ilişkilerini incelemesi nedenleriyle “Taşra Yaşamından Sahneler” başlığına aittir.Özellikle Pére Grandet’nin taşra yaşamındaki insanı sembolize edişi,cimriliği, cimriliğinin getirdiği katı kurallar, cimriliğinden dolayı yaptığı kötülükler,en yakınları dahil cimriliğiyle kurduğu ilişkiler onun muazzam biçimde işlenmiş karakter özelliklerini oluşturur. Baba olan Grandet,para hırsıyla kızına bile kötü davranır ve acımasızdır.

Balzac,Taşra Yaşamından Sahneler’de hırs,para, paranın toplumsal ilişkilere yansımasını inceler.Başta aile olmak üzere paranın insanlar arasındaki bağları nasıl yozlaştırdığını gösterir.

Romanda taşra kasvetli biçimde aktarılır ki ilk sayfalardaki tasvirler buna hizmet eder. Tasvir gücü yazarın kaleminin ayrıntısıdır ve yazımda az da olsa buna daha sonra değineceğim.Taşrada Paris hayali kuran ve o hayale ulaşamayan insanları işler.Paris’e giden ve ardından taşraya bambaşka biçimde dönen insanları da katmanlı biçimde ele alır.Bu romanında Paris’e giden ve ardından taşraya bambaşka biçimde dönen Charles Grandet üzerinden bu ayrıntı işlenir.

Burjuva anlayışının taşra üzerinden aktarıldığı romanda anne karakteri olan Madame Grandet kocasına itaat eden,kocasının cimriliği gölgesinde kalmış biridir.Eugénie ise saf aşkıyla,babasından gördüğü zulümle ve uğradığı toplum baskısı sonucu yaptığı evliliğiyle ön plandadır.

Baba Grandet,Balzac’ın yarattığı sayısız güçlü karakterlerinden biriyken varlıklı oluşunu herkesten saklamasıyla,paragöz oluşuyla,örneği az rastlanacak cimriliğiyle,devrim sırasında oluşan fırsatları iyi değerlendirilmesiyle taşra insanının tipik profilini çizer.Romanın eleştirdiği ,anlatmak istediği paranın gücüne,burjuvazi anlayışına hizmet eder.Onu tipten çıkartıp bir karakter yapansa cimriliği dolayısıyla yaptıklarıdır.

Taşra Yaşamından Sahneler bölümüne hizmet eden diğer en güçlü karakterse Charles Grandet’tir.Paris’in yaşamına alışmış bu genç  babasının ölümü ardından babasının borçlarıyla amcasının yanına taşraya gelir.Zaten hayli kasvetli olan taşra anlatımı Charles’ın gelişiyle, geliş sebepleriyle daha çok kasvetli bir hal alır. Fakat gelişi kuzeni Eugénie ile arasında geçen bir aşka da neden olur.Eugénie’nin hayatını değiştirecek bu aşk aslında onun hayatını alt üst eder.Charles taşradan baba Grandet’in planı ile ayrılıp Hindistan’a gidip varlıklı olarak tekrar Paris’e döndükten sonra paranın varlığı ile hayli değişir.Roman bu karakter aracılığıyla paranın gücü karşısında saf bir aşkın yok hükmünde olduğunu vurgular.Ticaretin çıkarcı dünyası romanın bu konuyu işlediği sayfalarda irdelenir ve bu Charles karakteri üzerinden yapılır.

Balzac’ın tasvirleri güçlüdür,yaşar. Karakterleri de öyle…Bunun sebebi realizmi tablo yapar gibi edebiyata aktarmasıdır.Çünkü Balzac edebiyat kadar resim de de ustadır, iyi bir resim eleştirmenidir ve bu özelliğini edebiyatta güçlü biçimde kullanır.

Alo Harika Hanım, Nasılsınız?

1950 kuşağı yazarlarından Tarık Dursun K,bu romanında kadın erkek ilişkisini,insanın yalnızlığını,iletişimi,birbirine neye göre yabancı olunduğunu bir kadın ve bir erkeğin telefon konuşmaları üzerinden ve ağırlıklı olarak diyaloglar ile anlatır.

İnsanı anlatma çabası merkezdedir.İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlar yalnızlaşmış,savaş yorgunluğu ile başta kendine olmak üzere birçok şeye yabancılaşmıştır. Romanda da bu belirttiğim atmosfer yer alır.Toplumsal gerçekçi olan,Ege işçi sınıfının sorunlarını anlatan,ağlık sisteminden bahseden,emekçi sınıfı yansıtan yazar,bu romanında tamamen bireye ve onun yalnızlığına odaklanır.

Ürkek bir kadın sesiyle başlayan romandaki telefon görüşmeleri “günlük” üslubuyla aktarılır. Kadının ve erkeğin birbirine bakış açısını işleyen romanda kadın erkek ilişkisi ve bu ilişkinin temelindeki dinamikler karakterler tarafından yorumlanır.Telefon görüşmesi yapan kadın ve erkeğin birbiriyle kurdukları ilişki haricinde onların hayatlarındaki ilişkilerden de kadın erkek arasındaki ilişki işlenir.

İki kişinin konuşmalarını bir hat,  paralel bir telefondan dinlermiş gibi romanı okudum.İki karakter arasındaki konuşmalardan onların duygu durumlarını, psikolojilerini anlamak elbette yazarın kurgu ve anlatımının olağanüstü oluşundan kaynaklıydı.

Ağırlıklı olarak bireyin iç dünyasını yansıtan roman bir kadının bir adamı araması ile başlar ki kadın rastgele bir numara çevirmiştir.Çevrilen bu numara ve ardından günlerce yaptıkları telefon görüşmeleriyle iki kişi geçmiş hayatlarını birbirine açar.Geçmiş dendiğinde içinde pişmanlıklar, acılar,mutluluklar hayattaki mücadeleler vardır ki iki yabancı tüm bunları birbiriyle paylaşır.Birbirinin isimlerini bile bilmeyen adam ve kadın günlerce süren bu paylaşımdan sonra hâlâ birbirine yabancı mıdır?Onlar için birbirine yabancı diyebilir miyiz?Fakat ikisi de kendi içinde kendilerine hayli yabancıdır.Romanda konuşmalar kadar susmalar yer alır.Bu susuşlar tıpkı hayatta olduğu gibi çok şey anlatır. Bunlar terk edilen,seven,yarı yolda bırakılan,kendini güzel bulmayan yalnız bir kadının, eşine vefa duyan,eşinin hastalığı süresince elinden geleni yapan bir adamın susmalarıdır.

Gece Bülteni

Sonu bakımından hayli şaşırtan bir polisiye okudum.Olay kadar romanın karakterlerine de hayran kaldım.

Komiser Kostas Haritos serinin ilk kitabı olan Gece Bülteni,hayli karışık bir cinayetin soruşturmasını içerir.Atina’da Arnavut bir çiftin katledildiği cinayetle başlayan karmaşa Haritos tarafından çözülmeye çalışılır. Romanda göçmen sorunları işlenirken gerçekleri saptıran,gerçeklerden uzaklaşan medyaya bir eleştiri vardır.

“Beni yazar yapan Heybeliada’dır” diyen yazarın,roman karakteri Haritos,Atina’da görevli bir komiserdir.Komiser Yunanistan’a gelen göçmenlerden hoşlanmaz,ülkesinin geleneklerinin yozlaşmasından dolayı üzgündür ve eşi ile olan ilişkisiyse hayli ilginçtir.Şehir dışında hukuk okuyan kızına ne kadar düşkünse müstakbel damadı için de o kadar antipati duyar.Haritos’un eşi elinden televizyon kumandasını düşürmezken,  Haritos’un yardımcısı Tanasis her şeyi eline yüzüne bulaştıran biridir.

Arnavut çift doğranarak katledilmiştir.Bu cinayetin ardından bir televizyoncu olan Yanna,yayından önce televizyon kanalı binasında ölü olarak bulunur.Öldürülen çiftin evi etrafında dolanan bir şüpheli görgü tanığı tarafından teşhis edilirken cinayet aleti bulunamaz.Oysa Yanna’yı öldüren cinayet aletini Yanna’yı öldürme biçiminden dolayı Yanna’nın üzerinde bırakmıştır.Şüphelinin suçlu olduğu basınla paylaşılacakken, Yanna’nın çifte dair bir iddiası ve çiftin evinde bir arama yaparken bulunan paralar,çiftin bu eve arada sırada uğradığı bilgisinin edinilmesi ve Yanna’nın öldürülmesi asıl olayın yani karışık bir cinayet olayının çözülmeye başlamasına neden olur. Meslektaşlarınca kendisine “hafiye” lakabı verilen Yanna’nın cinayete kurban gitmesiyle  olaylar bir düğüm halini alır,düğüm ise olaylar araştırılırken işlenen cinayetlerle ve edinilen ipuçlarıyla adım adım kördüğüm oluşturur.

Yanna’nın yayınlamayı düşündüğü ve “bombayı patlatacağım” dediği fakat ölümüne neden olan olay ne?Bu haberin içeriği ile ölen Arnavut çiftin arasındaki bağ ne ya da böyle bir bağ var mı?Çifti öldürdüğü düşünülen katil gerçek katil mi?Seri ölümlerin arkasındaki katil kim?Eski bir suçlu gerçekten bu olaylardaki suçlu kişi mi?Yeni cinayetlerle bir ilişkisi var mi?Polis merkezindeki bilgiler hangi yolla,kim tarafından dışarıya çıkartılıyor ve katil kim ve elinden sözlük düşürmeyen,kelimelere düşkün Haritos,bu kördüğümü nasıl çözüyor?Tüm bu sorular adım adım çözülen bir kör düğümde yanıt bulurken,roman heyecan, soru,soruların şaşırtan cevapları ile doludur ve roman sona ulaştığında şaşırtan bir neticeye varır.

PERVANELER

Pervaneler roman olduğu kadar bir makaledir.Yazarın bir tezi vardır.Bu tezi anlatıcı olarak savunur.Sürekli kabul ettirme hali bulunur.Hem eğitimde,hem aile yaşatışındaki Batılılaşmanın olumsuz etkilerini anlatan bir romandır.Milli edebiyat dönemi yazarlarımızdan olan Müfide Ferit Tek bu romanında bir tez ortaya koyar.Cumhuriyetin ilanından hemen sonra basılan romanın vurguladığı bir konu vardır ki,güncelliğini korumaktadır:Bir millet için olabilecek en büyük kaybın o milletin gerçeklerinin yabancı ülkelerin kültürel çekimlerine girmesidir.Bunun önüne yenilikçi, çağdaş bir eğitim ve eğitim sistemiyle geçilebilir.

Yazar batının kendi kültürümüze aykırı yanlarını benimsemeden  çağdaş bir eğitimden yanadır.

1924 yılında yayımlanan roman, açılmış olan yabancı okulların,Türk kültürü, benliği üzerindeki olumsuz etkilerini ve yabancı kişilerle yapılan evliliklerin yine öz kültüre olan olumsuz yansımalarını aktarır.Yabancı okulların tartışıldığı yeni cumhuriyette yazar da romanında bu okulları tartışır, tartışmaya açar.Bu tartışmayı Bizans Koleji üzerinden kurar.Bu kolejde eğitim alan roman karakterlerinden Nesime ve Leman aracılığıyla bu okulların tehlikesini aktarır.Tehlike, buradaki eğitimler ile kişilerin aile yapısından,milli terbiyeden, yaşadıkları ülkeden kopuştur.Aynı doğrultuda”milliyetçilik” kavramı ile farklı millet  ve dinden olan kişilerin evliliğinin de mutlu birer evlilik olmayacağını savunur.

Okuduğum baskıda Pervaneler hakkında yazıların bulunduğu bir bölüm var.

Paris’te katıldığı konferansın ardından yurda dönmesiyle yazmıştır.Yabancı kültür sorununa eğilen,misyonerlik faaliyeti amacıyla açılan yabancı okulları milli kimlik açısından tehlikeli bulan yazarın ikinci romanıdır.

14 Nisan 1919‘da Fransızlar tarafından işgal edilen Antep 11 ay sonra işgalden kurtarılır ve yazarın önerisiyle şehre T.B.M.M tarafından “Gazi” unvanı verilir.

Asabi Kız / Sabiha

Falaka’da dönemin eğitimini meydanlardaki eğlencelerini ,dönemin gekeneklerini anlatan, Leyal -i Iztırab ve Meşakk-ı Hayat kitaplarında dönemin kadın erkek ilişkilerini, köşk hayatını anlatan,Şehir Mektupları kitabında Abdülhamid dönemini adeta fotoğraflayarak ve içine mizahı da dahil ederek şehrin aksayan yanlarını yansıtan Ahmet Rasim,bir yanıyla da bir İstanbul anlatıcısıdır.Yazar gerçekçidir.Halkı bilgilendirme çabasındadır. Bunu en çok Şehir Mektupları’nda görürüz.Çocukluk yıllarını İstanbul’da geçiren yazar eserlerinde  gördüklerini , duyduklarını aktarır. Çocukluğundaki gözlemlerini en çok yansıttığı kitabı Falaka’dır. Osmanlı kadınının sosyal hayattaki yerini, Şehzadebaşı’nı,Ramazan eğlencelerini,köşk ve ev hayatını,sokak ve aile yaşantısını,gelenekleri ayeintilarıyla aktarır.Yazarın bir başka özelliği de gazetecilikten gelmesinden mütevellit ürettiklerini bir araştırma zemini üzerine kurmasıdır.Yazar aynı zamanda şarkı yazarıdır ki sanırım hepimizin bildiği “Sakın Geç Kalma Erken Gel” onun imzasını taşır. Birçok yazar gibi Ahmet Mithat Efendi teşvikiyle edebiyatımıza dahil olur. Servet -i Fünun yazarlarından olsa da dönemin çizgilerinin dışındadır.Okullar için ders kitabı yazar,mizah, gazetecilik,roman derken edebiyatın her alanından eser verir ve ilk fıkra yazarımızdır.

Falaka’da Leyal-i Iztırab romanında(şüphe), Meşakk-ı Hayat’ta insan psikolojisine değinse de Asabi Kız tamamen insan psikolojisine yöneliktir; Histeri.Sabiha ve Asabi Kız kitabın iki novellasıdır.

Zamanında dergi ve gazetelerde tefrika edilen kasıtlı ya da kasıt olmadan unutulan eserleri hatta adı günümüze kalmamış yazarları ve eserlerini Koç Üniversitesi Yayınları “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi (1831 – 1928 )” projesiyle okurlarla buluşturuyor.

Asabi Kız’da olaylar kadınlar etrafında gelişir,merkezinde kadın vardır.

Arife ve Nazife iki genç kız kardeştir.Babaları ölmüş olan,anneleri tarafından büyütülen iki kız kardeşten biri olan Nazife,histeridir ve bu hastalığını sonuna kadar etrafındakilere karesi kullanır.Kardeşi ile aralarında sürekli bir gerginlik vardır,özellikle Nazife onu kıskanir ve onunla rekabet içindedir. Nazife,sinir krizlerini kendi kurduğu hayal dünyasında yaşattığı ve bu hayale kardeşini de dahil ettiği bir durum,kurmaca ile atlatır. İki kardeş arasındaki mücadele,annenin kızlarının her isteğini yapması, özellikle Nazife’nin üzülmemesi için annenin her şeye tamam demesi kitabın trajik sonunu doğurur.Kardeş kavgasıysa başlı başına zaten bir dramdır.

Sabiha çok erken yaşta anne ve babasını kaybetmiştir.Bilmediği arzuların peşindedir.Maddi gücü, maceracı yapısı,sosyal hayatta tek başına kadın olarak var olması ve hayatı yaşamak isteyişi onun yaşamını şekillendirir.Flört ettiği erkekle değil bir başkasıyla evlenen Sabiha’nın eşi yeni devrin terbiyesini görmüştür ve evlilik hayatına bunu yansıtır.Sabiha marjinal,sıra dışı bir evlilik yaşar.

Ahmet Rasim,çoğu kitabında yazar olarak araya girer ki bu iki novella için de aynı şeyi söyleyebilirim.

2000 Yılın Sevgilisi

Metafizikten yararlanmış bir romandır.

Yüz ellilikler listesinde yer alan İstanbul’ dan ayrılıp sürgüne giden,çıkan afla yurda geri dönen yazarın Halep’te yazdığı Yezidin Kızı ve yurda döndükten sonra yazdığı bu Bizim Hayatımız kitaplarını daha önce okuyup paylaşmıştım. Okuduğum ve henüz paylaşamadığım İstanbul’un İçyüzü sürgün edilmeden önce yazdığı tek romandır. 2000 Yılın Sevgilisi ne yazık ki geç okuduğum bir kitap oldu.Yurda döndükten sonra hikâyeden çok roman yazan yazarın kalemi gazetecilikle üretmeye başlar.Ömer Seyfettin ,Ziya Gökalp etkisiyle Türkçülük ideolojisini benimseyen ilk yazarlardandır.Ziya Gökalp aracılığıyla İstanbul’a dönen yazar Robert Kolej’inde öğretmenlik yapar.

Milli Mücadeleye kayıtsız kalan yazar  romanlarında,hikâyelerinde girift bir üsluba sahiptir.

Roman İskenderun Garından Ankara -İstanbul treninin kalkmasıyla başlar.Yolcular arasında Güldal ve Doktor Fahir bulunur.Doktor mesleğini icra etmez ve dünyayı,harabeleri,dünyanın en eski şehirlerini gezer. Birbirlerini gören bu iki kişiden biri olan Fahir’in bir iddiası vardır.Aralarındaki bağ, aşk 2000 yıl öncesine uzanır.Göz göze geldikleri ve tanıştırıldıkları ilk anda Fahir büyük bir heyecan yaşar,bayılacak gibi olur.Güldal ise Fahir’i eskiden tanıdığını düşünür fakat birbirlerini tanımadıklarına da emindir.Romanda bugün sıklıkla duyduğumuz “ikiz alev,“ruh ikizi, kavramları zamanda bir kayma ile işlenir.Dolayısıyla sıradan bir aşkı konu almamıştır.Bir tutku, bir bağ,geçmişin izleri,çarpışma ve çarpılma vb kuvvetli hislerden bahseder.Çiftlerden birinin çok net bildiği hatırladığı geçmişleriyle çift tekrar dünyada karşılaşır.

Fonda coğrafya,tarih,mitoloji vardır.Romanda yer alan ayrıntılardan biri inkılapların halka yansımasadır.Yirmi asırlık bir aşkı anlatan roman yer yer mistiktir.İsa’nın doğum öncesine ve sonrasına uzanır. Reenkarnasyon zeminine kurulu roman etkileyicidir.

Yazarın İttihat ve Terakki’ye karşı olan yazıları kitlelerin hoşuna gitmiştir. Yazar sürgünde de,sürgünler sonrasında da üslubunu yumuşatsa da siyasete karşı eleştirilerini sakınmamıştır. 

Kitaptan bağımsız olarak genel bir husustan bahsedeceğim.Hikaye türünde de eserler vermiştir.Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri  hikayelerinde kasabadaki günlük hayatı aktarır. Bu iki hikayede de Anadolu insanını ve Anadolu coğrafyasını tasvir eder.Halide Edib Adıvar köylünün cesaretini,çilesini öne çıkararak Anadolu’yu aktarırken,Yakup Kadri Anadolu’ya aydın köylü ilişkisi ve arasındaki uçurumun varlığıyla bakarken, aydın köylü ilişkisindeki kopukluğa çare ararken,Zorlutuna Anadolu’yu haklı bir yanıyla yüceltirken,Reşat Nuri Güntekin Anadolu insanının rehavetini ve taşra yaşamını eleştirirken,Faruk Nafiz Anadolu’yu coğrafyasıyla ele alırken, Şükûfe İnal Anadolu kadınının yanlış karşısında vatan uğruna bir kadının oğlunu öldürebileceğinin yürekliliğini kaleme alırken,Refik Halid Anadolu’ya farklı bakar.Tam anlamıyla kasabanın kadına bakış açısını,dedikodu üretimini,memur hayatını eleştirir.

İvaz

Salim Karacan, uluslararası olmak üzere yazdıklarıyla ödül almış bir yazar ve gazetecidir.Başta yayınevleri olmak üzere herkes otobiyografisini yazması konusunda ısrar etse de yazar,bu ısrarlara karşı uzak durur,ta ki belli bir zamana kadar.

Kendi hayatını yazmaya karar verdiğinde bir yüzleşme,kabullenme, geçmişi ve bugünü görme hali başlar.

En çok her insanın içinde olan karanlık odalarıyla karşılaşır.O odalara girer mi,yoksa o karanlık odaları  kilitli mi tutar,karanlık yanlarının doğurduğu sonuçlara karşı haklılığını mı savunur,yoksa pişmanlık mı duyar roman bu sorulara cevap verir.

Salim,Adıyaman’dan İstanbul’a üniversite okumak için gelir. Akrabasının yanında kalır ve benim canım ülkem o sıralarda yine bir eşiktedir, yine kardeş kavgası içindedir;1970’ler. Yayınevlerinin kapatıldığı ,yayınevi sahiplerinin ve sanatçıların tutuklandığı bir atmosferde, Balyoz Harekatı’nın gerçekleştiği yıllarda bir yandan eğitimini sürdürür,bir yandan da çalışır ve eylemlerden uzak durarak eğitimini tamamlar. Kıbrıs Harekatı’nda ise askerdir.70’lerin ortasında da,80’lere doğru çocukluk hayali olan gazeteci olarak işinin başındayken ülke 12 Eylül’e doğru acılarıyla ilerlemektedir.

Roman içinde ülkemizin yakın tarihinde yaşadığı acı olaylar yer alır;2017 yılbaşı gecesi düzenlenen ve ölümlerle sonuçlanan terör saldırısı,71 yılında gerçekleşen rehine Sibel Erkan hadisesi,mayısların en acısı 1977’nin 1 Mayıs’ı,16 Mart katliamı,80 darbesi,Sivas Katliamı(Madımak Olayı), çoğu kişinin ders olarak nitelendirdiği benimse ihmalin çok acı bir sonucu olarak gördüğüm 99 Depremi…

Bazı şeylerin ne yazık ki  hiç değişmediğini görmek buruk bir tat bıraktı.Özellikle roman karakteri Salim’in gazeteci olarak iş araması ve iş arama sürecinde yaşadıkları,ardından gazetecilik mesleğini icra ederken gazetecilere yapılan tahditler,gazetecilere düzenlenen ve ölümle sonuçlanan suikastlar,  ülkenin iktidar hırsına verdiği kayıplar,halkın kendi arasında çatışmasına zemin oluşturan iktidar ve muhalifler,depremler,töre ve kadının kısıtlanan hakları ve toplumdaki,ailedeki yeri..

Roman aynı zamanda arada yaş farkı olan bir aşkı da işler.Salim ve Yeliz’in aşkı…Salim’e kitap yazma konusunda hep ısrar edilse de Salim’i aslında kitap yazmaya ikna eden kişi  Yeliz’dir.Oysa bu ısrarın ve bu ilişkinin içinde farklı niyetler vardır;bir hesaplaşma.Romanda bu hesaplaşma ortaya çıktığı andan itibaren roman,ters köşe yapar ve şaşırtan bir nihayete erer.

ALINTILAR

Geçmişi ne kadar deşersen, o kadar geçmediğini görürsün ama değil mi?

Hangi yaşta olursan ol aşkın derinliğini,gücünü ölçebilmen mümkün değil.

Her iniş çıkış insanı biraz daha şekillendiriyor, taş gibi aşındırıyor ve bizi bambaşka  bir forma dönüştürüyordu.Yaşamın kendi diliyle konuşmasıydı bu bir nevi.