Bir Liranın Başından Geçenler

Sosyoloji psikoloji ve ekonomi en güzel ne ile anlatılır diye sorsalar,bu soruya artık vereceğim cevap paradır.Hatta para daha fazlasını da anlatabilir;aşkları, iyiliği,hastalıkları vs. Roman,tam olarak bir paranın bir dönemi her açıdan anlatması üzerine kuruludur.Vezneden çıkıp insanlar arasında dolaşmaya başladığı an hikaye de başlar ve bu hikayede en çok paranın egemenliğindeki dünya görülür.
1932’de tefrika edilen roman,dönemin en küçük kâğıt parası olan 1 lira üzerinden,dönemin neredeyse her kesimini, insan ilişkilerini,sosyal hayatını,adetlerini,ekonomisini, yapılarını ve ciğerci,berber,çamaşırcı gibi mesleklerini aktarır.İlk olarak bir emeklinin cüzdanına giren para,adeta 1930’lu yılların olaylarının ve her kesiminin ve bu kesimlerin hayatlarının fotoğrafını çeker. Bazen rüşvetle,bazen haklı kazançla,bazen görevini tam yapmayan bir doktora verilmesiyle elden ele gezen bu 1 lira ile birçok hayata şahit olunur.Paranın insan üzerindeki etkisi vurgulanır.Romandaki bazı ayrıntılar çok büyük şeyleri anlatır. Örnek vereceğim: Bir emeklinin maaşıyla yapmak istedikleri ve yapamadıkları,hem anlatıldığı dönemdeki ülkenin ekonomisini hem de insanın para ile olan ilişkisini yansıtır.Bazen hayallere yetemeyecek kadar küçüktür,bazen bir ırgatın günlüğüdür,bir hastanın ilaç parasıdır,bazen karı koca arasında kavga sebebidir.
Yazar,farklı sosyal katmanları bu 1 lira ile bir araya getirmiş olur.Tefeciden doktora, hayatını kurtarma çabasındaki bir çamaşırcı kızından emekliye,yasak ilişki yaşayandan kumarbaza,gündelikçi rençberden memura,imamdan poker oynayan müteahhide,her kesimden kişinin cebine giren 1 lira öyle şeylere şahit olur ki tedavülden kalkmak ister.
Romanda kimler ve neler yoktur ki;para elden ele gezdikçe kumarhaneler, sokaklar,muayenehaneler,ofisler,varlıklı ve yoksul evler,batakhaneler,dükkanlar ,çeşitli iş yerleri,meydanlar,evler dönemin atmosferinde yansıtılır.Tek bir lira için birbirini bıçaklayanlar gibi hikayeler, hırslar okunur.
Bir gündelikçi rençberin köyüne gidişiyle, 1lira İstanbul dışına çıksa da şehre döner.
Anlatıcısı 1 lira olan ve 1 liranın tedavüle girişiyle başlayıp kendisi için bir kurtuluş olduğunu düşündüğü bir sonla biten serüven,etkileyici bir dille aktarılır.

Şimdi Benim Psikolojimi Kim Düzeltecek ?

Üniversitede bir uzman,bir kafe sahibi, kocasından ve babasından çok çekmiş, fala,hacı hocaya düşkün bir anne,bir psikolog,kuyumcu dükkânı olan bir patavatsız kadın,fal bakan başka bir kadın ve iş yerinde iftiraya uğramış bir koca.Birbirinden farklı bu insanların yolu tesadüfler ile kesişir. Kimisi birbirini yıllar öncesinden tanır,kimisi yeni tanışır fakat aralarında az ya da çok bir bağ vardır.Bu karşılaşma nedensiz olmadığı gibi neler doğuracaktır?
Roman,temelinde umudu,zorluklarla başa çıkmayı ve “sokak ne der” düşüncesiyle oluşmuş toplum yapısını neredeyse her karakterin hüzünlü hikayesini yansıtarak muzip bir dille anlatır.
Dili hayli yalın ve samimi olan ve karakterlerin renkliliğiyle, uyandırdığı merak duygusuyla bir solukta okunan bir romandır.
Roman karakterlerinin karşılaşmaları onları bir hedefe sürükler.Roman bu hedef yolunda sona ererken karakterlerin vardıkları yerde aslında kendi hayatlarına karşı bir sorgulama bulunur.

Damızlık Kızın Öyküsü

Kitabın ön sözünden bir alıntı ile anlatımama başlıyorum:“Değişiklik şimşek hızında da olabilirdi.Burada olmaz sözüne güvenilemezdi;her şey,her yerde olabilirdi,şartlar uygunsa.”Evet, kitapta anlatılan olaylar için şartlar uygunlaştırılmış ve değişim ön sözdeki gibi şimşek hızında gelmiştir.Distopya türünü çok seviyorum,aynı ölçüde ürküyorum çünkü işlenen konuların ileride gerçek olma ihtimali taşıdığını da düşünüyorum.1984 kitabında olanların bazılarını dünya yaşamadı mı,yaşamıyor mu yahut spekülatif kurgu olan Fahrenheit 451’deki bazı vurgulananlar yaşanmadı mı?
Amerika’ya yapılan darbe sonucunda değişen düzeni anlatan romanda değişimin en çok yansıdığı kişiler kadınlardır.Darbecilerin yaptığı ilk şey, kadınların haklarını ellerinden almak olur. Banka hesapları dondurulur ve iş hayatlarına son verilir ve ardından tüm hakları ellerinden alınır. Nihayetinde kadınlar,elbiselerinden tanınacak sınıflara ayrılırlar.Irkçı,cinsiyetçi rejimde kadının artık adı yoktur.Nükleer sızıntı ve kimyasal atıklar nedeniyle doğum oranı da düşmüştür.Nüfus tehlikededir.Bu nedenle doğum yapabilen kadınlar, yüksek rütbeli askerlerden çocuk yapmaya zorlanırlar.Bir distopya olan Damızlık Kızın Öyküsü’nde ataerkil düzenin kadına bakışı ve yaşattıkları vurgulanır.Sadece üreme aracı olarak görülen kadınlar ve üremesi durmuş yahut doğurgan olmayan,bu nedenle de başka alanlarda hizmet ettirilen kadınlar vardır.Kast sistemi çok keskin ve belirgindir.Kadınlar:Eşler,Teyzeler, Marthalar , Damızlık ve Fahişeler olarak sıralanırlar. En üstte bulunan eşler, komutanların karısıdırlar,mavi elbiseleri ile tüm diğer kadınlardan ayrılırlar.Marthalar,doğum yapamayan kadınlardır, hizmet sektöründe kullanılırlar.Teyzeler,damızlık kızları eğitirler,elbiseleri kahverengidir. Damızlık kızlar,doğurgan kadınlardır,beyaz başlıkları vardır ve kırmızı renk elbise giyerler.Ayrıca Ekokadınlar vardır;fakir erkeklerin eşleridirler,doğururlar,ev işleri yaparlar,her şeyi yapmak zorundadırlar.
Erkekler arasında da bir kast sistemi vardır. Gözler,gizli polistirler. Muhafızlar,polis işlerini yürütürler.Melekler,yeni rejim için görevli askerdirler.
Düşünce özgürlüğünün,okumanın yasak olduğu dini diktatörlük rejiminde cinsel ilişkiler bir amaç için vardır,bir görevdir. Kadınların yeri ya kolonilerde yer almak, ya hizmetçilik yapmak,ya fahişeliktir ya da komutanlara ve eşlerine çocuk doğurmaktır.Doğum işini yüklenenler damızlık kız adını taşır;daha doğrusu kimden çocuk doğuracaksa o kişinin adını alır,kendi ismi silinir.Distopyada erkek merkezli bir yönetim bulunur.Roman feminist bir metindir,yazarın kurgusu hayli ürkütücüdür.Yeni kanuna göre kısır erkek yoktur, doğurgan kadın ya da kısır kadın vardır.Romanın etkileyici yanlarından biri de damızlık kızlara eşler denilen başka bir kastın bakışıdır.Kadının zaten içinde bulunduğu durum zordur.Hemcinsi her şeyi daha çok zorlaştırır;yani kadının kadına yaptığı da romanda işlenir.

BİZ

1894, Hayvan Çiftliği, kitaplarının yazarı George Orwell’a ilham kaynağı olan “Biz” kitabı bir distopyadır.
Rüyaların psikolojik hastalık kabul edildiği ve insanı suçtan kurtarmanın tek çaresinin onu özgürlükten kurtarmak olduğunu düşünen roman, bilmediğimiz bir yüzyılda ,bilmediğimiz zaman ve mekanda geçerken evlerin, giysilerin,düşüncelerin aynı olduğu bir düzene sahiptir. Sanayi Uygarlığı, bilmediğimiz zaman ve mekânın en belirgin özelliğidir.
Hayal gücünün hastalık olarak kabul edildiği tek devlet zeminine kurulu romanda örgütlenmekse suç kabul edilir.Bu tek devlette birçok şey bir numaraya indirgenir.İnsanların ismi yoktur, birer sayı olarak anılırlar.İnsan kendinden ve doğadan ayrılmıştır .Romanın adı olan “biz” haline getirilmiştir.
Romandaki mekanın en belirgin özelliği,insanların içinde yaşadıkları ve gözlemlendikleri cam duvarlar arasındaki alanlardır.Bir devrim ardından oluşan bir düzende insanlar her an bir sistem tarafından denetlenir.Sistemin izin verdikleri doğrultusunda hareket eden sayılar,yani insanlar,yine sistemin izin vermesiyle çiftleşirler .
Romandaki toplum ileri bir toplumdur.Matematik ve bilim ileri seviyededir.Tüm bu ilerlemiş,görünürdeki ütopik düzen hayli karanlıktır ve distopyanın tüm öğeleriyle işlenir. Distopyanın öğelerindin olan totaliter rejim bu romanda da baskın biçimde bulunur. Roman,Tek Devlet’in matematikçilerinden biri olan D-503’ün günlüğü biçiminde biz okurlara aktarılır.
Kısa film olarak sinemaya uyarlanan roman,Sovyetler Birliği’nde yasaklanmıştır. Roman,geleceği totaliter rejimi anlatan anti- ütopya romanının,distopyanın ilk örneğidir.

Meczup

Sevmenin,sevdanın, ayrılığın,kavuşmanın, kavuşamamanın bin bir hali vardır.Hangisi doğrudur, kişinin meşrebine göre değişir ama zamanla da kişinin bin bir halden birinden bir başka hale geçmesi de mümkündür.Ama sevdaya da ayrılığa da en çok yakışan hallerden biri beklemektir.
Ahmet, hem işi hem de içinin nedenlerinden kaçan biridir.Yol üstüne yol ekler, bir yerli olmaktan korkarak gitme üstüne gitmeler ekler. Hal böyle olunca yollarda hikâyeler biter mi? Her yol, yoldaki her insan bir hikâyedir.Bir yerde karşılaştığı, duyduğu, gördüğü hikâye onu kaçan haliyle yüzleştirir. Kalmak mı,gitmek mi zor,mümkün olan dünyaya yetişmek mi yoksa dünyadan kaçmak mı? Ahmet sorar, içinde soruları yanıtlar. Sevmenin beklemek olduğunu anlar . Sevdanın kalmak olduğunu anladığında o bin bir biçimden birini seçer, kaçmaktansa beklemeyi sevdaya adar.
Aklını yitirenlerin değil, gönlünü bulanların hikâyesinin anlatıldığı etkileyici bir kitaptı.

Sefalet

Emine Semiye Hanım özel hayatındaki kadın dayanışmasını Sefalet romanına yansıtır.Romanda çile çeken,haksızlığa uğrayan,ezilen,akrabaları tarafından bir planla serveti elinden alınan ve yoksulluğa terk edilen bir kadının hayata tutunma çabası etrafındaki kadınların desteğiyle yansıtılır ve aşkın da dahil olduğu bir hikâye ile aktarılır.Kadının kadına yaptığı kötülükte romanda yer alır.
Sabite varlıklı,etrafından saygı gören bir ailenin kızıdır.
Sabite,servetini akrabalarının türlü oyunlarıyla elde etmeleriyle sefalete düşer.Dönemin yaşantısını bu çerçeve içinde işleyen romanda sevginin,iyiliğin gücü vurgulanır.İçinde bulunulan durum ne olursa olun insanın ilkelerinden,ahlakından, benliğinden ödün vermemesi gerektiği vurgulanır.Sabite,hakkını arayarak mücadeleci kadın profilini sergiler.Bu mücadele hak arayışıdır ve bu arayış meşakkatlidir.Bu zorlu yolda Sabite’ye eşlik eden kadın dayanışmasının yanında sabır da bulunur.Bir de ona benim çok sevdiğim“otu çek köküne bak” sözünün anlamı eşlik eder;erdemli bir aileden gelmenin,soydan gelen asaletin varlığıdır.
Romantizm etkisiyle yazılan sonunda kötülerin cezasını çektiği iyilerin mükâfatlandırıldığı romanda şahıs kadrosu hayli kalabalıkken,yazar sık sık araya girerek anlatıma dahil olur.Roman ilk defa 1897 yılında tefrika edilir.Yazar bu tarihte eşinin görevi nedeniyle Selanik’tedir ve kendisi de müfettiştir.Romanda cariye, köle gibi ve elinden hakkı alınan Sabite gibi ezilen kadınlar yansıtılır. Romanın en güzel ayrıntılarından biri Sabite’nin kendine verdigi değerdir.Yine başka bir ayrıntıysa Sefalete tek başına düşmez etrafındaki kişilerde yoksulluk içindedir ve Sabite onların sorumluluğunu da alır. Anlatıldığı döneminde köhne anlayışı olan bir cariyenin bir aileye çocuk doğurduktan sonra çırak edilmesi(çırağa çıkarılması)adeti ile roman bu ve bunun gibi adetleri,sınıfsal farklılıkları da işler.
Emine Semiye ilk kadın romancımız ünvanını alan, hakkında ilk monograf yazılan ilk Türk kadın romancımız Fatma Aliye Hanım gibi bir aktivisttir.Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinde tıpkı ablası Fatma Aliye Hanım gibi kadın hakları konusunda birçok çalışmada bulunmuştur.Aynı zamanda öğretmendir,vefatına kadar bu mesleği icra etmiştir.Fatma Aliye Hanım kadınların aydınlanması için sadece roman değil makalede kaleme almıştır.Mahmut Esat Efendi’nin Malumat gazetesinde yazdığı kadın ve erkeğin eşit olmadığı içeriğine sahip yazısına tarihi bir ayar verir.Emine Semiye de ablası gibi sadece roman yazmaz gazete ve dergilerde makale yazar.Bu yazılarında direkt “feminizm” kelimesini kullanır. Ayrıca kendisinden ders kitabı hazırlaması istenir ve ders kitabını hazırlar.İki kardeş aile içinde çok iyi eğitim görür ve ikisi de 19.yy’dan 20. yy’a geçiş döneminde kadınların sesi olur.Emine Semiye (Önasya)Osmanlı kadın hareketinin öncülerindendir.İki kardeş tarihçi babaları Ahmet Cevdet Paşa’nın yönlendirmesiyle iyi bir eğitim almıştır.En belirgin ortak yanları kadın haklarını savunmaları ve İslamiyet’in tanıdığı kadın haklarını vurgulamalarıdır.Bu hakların erkekler tarafından uygulanmadığını ve uygulanmasının engellendiğini belirtmeleridir.
Emine Semiye Önasya,2. Abdülhamid’in tahta çıkış yıl dönümü olan 31 Ağustos 1895 tarihinde ilk sayısını çıkaran Kadınlara Mahsus Gazete’de yazı hayatına başlamıştır.Bu gazetenin müdürü, başyazarı ve yazarlarının çoğu kadındır.Kadın hakları savunucusu olan şair Makbule Hanım,çok fazla dil bilmesiyle tanınan şair Nigar Hanım bu gazetenin yazarlarındandır. Emine Semiye Sefalet romanını şair Nigâr Hanım’a ithaf eder.Emine Semiye Hanım’ın kalemi tıpkı ablasının kalemi gibi bir süre sonra durur, iki kardeş yazmayı bırakır.Bu arada aileden bahsetmişken belirtmek istediğim bir konu daha var.Fatma Aliye Hanım,benim oyunculuğuna hayran olduğum,sayısız tiyatro oyununda oynayan ve sayısız sinema filmi ile dizilerde oynayan,Üç İstanbul’da,Kurt Kanunu’nda,Beyaz Melek’te hafızama kazınan usta Suna Selen’in anneannesidir.

Yaranın Üveyi

Postmodern bir roman.Günümüzde postmodernizmin ilişkilere yansımasıyla,ilişkilere ait kavramların içeriğinin değişmesine bağlı olarak oluşan kadının yaralarından bahsediyor.
Kadın olmanın zorluklarına, kadına yüklenenlere ve bu yüklerin kadın üzerindeki etkilerine değinirken, böylesine ağır bir konuyu işlerken kasvetli bir anlatım bulunmuyor.Aksine, roman yer yer gülümsetiyor.
Kürtaj olmak için hastaneye giderken dolmuşa binen genç bir kadının yaşamı, yaşadıklarını sorgulaması geriye dönüşlerle aktarılıyor.Mutsuz,yalnız, sevilmediğini hisseden bir kadını anlatan feminist bir roman.
Dur- kalk bir yolculukta aslında dolmuşla beraber anlatıcı kadın da hatırladıklarıyla zihninde durup kalkıyor.Dolmuşun her duruşu,içinde bulunulan anken her hareket edişi , kalkışıyla zaman kadın için,dolayısıyla biz okurlar için geçmiş oluyor.
Acı çekse de yıkılmadığını gösteren,evi önemseyen, yaş almaktan korkan, kremleriyle zamana direnen,sorgusu olan, dedikoduya kurban gitmeye hazır,etrafındaki kişilerin hayal ettiği gibi olamayan, yazdıklarıyla seçtikleri ve yaşadıkları örtüşmeyen,zarar gördüğü ve yorulduğu ilişkiden yara alan kadın karakteri ve diğer yan kadın karakterleriyle roman kendine hayran bırakıyor.

Sokağın Dili Olsa

Zamanın insafına kalmış bir noktada birbirini seven bir çiftin hikayesi…
Irkçılık,insan aklının ve vicdansızlığının yaptığı bu dünyanın başına gelen en büyük kötülüklerden biridir.Yaradılış özellikleri, doğum yeri kişinin tayin edemeyeceği bir şeyken, bunlardan dolayı,hiçbir üstünlüğü olmadığı halde başka insanlar tarafından hor görülmeye,işkenceye, dışlanmaya,iftiraya maruz kalmak ve hatta öldürülmek ne acıdır .Siyahiler,ırkçılık sorununu en çok yaşayanlardır.Hem de çok yakın tarihe kadar ve hatta günümüzde bile.Bu konu otobiyografik,yarı kurgu,kurgu vs olarak edebiyata sıkça taşınmıştır.Aklıma gelen ilk kitaplar Frederick Douglass’ın Yaşam Öyküsü,Bülbülü Öldürmek,Bir Amerikan Evliliği,Nickel Çocukları. Sokağın Dili Olsa romanı da bu konuya eğilirken çok yakın bir tarihte geçer,1970’lerde.Amerika Harlem bölgesinde bir siyahinin sadece siyahi olduğu için tutuklanabileceğinin altını çizer.
Asıl adı Alonzo olan Fonny bir iftira neticesinde hapse girer. Asıl adı Clementine olan ama herkesin Tish dediği Fonny’nin sevgilisi hamiledir.Fonny,baba olacağını hapisteyken öğrenir.Fonny,Tish ile bir hayat kurma aşamasındayken hapse girer.Daha çocuk yaşta birbirini tanıyan, aşklarının kökü çocukluklarında bulunan Tish ile Fonny için zor günler başlar.
Tish’in ailesinin hem Tish’e hem de duruma karşı verdikleri destek,durum ne kadar zor olursa olsun aile olabilmeyi başarmaları etkileyicidir.Fakat Fonny’nin ailesi için aynı şeyi söyleyemem.
Birbirini seven,aşkları için mücadele eden çiftin gerek Fonny’nin aklanma çabasında gerek bu çaba esnasında ve suçlamanın merkezinde gördükleri ırkçı yaklaşım can acıtıcıdır.Aşk,onlar için aynı zamanda uğruna mücadele edilecek zorluklarla dolmaya başlar.O zorluklarla mücadele ederler.Tish, başından beri sevgiye güvenerek hareket eder ve bu tutumundan hiç vazgeçmez.
Roman insan haklarını fedakar,uğruna mücadele edilen bir aşk ekseninde işler .
Yazar,bir başka romanı olan Ne Zaman Gitti Tren romanını İstanbul’da yazmıştır.

Ucuz Romancılar

Emrah Serbes, Alper Canıgüz ve Murat Menteş tıkanırlar ve yeni bir kitap yazamazlar.Sebebi de refah içinde olmaları, konforlarıdır.Bunun üzerine kâh gerçekçi,kâh absürt bir dille aktarılan bir maceraya çıkarlar. Maceranın odağında, daha doğrusu maceraların odağında “yeniden yapabilmek, yazabilmek” vardır.Bu üç yazarın romanlarında yer alan karakterler de Ucuz Romancılar’da bahsedilir. Bu noktada belirtmek isterim ki, bu romanı okumadan önce kitapta adı geçen yazarlarla veya roman karakterleriyle daha önce tanışmış olursanız, Ucuz Romancılar’ı okurken daha çok keyif alırsınız. .Romanın her bölümü epigrafla başlar.
📎ALINTILAR
✏️Devletin ve toplumun, tek bir insanın bile yoksul düşmesine tahammül etmemesi gerekirdi.Kimse sormuyor “21 asırda yoksulluk normal mi?” diye.
✏️Şu anda ölmek üzere olduğumu farz et ve bana öyle güzel bir şey söyle ki cennete gittiğimde onu hatırlayıp gülümseyeyim.
✏️Senin her bakışın Rönesans, her nefesin reform, her gülüşün aydınlanma,her adımın devrim…
✏️Gerçek ümit, tam bir ümitsizlikten doğuyordu.
✏️Halbuki zenginlik, başkalarının senden söküp alamayacağı değerlerin toplamıdır.

Kuzgun Gözü

Biri güvenli ve huzurlu bir hayat için sevdiklerinden herhangi birini feda ediyor,başka biri kırılan gururuyla intikam için yanıp tutuşuyor,diğeri aşk uğruna yapabileceği en sert fedakârlığı yapıyor.Kötülük ve zalimlikse romanın gerilim atmosferini kuruyor ki,zalimliğin sınırı pek yok.Roman,başta Kuzgun Göz olmak üzere neredeyse her karakteriyle antikahraman karakterlere sahip.
Bireyin kendi yanlışı olmadığı halde toplumun onu cezalandırması, etrafındakilerin günahını ona ödetmesi ve bir anne tarafından kötülüğün olağan bir şeymiş gibi öğretilmesi ve toplumun bireye zalim davranışı neticesinde kişinin toplumdan intikam alma isteğinin oluşması üzerine kurulu bir roman.
Cezayir doğumlu yazar Hasan Ahmed Shikat’ın Kuzgun Gözü romanının ilk sayfası “ Saf,temiz ve masum bir meleği hastalıklı ruhlar yüzünden kaybeden herkese.” cümlesine sahip.
Roman,insanın içindeki kötülük ve iyiliğin dengesinin,ikisinden birinin ağır basmasının bireyin etrafındaki şartlara göre şekillendiğini vurgular.
Asıl adı Aşur olan Kuzgun Gözü sert yüz hatlarına sahip,birçok madde kullanan,yaşadığı kulübesine dışkısını yapan ve öylece günlerce orada bırakan,annesi tarafından çiftliklerden yumurta ve tavuk hırsızlığı yaptırılırken bir tavuğun saldırması sonucunda bir gözü kör olan,insanlara tek gözüyle delici bir bakış atarak korkutan, hayvanlara eziyet eden, karamsar biridir.Düzinelerce doldurulmuş tavuk kafası saklayan Kuzgun Gözü çocukluğundan beri tıpkı üç kardeşi gibi annesi tarafından hırsızlıkla görevlendirilir ve bu ailenin neredeyse tüm üyelerinin hayatı trajik bir sona sahiptir.Kuzgun Gözü’nün çocukluğu hayli zor geçer.Babası İsa namıdiğer Mirî ve annesi Fatima birçok suça karışmış,hapishaneye girip çıkmıştır.Dünya, Kuzgun Gözü’ne zalim davranır ve o da bu zalimliğe kat be kat zalimlikle cevap verir. Kendisine yapılan zalimlikleri topluma ödetmeye başlar.İntikam, birinci duygusudur.Koubia mezarlığına gömülen bir erkek ve bir kız çocuğunun mezarını takip etmektedir.Annesi ona yeni bir görev vermiştir ve bu görevi arkasında bir katliam bırakarak tamamlar.
Şehrin unutulmuş gecekondu bölgesinde yaşayan Kuzgun Gözü, sıklıkla kılık kıyafetiyle farklı kimliklere bürünür. Onun şeytanla ittifak yapma amacı vardır çünkü dünyaya karşı olan savaşında ona yardım edeceğini düşünür.Bu yüzden annesinin ona verdiği korkunç mezarlık görevini yapar ve görevin sonunda Rabiha ile tanışır .Kuzgun Göz,Rabiha sayesinde içinde biraz da olsa insanlık barındırdığını,aşkı fark eder.Bu defa Rabiha’nın ondan istediği bir şey vardır.Rabiha’da intikam alma çabasındadır.Kuzgun Gözü,bir yanda ondan istenilen şeyin tehlikesiyle,diğer bir yanda aşkın,sevdiği kadının isteğini yerine getirme arzusuyla baş başa kalır.Rabiha’nın isteğini yaptığında onu kazanacağını bilir.Fakat Rabiha samimi mi davranır,Kuzgun Gözün cesaretini mi kullanmaktadır,ona bulunduğu evlilik vaadini gerçekleştirecek midir,Kuzgun Gözü hayatında ilk defa iyi bir şey hisseder fakat bu doğru kişiye karşı olan bir his midir?Dünya,toplum Kuzgun Göze yine kötülük mü yapmaktadır yoksa ilk defa hayat ondan yana mıdır?
Gitgide artan gerilimiyle soluksuzca okuduğum bir roman oldu.