Doktor Omega

Bilim kurgunun Fransız edebiyatındaki ilk örneklerinden olan roman Dışuzay alt türü olarak kaleme alınmıştır.
Doktor Omega,yer çekimiyle geri itilen ve havaya yükselmek için yer çekimini destek noktası olarak kullanan bir maddeyi keşfeder.Bu maddeden Kozmos adını verdiği bir uzay aracı yapar.Birbirinden epey farklı,uyumsuz bir mürettebatla Mars’a yolculuk eder.On altı ay dünyadan uzakta kalırlar. Değişik türlerle dolu hayvanların ve bitkilerin ve Marslıların yaşadığı bu yerde ilginç maceralar yaşarlar.
1906 yılında yayımlanan kitabın ana karakteri Doktor Omega, hep siyahlar giyen, büyü yaptığı düşüncesiyle insanların kendisinden çekindiği,hayli zeki ve hayli ilginç bir mucittir.
Jules Verne ‘in çalışmalarına gönderme yapan roman,içindeki yirmi iki illüstrasyonla hayli keyiflidir.
ALINTI
Sanırım bazı insanlar meşgul olmak ya da eğlenmek için bir olaylar dünyasına ihtiyaç duymuyorlar, kimilerine tekdüze görünen şeyler diğerleri için büyük heyecanlarla,kelimelerle ifade edilmez zevklerle dolu.

Uzakların Şarkısı

Roman üç bölümden oluşuyor.İkinci bölüm romanın ana hattı. Üçüncü bölümse soluk soluğa okunuyor ve sonu bakımından hem çarpıcı hem hazin hem huzur dolu.
Gelecek,an,aslında zaman,aşk ve dostluk üzerine yazılmış en etkili romanlardan biri. Romanda sadece bunlar mı var,hayır.Sırlar, kehanetler,entrika, siyaset,cinayetler , muskalar,devlet içinde devlet…Tüm bunlar masalsı bir dille,büyülü gerçekçilikle anlatılırken roman her sayfasında ya bir aşkla ya bir macerayla ya bir sırla adeta kendine bağlıyor.
Delhi’den İstanbul’a, Kars’ın ücra bir köyünden Galata’ya,bugünden ta 1750’ li yıllara uzanan yahut 1750’li yıllardan bugüne uzanan bir hikayeye sahip.Zira bu romanda zaman dehlizlerle,aynalarla ,sırlarla,mistik ögelerle kendi anlamını yaratıyor.
Her karakteriyle kendine hayran bırakan roman çağlar arasında güçlü bir bağ kuruyor.
Turuncu rengine yüklenenler çağdan çağa bağlanıyor.Eylül karakterinin ayakkabısının rengi olan turuncu tılsımlı bir kapıdaki turuncu rengine, ruh tababeti Ruhsar’ın şifahanesinde kalan İpek Böceği karakterinin saçlarındaki turuncu onun kaldığı odanın turuncu rengine ve nihayetinde her şey turuncu yağmurlara güçlü ayrıntılarla bağlanıyor.Neden turuncu böyle bir simge, elbette bunun bir manası var.
Sular Üstende Gökler Altında romanında bulunan bir kurbağa metafor,bir simgeyken bu romanda bir papağan bulunuyor.Fakat bu defa bir hayvan yazarın kaleminde simge değil bir kilidi açıyor.Romandaki yazar Bünyamin için yazamadığı romanına ilham oluyor.Aslında ilhamdan öte papağan kendi hayatını anlatıyor.O hayat ki dostlukla,aşkla, tılsımla ve türlü cefa ile dolu.
Hint sarayında kendilerinden aman diye bahsedilen ilimkar, kimyaya düşkün,beş lisan bilen,türlü silahlar icat eden,uçarı Gülbadem ve sözünü esirgemeyen hazır cevaplarıyla,yaptıklarıyla herkesi çileden çıkaran papağan Zencefil,İstanbul sarayına geldikleri ve İstanbul’a adım attıkları andan itibaren bir macera içine düşüyorlar.Hem mistik hem gerçek hem ürküten hem de aşkın bulunduğu bu macerada gitgide dost oluyorlar,gitgide olgunlaşıyorlar.
Karşılaştıkları kişiler onların hayatlarına sırlar izler verirlerken onlar da o kişilerin hayatlarında adeta dönüm noktası oluyorlar.Sadece insanların mı,hayır. Fülfül’ün de.Fülfül,kişiliğiyle beni romanda en çok şaşırtan karakterlerden olan Ruhsar’ın papağını.
Her gün yeni cinayetlerin işlendiği,içinde Galata’nın kargaşasının olduğu ,Gülbadem ve ustasından yeni silah üretiminin beklendiği günler akıp giderken,aslında kendini kayboldukları kişilerde arayanların hikayelerini İstanbul adım adım dehlizlerine yazıyor .
Kars’taki Besti Nine , yazar Bünyamin,Bünyamin’in sevgilisi Eylül,Gülbadem , Sunullah Efendi,İpek Böceği,papağan Zencefil ve Fülfül,Ruhsar ve içindeki birçok karakter ile hem büyüleyici hem şaşırtan hem heyecan dolu hem de katmanları olan,alt metni kuvvetli bir romandı.
Biri papağan biri insan iki dost.Biri geleceğe gitmek biri anda kalmak isteyince yolları ayrılıyor.Bu yol öyle bir yol ayrımı ki an ve gelecek eşiğinde gerçekleşiyor.Neden bu yol ayrımı oluyor ve sonra bir araya gelebilecekler mi?

HACI MURAT

Sonu ile bana derinden bir ah dedirten tarihi bir roman oldu. Aslında savaşı, gerçekte yaşanan bir savaşın son bölümünü yarı kurguyla anlatırken,roman savaş karşıtıdır.Yazar,hem Rus hem Kafkas halklarına ait gözlemlerini yansıtır.
Hayli cesur, düşmanlarının bile saygı duyduğu, inancına bağlı Hacı Murat, Kafkasların halk kahramanı Şeyh Şamil’in en çok güvendiği yardımcısıdır.Fakat bir fikir ayrılığı yaşayınca ayrı düşerler ve yıllarca Çeçen ile Dağıstan’ın bağımsızlığı için Ruslarla savaşan Şeyh Şamil, Hacı Murat’ın ailesini esir alır.Hacı Murat ise ailesini kurtarmak için çabalar ve bu uğurda Ruslara sığınır.Olaylar Kırım Savaşı esnasında gerçekleşir.Tolstoy Kırım Savaşı’na topçu teğmeni olarak katılmıştır ve roman boyunca gözlemlerini gerçekçi biçimde aktarır.Savaşın karanlık,yıkıcı halini ,insanın hayatta kalma mücadelesini,arkadaşlığı ,savaşın acımasızlığını dramatik biçimde yansıtır. Romanda aynı zamanda manevi bir arayış bulunur.
Çeçen Rus gerilimine tarafsız bakan ve 1896 1904 yılları arasında yazılan roman, yazarın sağlığında yayımlanmaz.

Karşı Roman

Araba Sevdası romanındaki Bihruz Bey’e ve Periveş Hanım’a atıfta bulunan roman bir özelliğe sahip; Karşıtlığa…Bir karşıtlıklar romanı.Taşra ile şehir, sarışın ile esmer,tarih ve karşı tarih.
Mehmet Manas ana karakter ve biz okur olarak onun zihninden geçenlerden romanı okuruz.Mehmet Manas’ın aklının içinde geziniriz. Fakat zihni çıkmazlarla dolu sokaklar gibidir,biraz da bir döngüye sahiptir biraz da labirent gibidir.
İçinde siyasi ve hayli toplumsal eleştirilerin olduğu roman upuzun paragraflara ve çok defa tekrar edilen cümlelere ve haliyle tekrar eden düşüncelere sahip.Bu ayrıntı yorucu değil ve aynı zamanda romanın anlatmak istediğinin atmosferini kurar.
Mehmet Manas’ın sevgilisi olan boşanma avukatı Berna,ev sahibi Taşoluk çifti,anne vb kişiler romanın başka karakterleri fakat ağırlık Mehmet Manas karakteri üzerindedir.
Biz okur olarak karakterin aklında dolanırken o da haftalarca aksattığı yürüyüşünü yapar. Ayakları onu aynı noktaya götürür,hayatın orta yeri olarak adlandırdığı yere.Aynı zamana kendi zihninin dolambaçlı yollarında gezinir. Yürüdüğü yerlerde eski şehrin kayıt tuttuğu kişilerden de bahseder; Figâni,Nefî,Genç Osman gibi.Bu yürüyüş düzayak olmayan yerlerde,bir karşı tarihçinin tarih tarafından en çok tacize uğrayacağı yönlere doğru yapılır.Bu yürüyüşün adı da “Savunma yürüyüşü”dür.Peki bu yürüyüşün bir varış noktası bulunur mu? Evet.Ezelin ve ebedin birbirine sarıldığı,tüm karşıtlıkların bir döngüye kapıldığı ve birbirini imha ettikleri yer varış noktasıdır.
Romanda hayat hikayesi hayli acı olan ekmekçi, fırıncı,yemci ve yazar Hagop Mıntzuri (Demirciyan) ile Âşık Davut Sulari ile karşılaşmak keyifliydi. Tabii ki romanın konusuyla bu rastlantının bir bağı var.

Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu

Bazen derinden bir sızı hissederek bazen tam yüreğimin ortasında bir ağrı duyarak bazen de yüzüme yayılan bir tebessümle okuduğum bir öykü kitabı oldu. Hayatın içinden ve adeta öykü değil sanki roman karakteri olan kişilerle, yine hayatın içinden konularıyla her öykü çok etkileyiciydi.Hayatın içinden olarak adlandırmamın nedenleri var.Karakterler tanıdık ya da tanışma olasılığımız olan kişiler.Adeta yaşıyorlar.Diğer nedenim tıpkı hayatta olduğu gibi bazen iç içe bazen sıra sıra yaşanan acıyı, mutluluğu,umudu umutsuzluğu,ayrılığı kavuşmayı yansıtmaları.Bir başka neden de hayatın en çok acı ve en gerçek olan yanını ağırlıklı olarak işlemesi;ölümü.Ayrıca hayatta olduğu gibi bazen en acı olanın içinde ya da etrafında bulunan ya da en acı olan bir şeyin üzerinden zaman geçtikten sonra hissedilen komik bir yanı görmesi ve yansıtması.Bunlar kitaptaki on dokuz öyküyü gerçek,hayatın içinde kılan ayrıntılar.
Öykülerde genel olarak birinin yokluğu ve o yokluğa bir şeyi,bir başka şeyi koyma çabası ya da o yokluğun boşluğunun yaşanması var.Bazen bir annenin yokluğunda annenin yerine koyulmaya çalışılan insanlar,bazen ölen bir kocanın boşluğunu doldurması için eşinin yerine konulan bir kuş…İşte bu öykülerden biri “Remzi .“Derinde bir acıyı saklayan ama benim her paragrafında tebessüm etmeme sebep olan bir öyküydü.
Bir kişinin varlığındansa yokluğun,fakirliğin hastalığın,cümle sıkıntının dertten sayılmayışını anlatan Vecdi Çiçek Açtı öyküsü, birinin etrafındaki insanların hayatlarını nasıl etkilediğini anlatan, yine bir acının içinde tebessüm ettiren bir öykü..
Anısı acı izlerden oluşan Nurşen’in hikayesinin anlatıldığı Kimlikte Nurşen öyküsü kitapta en çok etkilendiğim öykülerden biri oldu.Adı kimliğinde Nurşen Durmuş yazan birinin Ayşen Durmuş oluşunun sızı dolu hikayesi… Sevgisizliği,istenmediğini bilmenin ne ağır bir duygu olduğunu vurgular.
İçimi yakan bir öykü de Fehime Halamı Kaybedip Tekrar Bulduğumuz Gün öyküsü oldu.Kitabın ilk öyküsü kitaba adını veren Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu.1308 rahmetliye ait bir koleksiyon ile kitaptaki öykülerin genelde bahsettiği konudan bahseder;ölümden.
Berhudar Olayım Necmi Enişte öyküsünde trajik olan bir hikayeyi yer yer gülümseyerek okudum.Her öykü bitiminde yazarın usta kalemi için,hem karakterleri hem işleyişi hem de kurgusu adına “hayata ne kadar benziyor” dedim.
Kırık dökük bir öykü “Çatlak.““Son Attığın Kartopunun İçine Taş Sakladığını Bilmiyordum “ öyküsü kısacık ama ihanetin tüm ağırlığını ve ayazını hissettiren bir öykü.Son öykü kitabın en ağır öyküsü.Yazarın vefat eden eşine ithaf edilmiş. Evet kırk mum hikâyesi… Yaşayan bilir 39 mum sönmez bu bir yalan.
ALINTI
Acıyı çekerken çekiyorsun,anlatırken gözyaşların senden önce konuşuyor.Yıllar içinde alışıyorsun,her geçen gün daha çok alışıyorsun.Bir zaman sonra başkasının hikâyesi gibi anlatmaya başlıyorsun,sanki sen yaşamamışsın,sanki sen çekmemişsin gibi.

Mumyanın Uyanışı

Antik Mısır’da geçen beş öykü iktidardakinin ve etrafındakilerin güç tutkusunu,insan gözünün doymazlığını,insanın karanlık yanlarından olan ;öfkeyi,hırsı ve dünya telaşında unuttuğu ölümü işler.Zira kitabın son öyküsü ölüm üzerinedir. Fakat insanın ölümünden sonra çevresinde yaşananlarla ilgilidir. Yazar bunu ölen birinin ruhunun hayata bakmasıyla yapar. Öykülerin genelinden ders çıkarılır.Özellikle ilk iki öykü nasihat odaklıdır. Her öykünün ortak noktasından biri yazarın kalemini ve hayatını belirleyen toplumsal, siyasi eleştirilerde bulunması ayrıntısını barındırmasıdır.
Kutsanan Kötülük aç gözlülüğe,hırslara,iyiliğe gerçekten inanmaya eğilir.Toplumun, bürokrasinin aksayan ve kirli yanları teşhis edilip iyilikle yeniden inşa edilir lakin güç,iktidar,hırs taşıyan yürekler kurulan dingin düzenden rahatsızdır.Bu rahatsızlık neyi doğurur?Şeytani bir hayat tekrar mı hüküm sürecektir ya da kurulan sakin düzen devam mı edecektir?İhanetin affının olup olmayacağını soran, sorgulatan,Firavun Userkaf’ın Affı öyküsü etkileyicidir.Bu öykü adaleti merhametiyle, sertliği zarafetiyle,gücü sevgiyle birleştirip ülkesini yöneten kralın, ona itaat edenlerin, yöneticilerin samimiyetini neden ve nasıl imtihan ettiğini ve sonuçlarını aktarır.Kitaba adını veren Mumyanın Uyanışı öyküsü bir serzeniştir. Sinuhe’nin Dönüşü bir prensin hayatının hatasını yapmasını tüm öyküler gibi yalın bir dille anlatır.

Anzelha ile İbrahim

İnsan kalbi ne işe yarar ? Roman en çok bu soru üzerine kuruludur.Gerçek ile hayal arasında gidip gelen romanda aşkta kovalayan ve kaçan, biri su diğeriyse ateş olan taraflar irdelenir.
Anzelha : Hazreti İbrahim ateşe atılacağı vakit Nemrut’un kızı Zeliha, Hazreti İbrahim’in iman ettiğini söyler. Bunun üzerine Zeliha ateşe atılır.Zeliha yanarak ölür ve öldüğü yerde Zeliha’nın gözyaşlarıyla göl oluşur.Bu göle Aynzeliha denir.Anzelha ile İbrahim romanı bu halk efsanesinden beslenmiştir.
ALINTILAR
✏️Hayat acı yüklüyse de muzip bir yanı vardır her zaman ; belki de kaçışı insanın.
✏️Yalnızlığın koynunda yatmak kadar azap verici bir şey yok bu dünyada .

Kırmızı Hırka

Roman,içindeki kötülüğü ve kendi çıkarlarını ön plana alarak yaşamayı tercih eden bir annenin etrafındaki kişilerin ve özellikle çocuklarının ve ona inananların hayatlarına olan etkisini anlatır.Hayli trajik olan bir romandır. “Ne kötülük yapın ne merhamet gösterin “ diyerek birbirinden koparılan ve dört yana dağılan aile bireylerinin özlemle, mutsuzlukla,umutla, ihanetle sınanmalarını anlatan roman suçu yokken kendini suçlayan karakterlere sahiptir. Romanda tek bir suçlu varken her karakter kendine haksızlık yaparak bir pişmanlık taşır.
Dağılan aile bireylerinin karşılaştığı kişiler aslında zamanında kendi bulundukları durumda olan kişilerdir ya da içinde bulunulan durumlar örtüşür. Aslında bu benzerlikler tesadüf halkalarıyla birbirine bağlanır. Bir babanın kaderi oğlunun da kaderi olur. Olaylar gerçekçi olsa da bu tesadüf halkalarından oluşan zincir,anlatımı gerçekçilikten uzaklaştırır. Romantizme yönelir ki, roman sonunda kötünün cezalandırılması iyinin ödüllendirilmesi ayrıntısıyla ve kötü karakterin aynı çizgide, hiç değişim göstermeden kötü olarak yoluna devam etmesiyle “coşumculuk” temeline kuruludur. Sonu trajik olsa da iyi karakterlerin en kötü durumda bile başından beri taşıdıkları umutları gerçekleşir. Kötünün cezalandırıldığı romanda hem umudun hem yaşam kaynağının hem hüznün ve acının yüklendiği kırmızı hırka kitabın adını oluşturur.
Roman çaresizlikten doğan ayrılıklarla ve bir kadının,annenin bencilliği ile şekillenir.Roman karakterlerinin acıları ortaktır;Ayrı düşmek, sevdiğinden, çocuğundan, aileden ayrı kalmak. Hatta bu bir miras gibi devrolmuş bir durumdur.

Sarmal Yankılar

Temaları birbirinden ayrı olan on öykü ağırlıklı olarak bilimkurgunun farklı dallarından ve fantastik türünden oluşuyor.Kitapla beraber Fantezi edebiyatına hayli güçlü öyküler girmiş oluyor.Öykü karakterlerinden Dehak (buraya sonra değineceğim)ve insanların zayıf anlarını kovalayan Pirebok edebiyatımızda özel yerlerini alıyorlar.
Bir öykünün içine hem 68 kuşağı hem Ahmed Arif, hem aşk hem facebook hem şiir hem de bir kitabın hayatlardaki yolculuğu nasıl sığar.Büyük bir ustalıkla yazılan Gird öyküsü yine aynı tanımı kullanacağım ,edebiyatımızın en nitelikli öyküleri arasına girmiş oluyor.
Kitabın fantastik öykülerinden olan Kendime Tatile Gidiyorum öyküsünde kahraman tatile gittiği Kuşadası’nda geçmişiyle karşılaşıyor.Geçmişi ona ne söylüyor ya şimdiki hali geçmişine neler söylüyor?Geçmişin mi şimdiki zamanın mı tavsiyeye ihtiyacı var?Merak içinde,iştahla okunuyor.
Kitabın ilk öyküsü olan Gerçek Aydınlanma bir adamın şakaklarının parlamasıyla başlıyor. Aslında her şey bu parlamayla başlıyor.Öykü yaşadığımız salgının ikinci senesinde başlıyor. Parlayan tek bir kişi değildir ve parlamanın salgın ile bir bağı bulunuyor.Fakat herkes eşit derecede parlamıyor.Entelektüel kişiler daha çok parlıyor. Öyküye hayran kaldım.Vardığı nokta etkileyiciydi.Özellikle cahilin zulmü olan bu dünyada,cehaletin itibar gördüğü ve cahilin pek bir kendine güvendiği son yıllarda böyle bir sinyal derecesinde ayırt ediciliğin olması ne güzel değil mi?Öykü aslında ütopya;Bir parlama ile hayatın her alanında liyakat problemi kalmıyor.Cinsiyetçi sistem bitiyor,yetersiz idarecilerin vs yerini “aydın” kişiler alıyor.Dünya belli bir ekolojik dengeye yaklaşıyor.
Rengarenk,bir kedinin doğumundan başlayıp onun gözünden hayatını, hayat döngüsünü aktarıyor.Konu açılmışken belirtiyorum;Yazar kitap gelirlerini sokak hayvanlarının yaşamını iyileştirmek için bağışlıyor.Öyküye geri dönüyorum.Rengin senin hayat hikâyeni gözlerimden yaşlar aka aka okudum.Herkes kötü değil ama haklısın güzel kedi herkes iyi de değil. Kitabın bu ikinci hikayesi ben de derin bir iz bıraktı.Bu dünyada insan kadar ağacın da çiçeğin de hayvanın da yaşam hakkı var.Hem de eşit derece.Aksini iddia eden yahut böyle olmadığını düşünen sadece vicdansız değildir,o kişinin insanlığı eksiktir.
Büyü ve Ceza kitabın mistik öyküsü.
Devr’i E-vren muazzam bir bilim kurgu örneği. Sanal bir huzur evi olarak tanımlayabileceğim bir oluşum mevcut.Altmış beş yaş ve üstü kişiler ve avantaları için oluşturulurmuş bir sosyalleşme,yaşamda aktif biçimde var olmayı sağlayan sanal gerçeklikle kurulan bir oluşumdan bahsediyor.Yaş alma üzerine,yaş aldıkça bedenin birçok şeye kaşı kısıtlı kalması gerçeği ve insanın kaç yaşında olursa olsun kendini bir şekilde var etmesi üzerine düşünülmüş ve yazılmış çok etkileyici bir öykü.Alt metninde felsefe barındırıyor.
Öykülerde halk öyküleri ve Orta Doğu mitlerden yer yer izler bulunuyor.Bir Bahar Gecesi Kabusu öyküsü Asurlu zalim kral Dehak’ın zulmüne son veren Demirci Kawa efsanesine ve AVM (Anılanın Varoluş Merkezi )öyküsüyse Sümer tanrıçası İnanna /İştar kültüne dayanıyor.Diyarbakır’da açılan İnanna Alış Merkezi’nde değişen zamana uyum sağlayan bir tanrıça etkileyici,yalın bir dille aktarılıyor.
Yine alt metninde felsefe barındıran,bir insanın hayatında birden fazla hayatı okuyarak,izleyerek yaşayabileceğini vurgulayan,ölüm ile ölümsüzlük kavramını da işleyen Game Over ve Restart kitabın son öyküsü.

Uzakların Yankısı

Bir yanda gelinliğin bir yanda kefenin beyazı…Bir yanda açık bir yarayla ölüm bekler bir yanda tüm iştahıyla yaşam…Bir yanda kasaba bir yanda kent…Tüm bunlar İbrahim’in dünyasında ayrı ayrı değil aslında iç içedirler ve çatışma halindedirler. Bu çatışmalar sona erer mi? Kitabın sonunda bu soru yanıt bulur.
Henüz adı verilmemişken, aylık değil henüz hayatta günlükken belinde bir yarayla yaşama tutunan bir bebek…Yaşadığına, yaşayacağına kanaat getirilince bebeğin adı İbrahim olur. Kitap anlatı üzerine inşa edilirken her bölümde karşıtlıklar iç içe geçer. Ama ne olursa olsun unutulmaya izin yoktur, hatırlanır. Anılar… Anılar…Anılar… Doğumundan itibaren hatta ana rahmindeyken bile var olma mücadelesi veren İbrahim’i geçmiş bugüne bağlar. Geçmişi hatırlamak yer yer bugüne öfke duymasına sebep olur.Bunun nedeniyse geçmişte ona yapılanı başkalarına yapmasıdır, yapmak istemesidir; özellikle yoksulluk üzerine… İbrahim çocukluğundan beri kendini konumlandırmaya çalışır, etrafında olup biteni kavramaya çalışır.
Uzakların Yankısı ile yolculuğum ve Uzakların Yankısı’ndaki İbrahim ile tanışmam çok keyifliydi.