BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ

Mutluluğun başka bir hayat pahasına var olduğu ve içinde hayal kırıklığı, gurur,aşk,aradan çekilmenin yer aldığı ,olaylardan çok ruh tahlillerinin ağır bastığı bir roman.

Kitabın etkileyici yanlarından biri anlatıldığı dönemin Boğaziçi fotoğrafını çekmesi, yansıtmasıdır.Halid Ziya’nın dili ağırdır.En önemli nedeni kapalı bir sanat çevresinde yaşaması,dilinin de bu çevrenin ürünü olmasıdır.Dil bu çevrede aranır,bulunur,uygulanır.Yani dil bir atölye çalışmasının ürünü olur.

Yazarın bu romanı onun ilk dönemine, gençlik yıllarına aittir.

Romanda sıkça kullandığı bir aşk üçgeni vardır.Nigar‘a hem Osman Vecdi hem de Hüsam aşıktır.Nigar,Vecdi’nin halasının kızıdır.Vecdi çocukluğundan beri ,annesini kaybedişinin ardından,bir arada yaşamaya başlamalarından itibaren Nigar’la bir aradadır.Vecdi acıyla küçük yaşta tanışır,annesini kaybeder.Babası ile halasının yanına taşınırlar ve bir süre sonra babası da onu terk eder.Çocukluktan beri yan yana olan Vecdi ile Nigar’ın evlenme fikrini Vecdi’nin aklına sokan halasıdır.Aslında bu vakte kadar Vecdi, Nigar’ı sevdiğinin farkında değildir.Üzerine düşündüğünde ona aşık olduğunu anlar.

Daha çocukken okulda tanıdığı,okulda gördüğü ilk andan itibaren tavrından dolayı kendine yakın bulup arkadaş olduğu,okul haricinde halasının evine getirdiği arkadaşı,dostu Hüsam’a bu evlilik kararını danışır.Hüsam bu evliliği onaylar lakin yaptıkları farklıdır.Vecdi’nin ise yüzleşmekten kaçtığı fakat daha sonra yüzleşeceği her daim içinde taşıdığı bir şüphe vardır.Bu iki dostun yaşları büyüdükçe ve evlilik bahsi oluşmasından sonra Hüsam halanın evine gitmez.Vecdi’nin içindeki şüphe bu zemine inşa edilir.Nigar’ın Hüsam’ı tanıması, aralarındaki aşkın öğrenilmesi,Vecdi’nin aradan çekilmesi, Nigar’ın Hüsam ile evlenmesi,Vecdi’nin savaşa gitmesi,savaşta yaralanıp dönmesi edebi bir şölenle anlatılır.

Vecdi’nin Hüsam’a ikinizi de affediyorum diyerek ölmesi,Hüsam’ın Vecdi’nin dostuna yazdığı defteri okuması,Hüsam’ın bir mutsuzluk üzerine mutluluk kurduğunu anlamasını sağlar.

Vecdi’nin kendi ölümünü anlamasıyla yanına çağırdığı ve bıraktığı defter boyunca hitap ettiği kişi yirmi yıllık dostu Hüsam’dır.Bu defterde Vecdi’nin , aşktan nasıl feragat ettiği,ne kadar acı çektiği,aradan neden çekildiği,özellikle yaşadığı olaylardaki psikolojisi  kendisi tarafından anlatılır.

Aslında Vecdi’nin aşkı karşılıksızdır, Nigar başından beri Hüsam’a aşıktır.

Kitabın başında ayrıntılarla çizilen kasvet atmosferi,duygu olarak ağır bir şey okuyacağımızı adeta adım adım haber verir.

Roman özellikle başlarda anne kaybı, babanın terk edişi,çocuğun hala yanında ve yatılı okulda yeni bir hayata başlaması vb ayrıntılarla çocuk psikolojisine eğilir.Daha sonraki bölümlerde ümidin, bir aşktan vazgeçişin,sağlıklı bir insan olamayışın insan üzerindeki psikolojik etkilerini de işler.

Halid Ziya belli bir dönemden sonra kendi yazdıklarına olumsuz duygularla bakar.Gereksiz süslemelerin olduğu dilini eleştirirken Servet  Fünun dönemini de eleştirir ve kendi romanlarını sadeleştirir. Dil inkılabıyla bir zevk inkılabının da gerçekleştiğini belirtir.Oysa ki daha önce bu görüşün aksini benimsemiştir.Dildeki yenilik hareketinde 1908 lerde,yazı ve konuşma dilinin farklı oluşunun bir sorun olmadığını, İstanbul’da bir mahalledeki kadının konuşmasının bir yazı dili olamayacağını,halkın seviyesinin göre dilin ayarlanamayacağını halkın dilin seviyesine çekilmesi gerektiğini savunur. Ve Arapça,Farsça kelimelerin çıkartılmasının dile,estetiğe,edebi olana zarar vereceğini belirtir. Lakin daha sonra nasıl ki Türk soyu muhtelif soyların karışımı değildir,dili de oradan buradan toplamalı kelimelerle oluşamaz görüşünü benimser. Zamanındaki süs merakını, ağdalı anlatımını eleştirir. Cumhuriyetin yeni neslinin inkılaplarla kesip attığı geçmişinde onun kitapları da vardır.Zira zor anlaşılır.İleri zamanlardaysa hiç anlaşılmayacaktır. Yazar bunu görür.Yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.Biraz da bu sebepten kendi yazdıklarını sadeleştirme çabasına girer.Üslup ile dili ayırır. Sadeleştirirken dile odaklanır.Dil değişse de üslubun  değişmeyeceğini ve doğrusunun da bu olduğunu savunur.

 

ALINTILAR

İnsanı zayıf bırakan ,kötü durumlardan çok işlerdeki belirsizlik halidir.

İnsan için en gerekli şeylerden biri hayaldir.

 

ROMAN

Kitap,gazeteci olan yazarın roman türündeki tek üretimidir.Gezi edebiyatı ve anı türü kalemini daha çok tanımlar.

Kitap bir eleştiri romanıdır.Cumhuriyetle gelen değişimlerin topluma yansımasını ele alır.Bir yanıyla denemeyi de  barındıran romanda 1930’ların sosyal yaşamının fotoğrafı çekilir.

Köşklerden apartman dairelerine geçen yaşamlar,dönemin sahilleri  ve bu sahillerdeki kişiler, plajlarda bronzlaşma  modasının bize nasıl geçtiği, zamanında şeriata uyduramadıklarını  demokrasiye de uyduramayanlar,Kemalizm  ayrıntılarla aktarılır.

Sayfalar boyunca var olan eski ve yeninin çatışması kitabın temelini oluştururken,inkılaplar,aşk,yeni görgü kuralları,İstanbul’un mimarisi ,demokrasi  vb konu ve kavramlar deneme üslubuyla aktarılır.Yazar, bu konuları ve kavramları eski ve yeni halleriyle anlamları bakımından karşılaştırır.Eski ile yeni çatışmasını yeninin getirdiği müstehcenlik ya da bunun aksi, eskinin alışkanlıklarının yerine geçen  ve eskisiyle aralarında hayli uçurum olan yeni yaşam biçimi ,alışkanlıklar vs oluşturur.

Yazar kaleminin üslubunu kitabında aslında bazı cümleleriyle tanınlar.Teşbih,cinas,mecaz,olanı benzetme yoluyla aktarma yazara uzaktır.Bunları kabul etmez.Onun için fikir,mevzu mühimdir ve Türkçenin duru kullanımı önemlidir.Kitap zaten mevzu arayışına dayanır.

Ahmet Haşim,Yakup Kadri, Keriman Halis Ece, Recaizade Ekrem,Safveti Ziya  gibi isimlere rastlamak keyifliydi.

Ayrıca Tanzimat’la gelen yenilikler ve bu yeniliklerin Osmanlı toplumundaki eğreti duruşu da kitapta işlenir.

ALINTILAR

Latin harfinin iyiliklerinden biri Türk yazısını,sırmadan,yaldızdan,yıldızdan ayıklamasıdır.

Akıl henüz,insan mekanizmasındaki tam yerini bulmamıştır.

İnkılap kıymetlendirilmiş kısmetsizliklere karşı isyan, kıymetsizlenmiş kıymetlere karşı hürmettir.

İnsanlar, hodbindirler.Zayıf görünmeye gelmez.Bir defa zayıf zannettiler mi,inmeli bir hasta gibi, herkes yanından kaçar.Neşeli olacaksın.Karnın tok gibi cebin dolu gibi göster.

Br cemiyet namussuzluğu bile kıymetlendirirse ahlak olur.

Heykelsiz, musikisiz, mimarisiz , şiirsiz;inkilap,bu bir cesettir.Yığın toprağını sanat yumuşatır, sanat sular sanatın yumuşatamadığı sulamadığı yığın toprağı üzerinde fikirler,kuru fikirler,çakıl taşı gibi yuvarlanır, zıplar,kayıp gider.

Akıl da tuz gibi kendi başına kullanılmak için değildir.Her şeye karıştırılabilir.Hisse de ihtirasa da gözyaşına da hatta deliliğe , çılgınlığa.

PAKİZE

Yayınevinin “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi 1831-1928” projesine ait birçok kitabı okudum.Proje zamanında tefrika edilip sonra kasıtlı ya da kasıt olmadan kitaplaştırılmamış, unutulmuş,unutturulmuş tefrika eserleri günümüze ulaştırıyor.Yayınevi bu projede bazen hiç bilmediğimiz yazarlarla bizi tanıştırırken,bazen de yakından tanıdığımız bir yazarın daha önce karşılaşmadığımız bir eseriyle buluşturuyor.Proje sayesinde Türk edebiyatı tarihinde adı geçmeyen pek çok yazar gün yüzüne çıkıyor.Pakize’de yazarı Behice Ziya Kollar’da o yazar ve eserlerdendir ki edebiyat tarihimizde adı geçmeyen aynı kaderi yaşayan Fatma Fahrünnisa ve Belkıs Sami Boyar’ı (Halide Edib’in kardeşi)bu çalışma sayesinde tanıdım.Yazarı hakkında çok fazla bilgi sahibi olunmayan,hatta gerçek bir olayı anlatıp anlatmadığı konusunda muallakta kalınan Kesik Baş Cinayeti ve yazarı olduğu düşünülen Ziya ile de bu titiz çalışma sayesinde tanıştım.İlginç bir polisiye /dedektif romanıydı.

Maarif Dergisi’nde yayımlanan Pakize,on altı tefrikadan oluşur.Bir kadın tarafından yazılmış ilk romanlarımızdandır.Fatma Aliye ile birlikte ilk kadın çevirmenlerimizden olan Behice Ziya’nın, salon hayatını o güne kadar anlatılanlardan çok farklı bir bakış açısıyla anlatan, otobiyografik izler taşıyan Salon Köşelerinde romanı yazarının, salon hayatında hayli tecrübeli olan Safveti Ziya’nın kardeşi olma ihtimali bulunmaktadır.Safveti Ziya’nın kalemi de salon hayatındaki varlığı da ,şıklığı da ve kendisinin Büyükada’da düzenlenen bir baloda tüm şıklığıyla kalp krizi geçirerek ölmesi de çarpıcıdır.

Fatma Aliye Hanım’ın,Zafer Hanım’ın,Behice Ziya Kollar’ın ve birçok Osmanlı /Türk edebiyatı ve dergi kadın yazarının kalemi Tanzimat ve sonrasındaki kadın hareketine dayanır.Fakat Pakize romanı bir farklılık barındırır;karakteri hayli güçlü bir kadındır,baskın bir karakterdir.Birçok şeyi okuyan,eleştiren,yerli, yabancı gazete ve dergileri takip eden,düşünce yazıları yazan,dik başlı bir kadındır. Romanda günlük ve mektup ayrıntıları kullanılırken,batılılaşma eleştirilir.Dönemin en çok işlediği konulardan biri olan kadının özgürleşmesi,kimlik kazanımı,küçük yaşta evlendirilmesi gibi meseleler romanın içindedir.Okumaya düşkünlüğü neticesinde bir gazetede okuduğu yazı onu yazarın peşinde sürükler;bu platonik,saplantılı bir aşka dönüşür.Eylül 1895 Mart 1896 arasında tefrika edilerek yayımlanan romanın yazarı Behice Ziya Kollar,ilk kadın gazetecilerimizdendir. Kadınların aydınlanması için sadece roman değil,makale de yazan ve okuyan Fatma Aliye’nin karakteri,bu yönü Pakize karakterine adeta sirayet etmiştir.Fakat Pakize ne çabalar içindeki Refet’tir, ne Muhadarat romanındaki Fâzıla’dır,ne de Belkıs Sami Boyar’ın aldatılan,bunu kabul etmeyen ama evliliğini belli bir noktaya kadar sürdüren,göze alışı yansıtan Ferhunde’sidir.Üç kadın da biri yoksulluk, biri aldatılmayı kabullenmeme,diğeri iradesi dışında  evlendirilmesiyle bir kadının ilk aşkından vazgeçip başka bir erkeğe aşık olabileceğini göstermesi gibi özellikleriyle çok güçlüdürler.Fakat bu güçlerini ya kötü bir karakterin varlığı ya yoksulluk ya irade dışında yapılan bir evlilik ya da ihanet gibi koşullar belirler.Oysa Pakize’nin gücünü koşullar belirlemez.Yahut dik duruş içinde bulunduğu güç şartlarla belirlenmez . Pakize’ nin özgür kişiliğe sahip olması,seçimi kendisinin yapması, taleplerini reddedebilmesi,bir yazara tutkuyla bağlanabilmesi onu farklı kılar.Bir kadın olarak tutkusunun peşinden gider.İçinde yıllarca bu tutkuyu yaşar.Sonu da belirttiğim karakterlerin sonundan farklıdır.Örneğin Refet amacına ulaşır.Pakize ise amacına göreceli bir biçimde ulaşır.Çünkü onun meselesi aşktır ve mevzubahis aşk olunca neyin başarılı,mutlu bir nihayet olduğu tartışılır. Bana göre Pakize’nin vardığı nokta;arzusundan vazgeçmeyecek kadar aşkta güçlü duruşudur.Bu vazgeçmeyiş,onun kendi kendine yaşadığı bir karardır.Zaten aşkı da platoniktir.  

Pakize’nin bir erkeği istemesi,onu içinde yaşatması,yaptığı evliliği, yazma ve okumaya bakış  açısı,dönemin yaşantısını reddetmesi,aşk uğruna bedenini hırpalaması ve sevdiği Rıfat’ı içinde yaşatma biçimi hayli etkileyici bir dille yansıtılır.

GÖKYÜZÜNDE NEHİRLER VAR

Elif Şafak ile “Pinhan” romanıyla tanıştım.Ardından ne yazdıysa kâh içim titreyerek,kâh gülerek,kâh ağlayarak kısaca tüm duygu durumlarını yaşayarak ve edebiyatın bilimsel yanının da tadını alarak okudum.Bu romanı ise sadece bir roman değil,kaynağını Mezopotamya’dan,Gılgamış’tan alan modern bir destan.Bir yanıyla da Mezopotamya’da çekilen çilelere,yitip gidenlere ve Hasankeyf’e bir ağıt.

Romandaki birçok olay ve karakter tarihten esinlenerek yazılmışken,satırlar arasında Charles Dickens’a rastlamak güzel bir sürpriz oldu.

Seyreltilse de,saflaştırılsa da,tek bir orijinal molekülü kalmasa da,yüzyıllar sonra bile bir su damlası ilk halini,ilk içerdiği şeyi sonsuza dek koruyabilir mi,suyun hafızası var mı,su hatırlar mı? Romanın temeli bu sorular üzerine ve “suyun hafızası” üzerine kurulu.

Çok katmanlı bir kitap.İnsanlığın ortak belleğine odaklanan romanda insanlık hallerinin ve insanların coğrafya,yeryüzünde derinlemesine incelenmesini barındırıyor.Aslında bir noktada nasıl buluştuğumuzu yansıtıyor.Birbirine kavuşan,birbiriyle kıvrıla kıvrıla ve kıvrana kıvrana bağlanan nehirler gibi birbirimize bağlanışımız anlatılıyor.Yeryüzünden silinen ama var olmaya devam eden nehirler gibi silinip var oluşumuzu aktarıyor.

Bir su damlası,kadim bir şiir;Gılgamış Destanı’nın bir bölümüne ait tablet ve eksik dizeleri,insan başlı,boğa gövdeli ve kuş kanatlı,beş bacaklı lamassu,”Ninova ve Kalıntıları” kitabı…Asırlar arasında,insanlar arasındaki bağı oluşturuyor.Ama asıl bağ bir damla su ile kuruluyor.

Köklü şifacılar soyundan gelen,suyu önemseyen,en gizli su kaynaklarını bulabilen Narin’in büyükannesi bilgeliği ile beni büyüleyen bir karakter oldu.Nen çiviyazısı ile dövme yapan bir karakterken aralarında yüzyıllar olsa da  Arthur ile olan benzer yanları etkileyici bir ayrıntıydı.

Yedi yaşındayken annesini ve babasını ani bir selde kaybeden,göçmen ve varlıklı dayısı tarafından yetiştirilen,hayatta kalmaktan yorulmuş,eşi ile boşanma arifesindeyken 2018 yılında Thames Nehri üzerinde bir yüzen eve taşınan,su bilimcisi Züleyha.1840 yılında  Thames Nehri’nin kıyısında doğan,diller ve sayılarla sıra dışı bir bağı olan ve doğduğu anı bile hatırlayacak kadar çok güçlü bir hafızaya sahip,nitelikli bir okur ve şu yeryüzünde gerçek aşkı bulan,otuz altı yıllık muazzam bir hayatı olan,denizler ötesine aşk ve bilim için savrulan Lağımlar ve Gecekondular Kralı Arthur.Dicle Nehri kıyısında yaşayan,yaşadığı yer baraj yapımı için talan edilen,vaftizi için Laleş Vadisi’ne götürülmek istenen Ezidi kızı Narin.Bu karakterler bir noktada var oluşlarıyla,evveli ve ahirleri ile buluşuyor.

Romanda anlatım bilgi ve bilgelik barındırırken,şiirsellik,metafor yer yer kullanılıyor.Cinsiyet,kökler ve göçmen olmak,aşk romanın içinde yer alan konularken insanlığın karanlık yanları edebiyatın zirvesinde sunuluyor.

İnsan unutur mu?Unuttuğunu mu zanneder? İnsan unutsa bile dünya kayıt tutar,hem de en ince ayrıntısına kadar.Bazen tabletlerle,bazen hikâyelerle,bazen çizilenle ve yazılanla ama en çok su ile kayıt tutar.Hem de bu kaydı tutan bir su damlası olabilir.O su damlası da öyle bir derinliğe sahiptir ki ortak bir belleği olusturabilir.Bir su damlası yerel ile evrenseli, dün ile bugünü birleştirebilir.

Roman, Ezidi soykırımları, göçmenlik,sınıf,güç,doğa ve insan kıyımı gibi dünya yaralarını gösteriyor.Anlatılanlar ve usta anlatım diliyle tüm yazılanlar okunurken bir “ah”dedirtiyor.Bir su damlasının sıcak bir metale düşerken çıkardığı ses gibi içiniz cız ediyor.

Romandaki her karakter incelikle işlenmiş.Ezidileri katleden teröristlerden tutun da Arthur’un çırak olarak işe girdiği yayınevi sahiplerine kadar her karakter etten kemikten ve kendine has ruh halleri ve özelliklerinden oluşuyor.  

MÖ. 630 yılında bir yağmur damlası olarak Kral Asurbanipal’in saçına düşen su,asırlar boyu devrini  döngüsünü gerçekleştirir.Bugünse yüzyıllar boyu şahit olduklarıyla hâlâ yeryüzündedir.Kim bilir,bir gün vapurdayken yüzümüze çarpan bir damla,ya da yağmurlu bir havada yürürken dudağımıza değen bir damla, kana kana içtiğimiz bir bardak sudaki bir damla M.Ö Asurbanipal’in saçına düşen,ardından yüzyıllar boyu yeryüzüne inen o damla olacak.  

Büyükanne

Bir deniz yıldızı hikâyesi fakat bir değil birçok deniz yıldızını kumsaldan denize bırakan bir kadının ve etrafındaki kişilerin hayatı…

Atatürk sevgisini,Türklüğü, Atatürk’ün ve Türk kadınının ve cumhuriyetin değerini,Türk çocuklarını ve yeni neslin kıymetini,memleket aşkını,cumhuriyet için verilen emekleri ve cumhuriyet için duyulan vazife aşkını vurgulayan roman “iyilik” üzerine kuruludur.Halide Nusret Zorlutuna küçükken romanlarla tanışır ve onları çok zaman ayırdığı için evle ilgili sorumluluklarını aksatır.Annesi de ona roman yasağı koyar.Bunun üzerine yazar çok güzel ve bir o kadar da dokunaklı bir söz eder:“Benim içimde yaşadığım renkli geniş dünyam; Maceralarını kendileriyle beraber yaşadığım dostlarım elimden alınmıştı.Ellerim böğrümde,yabancı bir dünya içinde yapayalnız kalmıştım sanki.”Yazar ve şair ne kadar güzel ifade etmiş…Bu satırlar nereden aklımda kaldı hiç hatırlamıyorum.

Kitaba geçiyorum fakat yine yer yer kitap anlatımımı yazara ait ve yazarla alakalı şeylerle böle bilirim.

Yaşadığı köyde herkesin hayatına iyilikleriyle dokunan,bir yanıyla modern bir yanıyla gelenekçi bir kadının hayatı anlatılıyor.Bu hayat anlatılırken pozitif bir karakterin varlığıyla çevrenin ve o çevreye ait insanların da hayatlarının güzelleştiğini aktarıyor.Roman 1967 yılında geçerken duyarlı bir kadının etrafındakilerce nasıl sevildiğine de şahit olunur.

Milli Edebiyat akımı yazarlarından olan Halide Nusret Zorlutuna’nın romanda yarattığı dünya iyiliklerle donatılmış bir dünyadır.Her sayfa iyiliklerin olduğu bir dünyanın kapısı misali açılıyor.

Yazar çok değerli kalem Emine Işınsu‘nun  annesi hatta Emine Işınsu adı edebiyatta ilk olarak annesinin Bir Devrin Romanı kitabında geçer:“Kars’ta bir ışık gibi Işınsu hayatımıza doğdu.” Halide Nusret Zorlutuna tasavvufa meraklıdır,beş vakit namaz kılar,İslamiyet’e hayrandır,bu özelliği kızı Emine Işınsu‘nun kalemine yansır.Emine Işınsu romanlarında hadisler paylaşır .Tasavvufi kişilerin biyografilerini yazar.

Halide Nusret Zorlutuna bir yanıyla muhafazakâr bir yanıyla da moderndir.İnkılapları yakından takip ederken ülkenin geleceği için Anadolu’yu gezerek öğretmenlik yapar. Muhafazakâr,gelenekçi yanı ve modern yanı yazarın yarattığı Büyükanne romanındaki ana karaktere adeta yansır.

Mütareke yıllarında yazdığı “Git Bahar”şiiri ona ün kazandırır ve Mütareke İstanbul’unu çok güzel ve gerçekçi biçimde aktarır.Düşman askerlerince vatan toprağının işgali sonrasında şair,gelen baharla bu durum arasında bir bağ kurar ve şiir çok ses getirir.Bu şiir bu romanda da yer alır.Zorlutuna romanında karakter aracılığıyla şiirine bir selam yollar.Ayrıca romanda benim hayran olduğum Tevfik Fikret’in Sis şiirinden de bir bölüm vardır.Bu arada bu şiir üzerine Abdülmecid Efendi resim yapar ve şaire hediye eder.Bu ayrıntılara girersem kitaptan bahsedemeyeceğim. Bu yüzden tekrar kitaba dönüyorum.Çocukları ve güzel olan her şeyi bir de tespihleri seven büyükanne üç çocuğa,yedi toruna ve doğurmadığı birçok çocuğa,gence sahiptir ve kendinden büyüklerin bile büyükannesidir.Bir köyü yaşayanlarıyla beraber güzelleştirir.Köye ve orada yaşayanlara ışık tutar.Eşiyle birlikte kurdukları çiftliğin ürünlerini satarak köye hizmet ederler.Ütopik bir köy yaratırlar. iyiliğin ve idealistliğin oluşturduğu bir köy,bir yaşam yansıtılır.Ayrıca roman çocuk psikolojisini de barındırır ki yazarın öğretmen olmasından dolayı bu ayrıntı çok güzel işlenmiştir.Yazarın öğretmen yanı romanda yer alır.

Osmanlı’nın son dönemine, Abdülhamid zamanında hürriyet mücadelesine,çocukluk yıllarında dönemin acılarına bu acıya sebep olan babasının sürgün yıllarına,Birinci Dünya Savaşı’na,İstanbul’un işgaline, cumhuriyetin kuruluşuna ve ilk yıllarına şahit olan yazar tüm bu dönemleri eserlerine yansıtır.Bu kitabında da bu dönemlerin izleri vardır.Romanın sonlarında yer alan Ankara gezisi adeta roman içinde bir gezi türüdür.

Kadın Yazarların Annesi unvanını alan yazar çok eşli evliliğe karşıdır.Kadın hakları savunucusudur ve kadın haklarını batıda değil Türk tarihinde arar.Romanda yazarın hayatından iz taşıyan başka bir ayrıntı da Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yılarca hizmet vermesidir.Bu romanında ölülere,mezarlara çiçek yollamak,koymak yerine Çocuk Esirgene Kurumu’na para yatırmanın daha doğru olduğunu vurgular .

 

PAUL İLE VİRGİNİE

Herkes tarafından saygı duyulan , birbiriyle kardeş gibi yakın olan Paul ile Virginie’nin anneleri insanlara daima iyilik yaparlar. Paul ile Virginie bir arada büyür, gençlik vakti geldiğinde ise artık süt kardeş değil sevgilidirler. Roman boyunca bir aşka şahit olurken fonda güçlü tasvirlerle doğa yer alır. Ayrıca sürekli tesadüflerin varlığı, coşkun bir anlatım dili derken romantizmin her unsuru eserde görülür.

Roman aşkla beraber erdemi, sınıf farkını, sadakati, toplumun kurallarını, yapısını işler ve bu yapıya karşı eleştiride de bulunur.

İki aşığın masum kalplerine karşın dünya vardır ve iyi niyetli, tertemiz, çalışkan Paul ile  iyilik timsali Virginie aşklarıyla bu dünya tarafından sınanır, aşkları uğruna mücadele eder. Virginie’nin Paul ve aileleri için göze aldığı, özveride bulunduğu şey onları trajik bir sona sürükler.

 

DÖNEMEÇTE

Yazar,romanlarında ve hikâyelerinde toplumu yansıtır.Dönemeçte romanında da ülkemizin tek partili dönemden çok partili döneme geçiş evresini ve bunun topluma yansımasını işler.Birbirine ters düşüncelerin bir taşrayı nasıl böldüğünü,yapılan münakaşalar sonucu küsmeler neticesinde insanlar arasında selamın sabahın kesilmesini,aşçısından berberine insanların senelerin alışkanlıklarını değiştirmesini,siyasi iklimin toplum yaşantısını nasıl etkilediğini gözler önüne serer.Roman taşrada geçer ve tek parti yönetiminden sıkılmış kişiler çok partili sistemi destekler.Bu destekleme sürecinde aslında hırslar,çıkarlar mı vardır?Yazar tam olarak bu noktaya değinir.Tek partili yönetimle çok partili yönetim arasındaki fark,çok partili rejimin insanlara sunmayı düşündükleri hayli durgun taşra yaşamını hareketlendirir.Ülkede bir değişim rüzgârı vardır ve taşra insanı bu rüzgâra kapılır.Rüzgârın önündeyse hem tek partili dönemin yılgınlığı,hem de yeni düzenin getirebileceği çıkarlar vardır.Tüm bu toplumsal süreç ve bu sürecin yazar tarafından yapılan analizine bir de aşk hikâyesi eklenir.Romandaki bu aşk hikayesi dört kişi üzerine kuruludur.İdealist ,aydın doktor Şerif,Handan, savcı yardımcısı Orhan ve eczacı Celal Bey.Bu aşk dörtgeninde mutlu olabilen var mı,roman ilerledikçe bu soru yanıt bulur.

Ülkenin bir dönemeçte olduğu dönemi yansıtan yazar,toplumun geçirdiği süreci,değişimin getirdiklerini yansıtır. Aslında bu durum daha önce okuduğum çoğu kitaplarından yola çıkarak, sadece “Dönemeçte” romanında değil genel olarak yazarın her eserinde yer alır diyebilirim.Eserlerinde bir dönemi aktarır,objektif bakış açısıyla işler ve o dönemin analizini yapar.

Tarık Buğra,gerçekçilik ile bir yandan da toplumun bir çözülüşünü yansıtır.Bu da geleneksel olanın ve taşranın kendine has yerel dokusunun bozulmasıdır.Bu romanında en fazla görülen ayrıntılardan biri ülkenin siyasi değişimiyle gerçekleşen çözülmesidir.

Romanda alışılagelmiş düzen içindeki ve bu düzende tekrarlar söz konusuyken birden çıkara dönük,içten pazarlıklı ,durağanlıktan hayli hareketliliğe geçen insanın halleri ve var oluş çabası bulunur.

Yazar, ülkenin değişimlerinden,dönemeçlerinden yola çıkarak birçok eser vermiştir ki,İbiş’in Rüyasın’da ise siyasi değil kültür değişiminin ,toplumsal hayatın değişiminin sancılarına yer verir.Bu romanında da sessiz, kendini tekrar eden,bir taşranın her köşesinde politikanın konuşulması ve çok partili döneme girişteki sancılar,değişimler yer alır. Yazar, İbiş’in Rüyası’nı hayatının maddi anlamda en zor olduğu döneminde yazar.

Dönemeçte, bir ülkenin altüst oluşunun,bu süreçte taşrada yaşananların anlatıldığı,değişimin getirdiklerinin göstertildiği ,çözümlemelerin yapıldığı ,dönemin Anadolu taşrasının anlatıldığı birey toplum çatışmasının işlendiği bir romandır.

Roman boyunca aydın ,idealist kişilerle çıkarcı kişilerin çatışmaları yer alırken,temelde olup bitenler ile olması gereken ve özelikle aşk dörtgeninde yer alanlar sürekli çatışma halindedir.Aynı zamanda temeldeki duygunun sürekliliğini karakterlerin iç çatışmaları destekler.

Roman aynı zaman dönemin aydın kesim ve halk arasında açılan uçurumun da fotoğrafını çeker.

 

KUMADAM

Nathanael, çocukken uyumadan önce annesi tarafından anlatılan korkunc öyküler dinler. Öykülerden biri de Kum Adam adından bir karaktere sahiptir.Uyuyan çocukların gözlerine avuç avuç kum serpen,çocukların böylelikle çıkan gözlerini kendi çocuklarına götürüp ,onları besleyen bu  karakterden Nathanael hayli korkar.Kafsında bu karakteri çizer,evlerinin merdivenlerini çatırdatarak yukarı çıktığını duyar ve artık onun için canlı bir varlıktır. Ayrıca babasının  ölümünü Kumadam ile ilişkilendirir. Yetişkinliğinde bu durumu arkadaşına mektup yazarak paylaşır. Bu durumdan bir süre sonra sevgilisinin de haberi olur. Nathanael, melankolik öykü yazmaya baslar. Çocukken yaşadığımız olayların sonunda bastırdığımız duyguların yetişkinlikte insanın peşini bırakmayacağını işleyen Kumadam’ı okuyan  Freud, etkilenerek “tekinsizlik” kavramını geliştirir.

Karikatürist, yazar, besteci, müzik eleştirmeni, hukukçu  Hoffmann’ın yazmış olduğu ve psikolojinin, gerilimin, gotik edebiyatın iç içe olduğu öykü hiç beklenmedik bir sonla biter.

Kitapta yer alan Metruk Ev öyküsü de Kumadam gibi çocukluk kâbuslarına dayalıdır.Ayrıca kişinin karakterini belirleyici bir ayrıntı olarak yansıtılır. İki öyküde de düş ile gerçek birbirine karışır.

 

Şehir Mektupları

Gazeteci,yazar Ahmet Rasim ayni zamanda bir İstanbul anlatıcısıdır.Falaka’da dönemin eğitimini,meydanlardaki eğlencelerini,geleneklerini,Leyal-i Iztırab kitabında,Meşakk-i Hayat’ta hane,köşk hayatını,dönemin kadın erkek ilişkilerini gözleme dayalı bir biçimde aktarır.Bu anlamda dönemin fotoğrafını çektiği için ayrı bir önem taşır.

Şehir Mektupları ise örnek verdiğim kitaplardan farklı olarak  Abdülhamid dönemine ait adeta belge niteliği taşır.1897 1899 yılları arasında yazılmış deneme -fıkra yazılarıdır.

Dört ciltten oluşur ve içinde mizahı da barındırır.Yazılar şehirdeki aksaklıkları anlatırken çözümde arar.Evlerin kiraları ve Şirket-i Hayriye‘nin bilet fiyatları,şehir gezinti yerleri,iki vapur işletmesinin arasındaki anlaşmazlığın halka yansıması,şehirdeki dilencilik mevzusu aktardıklarından bazılarıdır.

Benim için İstanbul her ayrıntısıyla başlı başına bir araştırma konusuyken ve şehre ait birçok konuda birçok kitap okumaya çalışırken,İstanbul’un eğlence tarihini,yemek kültürünü,eski bayramlarını, geleneklerini,eski basınını,eski ekonomisini kısaca ağırlıklı olarak anlatıldığı dönemin sosyal,kültürel,ekonomi hayatını okumak çok keyifliydi.

İlk cümlemde bahsettiğim gibi yazar aynı zamanda gazetecidir.Şehir Mektupları ise Malumat gazetesinde ve başka dergi ve gazetelerde yazdıklarından bir seçkidir.Bazı yazılar hüzünlüdür bazı yazılarsa güldürür.

Yazar gelenekçidir.Halka bilgi verme çabasındadır.Halkın anlayacağı açıklıkta yazar.Bu sebeple Şehir Mektupları’nda eski gelenek ve görenekleri anlatır.Yazar aynı zamanda bir toplayıcıdır.Duyduklarını ve gördüklerini toplar ve kalemine yansıtır.Şehir Mektupları buna en iyi örnektir.

Çocukluğunu İstanbul’da geçiren yazar gördüklerini ve duyduklarını,yaşadıklarını okura aktarır.

ALINTI

İnsanlığın engin bilgilerini içine alabilmek için zihin ve ömür dardır,kısadır.İnsanları kendi lisanından başka lisana muhtaç olmaksızın bilgi edinmeye sevk edecek bir yol bulalım .

Hüküm Gecesi

Namık Kemal’in İntibah ile açtığı yoldaki eserlerin son halkasıdır.Yazarın genel önemli özelliklerinden biri roman kahramanlarının savrukluğudur serserilikleridir,yerlerini arayışları,yerlerini bulamayışlarıdır. Bu ayrıntı dönemin Türkiye’sinin genel psikolojisinden ortaya çıkar. Yani yazar toplumun fotoğrafını çeker.Realist bir biçimde ve eleştirel dille anlatır.Romandaki karakterlerden biri olan Ahmet Kerim’in arkadaşı suikasta kurban gittikten sonra resmen içi boşaltılmış bir kukla gibi bir süre savrulur,belli bir noktaya kadar zira Kiralık Konak romanındaki Seniha da farklı bir psikolojiyle bu haldedir.

Roman İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Partileri arasındaki kavgalar üzerine kurulmuştur.İkinci Meşrutiyet  dönemi yansıtılır.Ahmet Kerim,İtilaf ve Hürriyet’e bağlı bir gazetede yazmaya başladığında tek bir amacı vardır İttihat ve Terakki bir an önce yıkılmalıdır zira tam anlamıyla İtilaf ve Hürriyet onu yansıtmaktadır.Ahmet Kerim karakteri yazarın diğer romanlarındaki bazı karakterler gibi onu üzen şeylere,kafasındaki hayatla dışarıdaki hayatın uyumsuzluğundan doğan sıkıntılara karşı,hayal kırıklığına karşı eylemsizdir.Değiştirme çabasına girmez.Bu da Ahmet Kerim’in ruh olarak,psikolojik olarak çöküşüne sebep olur. Hüküm Gecesi kişisel çıkarlarla hareket eden iki partinin ülkeye yarar getirmeyeceğini vurgular. Dönemin toplumsal yapısı açıkça realist bir biçimde aktarılır.

Roman karakteri Ahmet Samim muhalif bir gazetecidir.Ahmet Kerim yazarın en yakın arkadaşıdır.İki yazar da İttihat ve Terakki partisine karşı yazılar yazar.Tehditler altında yaşarlar.Yakup Kadri’nin her romanında var olan aşk bu romanında da bulunur.Bu pişmanlık dolu bir aşktır.Ahmet Kerim her gün önünden geçtiği bir konaktan şarkı ve piyano sesi duyar ve sesin sahibine aşık olur.Ahmet Samim ise öldürülür.İki yazarın da kaleme aldıkları yazıların yayınladığı gazeteler kapatılır.

Ahmet Kerim siyasetten uzak bir yaşama başlar fakat yaşadığı bir olayın sonucu tekrar siyasete döner ve yazmaya başlar.Bu yeni süreçte yaşadığı olayın kahramanlarından olan Semiye intihar eder.Siyasi çekişmeleri gerilimleri,düşmanlığın doğurduğu bir suikast ile tüm muhalifler gibi Ahmet Kerim’de tutuklanır.İdamdan kurtarılan Ahmet Kerim Sinop’a yerleşir ve romanın ortalarında bir müddet yaşadığı ruh çöküşü bu defa kuvvetli olarak tükenmişlik ile beraber başlar..

Roman ayrıca Meşrutiyet yıllarını anlamak için birçok ayrıntı barındırır.Ayrıca roman yakın geçmiş dönemi olan Abdülhamid dönemine de hayli eleştiride bulunur.“Benden sonra bu millet yine düşünmesin,bilmesin, görmesin,cahil,sersem,kör ve budala kalsın”demiştir. Bunun için memleketin bütün kapılarını her türlü aydınlığa karşı sımsıkı kapatmıştır. Düşününüz biraz önce sahnede gördüğünüz o  mevkarakar Abdülhamid gecesinin karanlığından girmiş yarasalar değil midir ? “ Bu satırlarla Meşrutiyet’in aksayan yanlarının, olumsuzlukların zeminine dikkat çeker,aslında temeline iner.Roman Türk kavramının içinin boşaltıldığı dönemin hazırlığının Abdülhamid döneminde olduğuna dair eleştiriler de taşır.

Roman Türk milletinin aklı selim sahibi,olgun,tedbirli oluşuyla İttihat ve Terakki ‘nin paradoksal,ütopist,tedbirsiz oluşu arasındaki uçuruma dikkat çeker milliyetçiliği ise sadece propaganda olarak kullandığını iddia eder.

Romanın ayrıntılarından biri Meşrutiyet devriyle Abdülhamid döneminin kıyaslanmasıdır.31 Mart Olayı,İttihat ve Terakki’nin kuruluşu,sonraki varlığı ayrıntı bilgilerle aktarılır.Roman çıkarlar,fikir çatışmalarıyla insanın neye döneşebileceğini işaret eder.