Çizimlerin yazar tarafından yapıldığı kitapta yer alan “Düollaya Müelloya Gitmiyorum Osman” öyküsü hariç tüm öyküler Kafa Dergisi’nde yayımlanmış öykülerdir.
Kendi acılarını acıdan beslenmeyerek yaşayanlar,acılarını dost meclislerinde,kâğıtlarda,edebi eserlerde iştahla ve dramatize ederek anlatmazlar.İçine espri katarlar.Olgunluktan yanadır acı.Ağlamak kadar kendi halinle alay etme biçimini de barındırır.Aynı yazarın üslubunda olduğu gibi.Yazar zaten satır aralarında belirtir:”Bizi gülmek kurtaracak,biliyorsam bir bunu biliyorum, başka da bir şeyi bilmiyorum Osman.”
Mektuplardan oluşan ve ortak yanımızdan bahseden öyküler hayli buruk bir o kadar da tebessüm ettiren tattadırlar.Yazarın usta anlatımından mütevellit ayrılık hali,ayrılığa giden süreç,ayrılık sonrası,ayrılık acısı ve bu acıyla baş etme ve iyileşme çabası gözleri doldururken yüze de tebessüm kondurur.
Ayrılık sürecinde gelgitler, karşılaşılan anılar,yüzleşmeler, iç hesaplaşmalar, ayrılığın içindeki bin bir duygu,bekleyiş, bir gün unuttum deyip ertesi gün “gel” demek , ayrılık sonrası diğer kişinin iyi olmasını dilerken bir yandan bin pişman halde sürünmesini dilemek,kara komedi ile aktarılırken aslında tüm bu yaşananlar bir amaç uğrunadır; Kendini bulmak.Mektupları yazan, ayrılık halini yaşayan sonunda kendini bulabiliyor mu?Bu sorunun cevabı kitabın sonunda saklı lakin bence bu öykülerde ayrılığı yaşamış herkes kendinden bir parça bulacaktır.Ayrılığa farklı bir yerden bakarak,ayrılığı “ konu ve anlatım bağı “bakımından ters köşe yaparak ele alan, dili sade olan ve gerçekçi çok özel öyküler okudum.
Yazar,“bazen ne yaparsan yap ağlanmıyor” dese de tüm öykülerde kendi üslubuyla acıya ve ayrılığa farklı bir yerden bakışıyla sıra dışı ağlıyor.
Hayli etkilendiğim kitaptan epey alıntı paylaşıyorum.
Küçük Dünya Romanı Üzerine İnceleme ve Emine Işınsu
İnsan mutluluğu iç dünyasında kendisi yaratır.Kişinin mutluluğu kendini keşfetmesiyle, anlamasıyla nihayetinde kendi olmasıyla mümkündür.Roman karakterlerinden Nur’un yalan şeylerle kurduğu bir dünya vardır.O küçük bir dünyadır.Kitaba adını veren de bu dünyadır.Peki yalancı şeylerle kurulan bir dünyanın mutluluğu gerçek olur mu?Gerçekliği sorgulanırsa o kurulan dünya ayakta kalabilir mi? Namümkün..Evet iki nokta koydum okur olarak yazara çok küçük bir hediye.Bunu yazımın devamında açıklayacağım.
Nur çocukluğundan beri kendi olamamıştır.İlk önce annesi buna izin vermez.Sürekli okumasını,özetler çıkarmasını,mantık çalışmasını,oyun oynamamasını ister ve bunları ona yaptırır.Anne için dışarıdaki hayat ideal değildir.
Annesini kırmak yerine kendini harcayan bir Nur oluşur.Ta ki Nur’un annesine okulu bitirdiği gün evleneceğini söylemesine kadar.Bu evlilik aşk evliliği olmadığı gibi bir mantık üzerine de kurulu değildir.İtiraz,tepki üzerine yapılmıştır fakat Nur daha sonra da kendi olamaz.Bir türlü kendini inşa edemez. Küçük Dünya kendini arayış romanıdır tıpkı yazarın Nisan Yağmuru,Bir Aile,Havva romanları gibi.Yazar bu romanlarında karakterlerin iç dünyalarını yansıtır.Var oluşlarını yansıtır,kendilerini anlamlandırmalarını aktarır .Tasavvuftan izler vardır.Kişiler genelde birey olabilirler,kendilerini fark ederler.
Küçük Dünya’nın ayrıntılarından biri de tarihi yerler hakkında bilgi vermesidir ki,roman Turizm Bakanlığından ödül alır.
Roman bireyin bunalımlarını yansıtırken insan psikolojisine de eğilir.Bireyin kendiyle olan mücadelesini bu mücadeleyi doğuran ve bu mücadeleyi sürdüren sebepleri insan ilişkilerine yaslayan roman mutluluk arayışını,evlilikte çiftlerin uyumunu,çocukluk yıllarının gelecekteki etkilerini de işler.
Yazar sıklıkla kullandığı iç monolog anlatımını bu romanında da kullanır.Yine sıklıkla kullandığı bilinç akışı da romanda bulunurken diyaloglar da yer alır.
Küçük Dünya yazarın ilk romanıdır.Nur yaptığı evlilikle Urfa’ya gider.Nur İstanbul’daki yarı modern,muhafazakâr, baskıcı evden adetlerle şekillenmiş bir dünyanın içine girer.Yaptığı evlilik tepkidir ve onun okuyacağı bölümü bile seçen annesinin baskısından kaçıştır.Urfa’da eşinin arkadaşına aşık olur.Edebiyatımızda hiç dillenmemiş,sessiz sedasız, kişinin içinde yaşadığı büyük aşklardandır.Evlilikteki uyumu,bireyin mutluluk arayışını işleyen roman bu aşkla arayışı sürdürür.
Mutluluğu aile hayatında bulamayan Nur aslında kendi mutluluğunu aramaktadır.
Romana hakim olan bir his vardır,bu his atmosferi oluşturur;Sıkışmışlık.Nur’un kurduğu küçük dünya hem onu hem okuru sıkışma hissine sürükler.Kitap adını zaten Nur’un hayalle hakikat arasında çatıştığı ve kurduğu bu dünyadan alır.Nur yaşadığı küçük dünyada mutlu değildir.Kurduğu küçük dünya gitgide yıkılır.Nur gerçekle yüzleşir.Bu yüzleşmeye sebep olan ayrıntılardan biri Nur’un doğacak olan çocuğudur.Gerçekle yüzleşme bir sonuç olarak yeni bir çatışmayı doğurur.Hayalle gerçek daha sert çatışmaya da başlar ve gerçekler ağır bastığında Nur için her şey daha çok zorlaşır.
Romanın etkileyici ayrıntılarından biri de Murat’ın ve Nur’un sevilme ihtiyaçlarıdır.Aslında daha derin olan ortak nokta ikisinin de hayatındaki anne figürü ve etkisidir.
Nur’un küçük dünyasını oluşturan etkenler sevgisizlikten,anne baskısından,babasının ölümünden kaynaklanır. Ardından Urfa’daki yaşamındaki örflerin baskısı da yeni etken oluşturur.Nur’un kurduğu dünya gerçek olmadığı için Nur mutlu değildir.Sevdiği adama sevgisini bile söyleyemediği bir dünyadır. Bu dünyanın temelini,yalıtılmış bu dünyanın zeminini Nur’un annesi oluşturmuştur.Onu,sürü diye adlandırdığı insanlardan hep ayırmak ister.
Eşi Ferit’in arkadaşı olan,Nur’un aşık olduğu Murat’ın da küçük bir dünyası vardır.Kendine mutluluğu oynamayı öğrettiği bir dünyadır.Olduğundan başka görünür,hislerini saklar,etrafına sempatik görünür.
Emine Işınsu,Anadolu’nun birçok yerinde öğretmenlik yapan Milli Edebiyat Akımı yazarlarımızdan olan okuduğum ve çoğunu paylaştığım Küller,Sisli Geceler,Gül’ün Babası Kim?,Büyük Anne kitaplarının yazarı Halide Nusret Zorlutuna’nın kızıdır.Emine Işınsu,annesi çocuk edebiyatı üzerine incelemeler yapmış olan öğretmen ve yazar İsmet Kür’ün kızı olan ve benim çok sevdiğim Pınar Kür ile kuzendir.
Emine Işınsu biyografik romanlar yazmıştır.Bu kişiler tasavvufi kişilerdir.Yunus Emre,Hacı Bayram,Hacı Bektaş,Niyazi Mısri.Romanlarında toplumsal meselelere eğilmiştir Tasavvuf ve manevi arayış yazarın kaleminin özelliklerindenken siyasi olaylar da yazarın işlediği konulardandır.Malazgirt Zaferi’ni merkeze koyarak Ak Topraklar’ı yazar.Azap Toprakları’nda Batı Trakya’da yaşayan Türklerin varlık yokluk arasında verdikleri mücadeleyi anlatır.Tutsak romanında Kerkük Türklerinin yaşadıklarına, Çiçekler Büyür’de ise Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yaşadıklarına dikkat çeker.Bu arada baba tarafı Bulgaristan göçmenidir.Milliyetçi bir görüşe sahip olan yazar milliyetçiliğe sığ bir yerden bakmaz,milliyetçiliği tek yönlü değildir.Sancı ve Canbaz romanlarında 70’li yılların siyasi durumuna milliyetçi görüşüyle bakar.Sancı romanı bir kişiyi anlattığı romanlardandır;Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun yaşamını aktarır.
Cumhuriyet Türküsü,Milli Mücadeleyi işlerken Küçük Dünya hem kişinin kendi iç dünyasını hem insanlarla ilişkisini işler.
Edebiyatta yazarın adı ilk olarak annesinin Bir Devrin Romanı adlı kitabında geçer.Bir hatıra kitabıdır.Zorlutuna kitapta şöyle yazmıştır:”Kars’ta bir ışık gibi, Işınsu hayatımıza doğdu.”
Yazımın başında bahsetttiğim iki nokta mevzusu ise yazarın sıklıkla kullandığı bir noktalama üslubudur.Üç nokta yerine iki nokta kullanır.17 yaşındayken İki Nokta şiir kitabını yayınlar. Bilmem bu kitabın ismiyle yazarın pek sevdiği iki nokta kullanımı arasında bir bağ var mıdır?
Bilinç akışını sık kullanan yazarın bu üslubu Küçük Dünyada‘da varken yine yazarın sık kullandığı,romanlarında bir şarkıya,türküye,hadise,epigrafa , şiire yer verme ayrıntısı da bu romanın da yer alır.Örnek vereceğim.Murat yürürken dört yol ağzında bir kalabalıktan biri Kalenin altı tandır/Yandır Allah’ım yandır/Beni bir çift kuş eyle / Yârin göğsüne kondur “manisini söyler vb.
Anlatımındaki geri dönüşler bu romanda da bulunurken tasavvuftan izler de bulunur. Yirmi beş yıl ney üfleyen bir şeyh romanda yer alır ve Nur’un arayışında önemli bir noktada bulunur. Hadisleri kullanması, tasavvuf ve ona ait şeyleri işlemesi ve kullanmasına dair bir ayrıntı daha paylaşacağım. Yazarın kalemindeki bu ayrıntının temelini aslında annesi atar.Halide Nusret Zorlutuna dindardır, muhafazakârdır, İslam’a hayrandır ve tasavvufa meraklıdır.Yani durum,bir evin bir kaleme yansımasının sonucudur.Tasavvufi kişilerin biyografisi dışında yazar,Küçük Dünya dışında Havva,Nisan Yağmuru romanlarında da tasavvuftan izleri kullanır.
Yazarın kalemindeki mekânların genelde net olmayış hali Küçük Dünya için pek geçerli değildir.
Biraz daldan dala ama merkezinde yazar ve Küçük Dünya olan anlatımımı sonlandırıyorum.Romanın en acı yanı hiç dillenmemiş bir aşkın oluşu ama bundan daha çok acı olan yanı Nur’un oluşturduğu dünya içinde de dışında da mutlu olamamasıdır.Nur’un kurduğu küçük dünya kendini tüketirken o küçük dünyanın duvarları dışındaki dünya hem Küçük Dünya’yı hem Nur’u yutar.
Şeytankaya Tılsımı Romanı Hakkında İnceleme
✍️Şeytankaya Tılsımı Tanzimat edebiyatı (1860- 1876 )dönemi yazarı,1844- 1912 yılları arasında yaşamış,edebiyatın neredeyse her alanında eser vermiş Ahmet Mithat Efendi’ye ait romandır.Bu roman ilk defa 1889 yılında basılmıştır.
Fransız edebiyatından örnek alınan çalışmalardan biridir. Romanın kurgusu Fransızca ‘’fıkra’’dan alınarak genişletilmiştir.
✍️İçinde polisiye öğeler taşıyan aşk romanıdır.
✍️Yazarın diğer romanlarında olduğu gibi yer yer kendi fikirlerini belirttiği,roman tekniğini bozan anlatımlar vardır.
Roman Tanzimat sonrası dönemdeki batı hayranlığına eleştiri yapar.
✍️Pedro, Angelino, Sastıma, Viskonti Karlo, Maria De Karavana romanın kahramanlarıdır.
İtalya’nın güneyinde bulunan Apenin Dağları’nda çobanlık yapan on dokuz yirmi yaşlarındaki Pedro, Şeytankaya Mağarası önünde uyurken ünlü ve yaşlı büyücü Sastıma yanına gelir. Konuşmaya başlarlar.Büyücü mağarada büyük bir hazine olduğunu o hazineyi elde etmek için iyi ve güzel bir kızın yüreğini yemek gerektiğini söyler.Öldürülmeden,diri diri o kızın yüreğinin çıkartılması gerektiği ise ayrıntıdır.Pedro bu kızın beraber büyüdüğü Angelino olduğunu düşünür. Angelino’da çobandır.Kız, kaybolan köpeği Pikolino‘yu ararken Pedro onu rehin alır. Onun yüreğini yiyeceğini ve onu öldüreceğini ve ardından mağaradan edineceği servet ile onun adına bir manastır yaptıracağını söyler.Onun ruhuna orada yüzlerce rahibeye ve bakir kızlara gece gündüz dua ettirecektir. Angelino ikna olur.
Zengin bir soydan gelen Karavana nişanlısı Prens Karlo’yu kıskanır ve ava giden Karlo’nun peşine adam takar. Karavana öğrenir ki Karlo, Angelino’ya âşıktır. Kızın öldürülmesi için büyücü Sastıma’ya gider,kızın ölmesi için büyü yapmasını söyler.
Sonunda Pedro, Angelino’yu öldürmez.Hatta ona âşık olduğunu söylerken Karlo gelir,bıçaklar çekilir.Ardından Sastıma ve Karanava’da gelir ve Sastıma’nın araya girmesiyle olaylar son bulur.
Komşum Rosicky romanı üzerine inceleme
Willa Cather göçmen karakterini sıklıkla kullanır.Rosicky de göçmen bir karakterdir.
Kırsal bir hayatı seçen Rosicky koşulsuz bir iyilik sergiler.Aile hayatına büyük bir önem veren karakter şehirde doğmuştur daha sonra doğanın içinde olmayı tercih eder.Kendini doğanın bir parçası olarak görmeye başlaması otuz beş yaşından sonra olur.Bu değişimi tetikleyense sanayileşme ile gelen tüketim toplumunu kabul etmeyişidir ve bu anlamda şehre uyum sağlayamamasıdır.Bu kabullenmeyiş sonrasında kırsala taşınır ve burada aile kurar ve kırsalda yıllarını geçirir,yaşlanır. Ailesiyle toprağa kök salma çabası sergileyen ve bunu başaran, parayla işi olmayan,iyi kalpli ,ince düşünceleri olan Rosicky’nin ve sevgi üzerine inşa edilmiş ailesinin hikâyesinden çok keyif aldım.
Geriye dönüşlerin olduğu bir anlatıma sahip olan novellanın sonu her ne kadar hüzünlü olsa da okurda bir ağırlık bırakmıyor.
Yıllarını çiftlik hayatının zor koşullarında geçiren bir adamın yaşlılığında karşısına çıkabilecek elbette hastalıklar olacaktır ve bu Rosicky için de geçerlidir.
Aza tamah eden ve aile kavramını hayatının merkezine koyan Rosicky ve ailesinin kırsaldaki yaşamını anlatan kitapta benim en çok beğendiğim ayrıntı etrafındaki her şeyden zevk alan bir karakterin var olmasıydı.Bu zamanında isteyerek yapmış olduğu seçimden kaynaklanıyordu; istediği yerde,istediği biçimde,istediği işle hayatını sürdürmek.
Aile kavramını,eşlerin birbiriyle olan ahengini de vurgulayan novella kısa ama etkileyiciydi.
Ölü Kelebekler Dansı Romanı Üzerine İnceleme
Roman üzerine düşünülecek ayrıntılar ve çok soru barındırıyor.Mevzu ölüm ve hayat olunca ne soru ne de teori biter.Ben romanla bağlantılı olan en esaslı soruyu soruyorum:Yaşam,ya gördüğümüz bir rüyaysa?
Sağlığında postacı olan Haldun,ölülerin “daha önce görülmemiş bir şey” olarak adlandırdıkları,yapmamasını söyledikleri şeyi,ölümünün on altıncı gününde yapmaya başlar.Anılarını yazar.Öldürülen Haldun,bir süre sonra da ölülere bir kere verilen rüya görme hakkı sayesinde “katil kim?” sorunun yanıtını arar,bulur.Kendisini kimin öldürdüğünü merak etmektedir.
Ezginin Günlüğü grubunun eski solisti olan,söz yazarı Hüsnü Arkan,kurmuş olduğu öteki dünyadan bir yaşam aktarmasıyla,bu dünyaya ait ayrıntılarla fantastik bir dünya yaratır.Bu öteki dünyada ayakkabı sektörünün son ürünü 1976 yılına aittir,vitrinlerinde 2005 yılının üretimi olan giysiler bulunur,mutfak aletleri 1800’lerden kalmıştır,tüketilen şeyler tükenmez,hayvanlarsa yoktur.
Ölüm anına,ölüme dair fantastik anlatımlar barındıran roman ölüm ve yaşama farklı bir yerden bakıp,bilindik kavramları yeniden inşa eder.
Romanda Haldun’un,aslında ölmüş olan birinin yaşamına ait iç hesaplaşması da vardır.
Ölüler dünyasında geçen, ölüm sonrasına ait kendi lafı olan,kurduğu fantastik dünya ile beni kendine daha ilk sayfada bağlayan bu romanı keyifle okudum.
Açlık Sanatçısı
Açlık Sanatçısı dört öyküden oluşuyor.İlk Acı, çalıştığı yerlerde gece gündüz trapezde kalan,sanatında usta bir trapez sanatçısının yaşadıklarını anlatır.
Küçük Bir Kadın ,bir kadının bir adamdan (öykünün anlatıcısından )nefret edişini ve adamın bu durumdan kurtulma çabasını mecazlarla anlatır.
Açlık Sanatçısı’nda yazar aç kalarak sanatını icra eden bir sanatçı üzerinden insanoğlunun zalimliğini yansıtır.Aç kaldığı süre,aldığı alkışlar,kırdığı rekorlar,sanatçı için mühim midir? Hayır.Çünkü aslında onun açlığı onun mahrum kaldığı başka bir şeydir.Sanatçının yalnızlığını vurgulayan bu öykü kitaptaki diğer öyküler gibi metafor yüklü bir öyküdür .Öyküler arasında beni en çok etkileyen Açlık Sanatçısı oldu, alt katmanlarında düşündürücü anlamlar taşıyan bir öykü.
Şarkıcı Josefine ya da Fare Halkı , beğeni ile izlenen şarkıcı Josefine ‘den insanların vazgeçişinin ve onun şarkı söylemekten vazgeçmesinin öyküsüdür.
ALINTILAR
Birine karşı duyulan sürekli rahatsızlığın nedeni olmak ,gerçekten dayanılmaz bir durum.
İnsan ,özellikle genç yaşlarda, karar verme sürecinin sıcaklığına kapılıp bunları gözünde büyütme eğiliminde olabiliyor.

Güneş Çarpması
Yazarın öykülerinden seçki yapılarak yayımlanan kitap yazara ait on öyküden oluşuyor.
Öykülerde genel olarak aşk,ölüm hayat,ayrılık ,kaybetme,kaybetme korkusu işleniyor.Yazar zaten ölümü,aşkı ve ayrılığı birbirinden ayırmıyor.Karakterlerin aniden ölmeleri yazarın sık kullandığı bir ayrıntıyken öykülerindeki insanlar sıradan insanlar.Fakat karakterler genelde bir yolculuktalar.Ayrıca karakterler bir kırılma anı, kırılma noktası ile keskin bir karakter değişimine uğruyorlar.Yazar bu ayrıntılarla sıradan insanın “anlık “ değişimini gözler önüne seriyor.Öyküler belirttiğim gibi yolculuk yahut sonrasında geçtiği için , hareket eden insanların varlığı neticesinde farklı ülkelerde geçiyor. Feryat öyküsü veba salgını dolayısıyla karantinada olan Türkiye’de geçen bir öykü.Bu öyküde yazarın İstanbul betimlemeleri etkileyici.
Öykülerin bazıları tebessüm ettirirken bazıları trajik olmalarıyla hüzünlendiriyor.Genel olarak öyküler kasvetli bir zemine kurulu.
Kitabın en uzun öyküsü olan Natali beni çok etkileyen bir öykü oldu.
ALINTI
Dünyada insandan bol ne var ,hangi birini tanıyacaksın .
Yolluk Öykü Kitabı
Curriculum Vitea kitabın ilk öyküsü.Öyküde kendini anlatan kişiye“gel,arkadaş olalım,belki bazı noktalarda anlaşamayabiliriz ama çok ortak yönümüz var “demek içimden geldi.
Öykülerdeki karakterler çok farklı.Öykülerde hayatın içinde olan durumlara,hayatın içinde çoğumuzun görmediği,ıskaladığı durumlara,insanlık hallerine rastlarken biraz da mizah bulunuyor.Öyküler içlerinde eleştiriler de taşıyor.
Sürtünmenin yalnızlığa katlanabilme yöntemi olduğunu ,sürtünen kişinin cinsel bir haz almadığını,amacının insanlarla temas halinde olmak isteyişi olduğunu belirten,anlatıcısının da bir sürtünen olduğu “Sürtünenler” benim kitapta en çok sevdiğim öykü oldu.
Bir öykünün ana karakteriyle başka bir öyküde yan karakter olarak karşılaşılıyor.Öyküler kendi içlerinde zaten bir bütünlük temeline kurulu.Fakat her birinin anlatım biçimi farklı.Anlatım tekniğinin çeşitliliğine ve kalemine hayran kaldığım yazarın öykülerini çok sevdim.
Sıradan olanı anlatırken bir yandan da durumla,karakterin özelliğiyle,anlatım tekniğiyle sıra dışılık kurulmuş olması ayrıca etkileyiciydi.
Cila atölyesinde iki çocuğun yaşadıklarını anlatan Cilacılar öyküsünde bulunan başka iki karakter kitabın diğer öyküsü olan Romalılar’da tekrar okura denk geliyor.Öykü Sürtünenler öyküsünün anlatıcısına da bir selam veriyor.
Mırıldanmalar öyküsünde yaşlı bir kadının hatıraları,isyanları yansıtılıyor.Cilacılar’da kira toplayan yaşlı kadın olarak karşımıza çıkarken,bu öyküde düşünceleriyle ana karakter oluyor.
Rüyada Hamur Görenler kısa bir öykü ve beni etkileyen bir öykü oldu.Bu defa Mırıldanmalar öyküsündeki kiralarını gününde toplayamayan yaşlı kadının oğlu ile iki öykü arasında bir dokunuş bulunuyor..Bağ demek doğru değil,belki de temas en dogru tanım olur.Fakat daha sonra bahsedeceğim bir nokta var.Yaşlı kadının oğlu bir tarikatın mürididir ve gördüğü rüyayı şeyhe aktarıyor,ona yorumlatıyor.Akademikler… kitapta ayrı bir yere koyduğum bir öykü.Bazı insanlar vardır belki üslubu,yaşamıyla bize çok terstir ama enerjileriyle her ortamı,her şeyi,herkesi ele geçirir,dikkatleri üzerlerine çekerler.Böyle bir karakter barındırıyor öykü ve intikamı işliyor.
Evet, “daha sonra bahsedeceğim “ dediğim noktaya geldik.Temas kavramı iki öykü arasında geçerli.Oysa tüm öyküler son noktada tam anlamıyla birbirine bağlanıyor.Bu ayrıntıyla yazarın kalemi hayranlık uyandırıcı.
ALINTI
Kitaplardan başka bir şeyi biriktirmeye değer görmem.
Ölümün ,elbisen gibi sana yakın olduğunu hiç aklından çıkarma.
Sizin aklınızdan öyle geçiyor diye bir şey öyle olmak zorunda değildir.

Handan
Handan karakterin iç çatışmaları bakımından etkileyici bir romandır.Handan bir yanıyla da idealize edilmiş bir karakterdir.
Yazarın edebiyat hayatının 1. Döneminde yazdığı eserlerdendir.
1911’de başlayan Yeni Lisan akımının yer etmesinde emeği geçen yazarın romanında içe gömülen bir aşk vardır.Bu içe gömülen aşkın yarattığı ruh sarsıntısını anlatan roman mektup biçiminde yazılmıştır.
Handan kolejde okumuş ,özel derslerle yetişmiş bir kızdır. Ülkücü Nazım’dan da dersler almıştır.Bağımsızlıktan yanadır. Nazım Handan ile evlenmek ister. Bu isteğinin içinde meşrutiyet yolunda birlikte yürüyeceği bir yol arkadaşı arayışı ve Handan’ı bu yolda yanında görme arzusu vardır.Handan tam olarak bu sebepten evliliği kabul etmez; aşk dışında başka bir sebebin daha olmasından dolayı evlilik teklifini reddeder.Handan, Hüsnü Paşa ile evlenir.Dönemin Jurnalciliğine kurban giden Nazım hapiste intihar eder.
Paşa ile evliliği yolunda gitmeyen Handan rahatsızlanır.Beyin humması geçiren Handan belleğinde bir aşk ile yüzleşir.Yeğeni Neriman’ın kocası Refik Cemal’e karşı sevgi duymaktadır.Belleğini yeniden kazanan Handan aşkı ile yeğeni ve çiftin çocukları karşısında arada kalır.Bu arada kalış,çırpınış onu trajik bir sona sürükler.

Ölen Sevgilimin Şiir Defteri ve Küçük İskender
90’ların sonuydu. Ağır Roman gösterime girmişti. Ben koşa kosa filme gitmiştim. Okan Bayulgen , Müjde Ar benim hayranı olduğum ve İstanbul’a taşındıktan sonra kısa ama öz birkaç kıymetli anım olduğu Aysel Gürel , Savaş Dinçel ,Mustafa Uğurlu ve daha birçok değerli aktörle aktris Mustafa Altıoklar’ın gözünden muhteşem bir film çekmişlerdi. Filmin müziklerinde benim hayatımda ayrı bir yere koyduğum Demet Sağıroğlu Bir Vurgun Bu Sevda ile filmin değerine değer katarken filmin müziklerinde Türkiye’nin ilk müzik yapım şirketi olan Şat yapımı kuranlardan Atilla Özdemiroğlu’nun imzası vardı.Müziklerde çok önemli müzisyen Uğur Dikmen ile Balık Ayhan’da bulunur. Şarkıların sözleri de Aysel Gürel ‘e aitti ki Ağla Sevdam şarkısı filmin şarkıları arasında gerçekten önemli bir yerdedir. Lakin filmin en büyük sürprizlerinden biri de şiirlerine hayran olduğum Küçük İskender’in filmdeki varlığı ve oyunculuğu olmuştu.Hani derler ya “döktürmüş” , tam olarak öyleydi. İnce olan sınır çizgisinden taşarsa hemen groteske dönüşebilecek bir rolü dupduru bir biçimde oynamıştı.
Mahlas kullanan şairlerimizden olan Küçük İskender şiirlerinde büyük harf kullanmadığı için küçük lakabını alır.
Küçük İskender’in şiiri zordur ve bir o kadar da etkileyicidir. Şiirlerinde pornografi , argo , imgelem , kelime oyunları ağırlıktayken şiirleri akıcıdır.
Bana konsantre gelir.Okurken içimize bir damla anlattığı duyguyu damlatır ve bunu yalın bir halle bir simge yahut bir kelime oyunu ile yapar . O duygunun karşılığı, yaşanmışlığı yahut anlamı bizde ne kadarsa o damla içimizde o kadar büyür, çoğalır.
Sayfamda kurallarımdan birini ilk defa yerle yeksan edip bir şiirin tamamımı paslaşıyorum .
dilek kartları
ırmaksan akarsın – akardı sulu meyveler
çağlayansan dökülürsün -dökülürdü ölü zihin
yağmursan yağarsın -yağardı yıldızlardan artanlar
denizsen dalgalanırsın – dalgalanırdı deli oğlanlar
gölsen durusun -dururdu kalbin göğsünde bir göl
hepsi kabul
su olup karar verirsen
sen olursun
gitme , buharlaşma , uçuşma bir tek
n’olursun
✏️yaşarken kimse kimseye benzemez . Ölünce herkes birbirinin aynı nasılsa
✏️ki suçumuz büyük ihtimal aklımızın bir türlü ermediği hayat.
