Kesik Baş Cinayeti

Cinayet meydanda lakin caniden tek bir iz yok,kurbanın uzuvları İstanbul’un dört bir yanından çıkar fakat cinayet mahalli yok,cinayet esrarını günden güne arttırır içinden çıkılmaz hal alır ve bütçe emek zaman harcanır fakat netice yok.Ta ki olaya Ziya el atana kadar.”Katil kim “ şablonuyla yazılmış dedektif/polisiye türünde bir roman.
Yazarın kimliğine dair net bir bilgi bulunmamakla beraber yazarın Ziya ve polis memuru olduğu kabul edilir.Koç Üniversitesi Yayınları,kasıtlı yada kasıt olmadan tefrika olarak bırakılan,kitap olarak basılmayan ve unutulmuş eserleri “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi(1831 1928) “başlığı altında gün yüzüne çıkartıyor.Bu diziden çok yakından tanıdığımız yazarların daha önce tefrika olarak yayınlanan ve kitap olarak basılmamış çalışmalarını okudum.Bazen de zamanında tefrika olarak yayımlanan ve adı gazete yahut mecmualarda kalan günümüze kalmamış ,günümüzde adı geçmeyen bazı yazarlarla tanıştım.Onlardan biri bu kitap . Yazarı Ziya kabul edilen kimliği bilinmeyen bir yazar tarafından yazılmış çok keyifli bir kitap okudum.Birinci Dünya Savaşı sırasında 1917 yılının Şubat ayında yaşanan olayın gerçek olup olmadığı da bilinmemektedir.Yazar olayı kronolojik,olayla ilgili fotoğraflar ve belgesel niteliğiyle beraber bir anısını anlatırcasına aktarır işte tüm bu ayrıntılar anlatılan olayın kurmaca mı gerçek mi olduğunu sorgulatır.
Bir tüccar evinden yazıhanesine gitmek için çıkar fakat birkaç gün etrafta görünmez,ailesi polise başvurur ve ardından İstanbul sahillerine bir adamın uzuvları vurur.Bu uzuvların kösele ticareti yapan ve kaybolan tüccar Hüsnü’ye ait olduğu üzerine yoğunlaşılır. Olay uzun müddet çözülemez .Romanın anlatıcısı polis Ziya bu durumu çözme işine odaklanır bu noktadan sonra polisten ziyade dedektif gibi davranır ve birçok kılığa girer ve katili aramaya başlar.Kılık değiştirme zaten Osmanlı Türk polisiyesinin en çok kullandığı ayrıntılardan biridir.
Romanda yer alan dedektif kendine rol model olarak Nat Pinkerton ‘u alır ve halk arasında bu isimle anılır. Karakter sürekli kendini över ve bu durum okur olarak bizi tebessüm ettirir. Ziya dedektif tek başına değildir.Yardımcısı Ali Efendi ile İstanbul’un dört bir yanında araştırma yaparlar ki bu hem heyecanlıdır hem de kılıktan kılığa girmelerinden dolayı keyiflidir.
Kitap içindeki illüstrasyonlar tefrikadakilerin aynılarıdır ve hayranlık uyandırıcıdır.Romanın en güzel ayrıntılarından biri dönemin sosyal yaşamını yansıtmasıdır.

Kan Sahibi

Arnavut inancıdır; öldürülen birinin ruhu için kan alınmalıdır. Yoksa ölenin ruhu dinlenmez.Kan sahibineyse Zot gjakut denir.Öykünün merkezinde ,kurulu olduğu temelinde bu ayrıntı bulunur.
Uzun öykünün geçtiği zamansa Tepedelenli Ali Paşa’nın Arnavutluk’ta (Yanya) hüküm sürdüğü yıllardır.
Dönemin sosyal yapısını, Osmanlının durumunu, yazısız kanunlarını, inanışlarını, devletin anlatılan dönemdeki yolsuzlukları kontrol edemeyişini, kadınken karşı cinsle münasebete girmeyeceğine ve doğum yapmayacağına yemin ederek ,erkek gibi söz hakkı elde eden,erkeklerin çalıştığı her işte çalışan ,silah taşıyan,ismini erkek adıyla değiştiren ve sözünden döndüğündeyse ölümle cezalandırılan, yeminli bakire olan “bernuşa”yı anlatan ve yer yer ürkütücü bir öykü.
Anlatımda yörenin konuşma dili olduğu gibi aktarılır.
Kansız ölümlerin açıklanışı hurafeye dayanır. Vampirlerin neden olduğu bu ölümler ve ölümlerin doğurduğu süreç işlenir.

MARY

✍️Eğitim her şeyi eşit duruma getirir. Özellikle kadın ve erkeği…Yazarın da vurguladığı tam olarak budur. Yazar , kadın ve erkeğin eşit olmayışını kadına sağlanmayan imkânlardan, bu sağlanmayan imkanların başında gelen eğitimden kaynakladığını belirtir. Eğitimsiz kadının haliyle güçsüz olacağının altını çizer.
Yazar kadın ve erkek  eşitliğini savunur. Kısacık ömrünü de bu uğurda yaşamaya, çalışmaya , yazmaya adar. Kendi adını verdiği Mary romanı ayakları üzerinde duran bir kadını anlatır.

✍️1788 yılında yazılan roman feminist bir romandır ve ilk örneklerindendir. Yazar da yazarın kendisinden izler taşıyarak yarattığı karakter de sorgulayan, geleneğe baş kaldıran, hayata  ve yeniliğe açık , tüm zor koşullara rağmen kadın olarak birey olmaya çalışan , şefkat dolu özelliklere sahiptir.Dönemin alışılageldik kadın karakterlerinden hem roman karakteri hem de yazarın kendisi hayli farklıdır. Mary trajik ilişkilerinin şekillendirdiği hayatında kendini yetiştiren bir kadındır.

✍️İlk feminist yazar olarak bilinen Mary Wollstonecraft, Frankenstein romanının yazarı Mary Shelly’nin annesidir.
Yazar , Mary romanını mürebbiye olduğu bir dönemde yazar. Roman evlilik kurumuna bir eleştiride de bulunur.  Romanla ilgili belirttiğim karakterle ilgili ve diğer tüm bilgiler yazarın hayatıyla hayli benzerlik taşır .

✍️Fihrist Yayınevi Türkçeye ilk defa kazandırdığı kitapları bir dizin biçiminde titiz bir çalışmayla okurlara sunmakta .Bu çalışma “feminist ütopyalar dizisi” başlığı altında yayınlanmıştır.
Distopya , Ay’a Yolculuk , Mars Prensesi , Tarzan , Gece Postasıyla , Dindar Helena yayınevinin “bilimkurgu” ve “klasikler “ çalışmalarından okuduğum aklıma ilk gelen  kitaplar .
ALINTILAR

✏️Mutluluk yalnızca cennette mevcuttur, yaşıyorken mutluluğun tadına bakmak mümkün değildir.

✏️Dünya, hassas bir yüreğe kaşı daima düşman ve silahlıdır.

Düşkünler

Yazarın ilk romanı olan Çıkrıklar Durunca ve Mahmut Yesari’nin Çulluk romanı edebiyatımızda sosyal gerçekçilik akımını başlatan romanlardır.
Sadri Ertem’in ilk romanı Çıkrıklar Durunca ekonomi,mezhep sosyoloji;Köylü ve ağa sistemi zemininde Avrupa tarzı üretimin Anadolu tarzı üretimi devletin yanlış ekonomi politikasıyla nasıl ele geçirdiğini anlatır.İkinci romanı Bir Varmış Bir Yokmuş kapitülasyonların Türk ekonomisini nasıl çöküşe sürüklediğini işler.İki roman ekonomi üzerinedir.Üçüncü romanı Düşkünler ise yalı, konak yaşantısının parlak değil karanlık taraflarını anlatır. Romanın her karakteri negatiftir.Romandaki hiçbir karakter olumlu değildir. Tanzimat sonrası başlayan toplumda bir aristokrat kesimi oluşturma çabasının içindeki şahıslar ahlak değerlerini yitirmeleriyle,cinsel eğilimleriyle,egoist yapılarıyla,paraya açlıklarıyla, etik değerleri yok saymalarıyla işlenirler.
Paşa çocukları olan Şinaver Bey İle Şemsa Hanım’ın evliliği cinsel ilişkiden yoksundur. Şemsa Hanım konaklarında hizmet eden erkekle ve piyano dersi verdiği öğrencisiyle ilişkiye girer.Şinaver Bey’de karısının kız kardeşiyle ilişki kurar.Şinaver Bey ve Şemsa Hanım‘ın çocukları olur.Paşa çocukları yoksulluk içindedir. Şemsa üçüncü çocuğuna hamileyken Şinaver Bey hapse girer,hapse girme sebebini özellikle belirtmiyor.Sacit ise karanlık işlere dalmıştır amacı büyük paralar kazanmaktır Şinaver hapisten çıktığında politik tavrıyla saygınlık kazanır.Sacit ve kız kardeşi yeni kişilerle tanışır.Kardeşler para karşılığında bu kişilerin tuhaf isteklerini yerine getirir.
Romandaki tüm ilişkiler ilginçtir.Yazar değerlerini yitiren bir kesimin acıklı hikâyesini trajikomik bir biçimde aktarır.
1930 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilen 1935 yılında kitap olarak basılan Düşkünler’in yazarı Sadri Ertem’e ait olan Silindir Şapka Giyen Köylü hikaye kitabı benim en çok sevdiğim hikaye kitaplarındandır.Hikayeler köylünün sorunlarını,topraktan koparılışını,menfaat uğruna inancın sömürülmesini, yoksulluğu anlatır.

MURİŞA

Julian iki buçuk yaşındayken annesi Mur Nehri’nde kaybolur.Babası on yedi yıl boyunca her gün eşini aramak için nehre gider ve bu bir saplantıya dönüşür.Mur Nehri delisine dönüşen babası 1935 yılında ölür.Julian’ın annesinin kayboluşu hakkında söylentiler vardır.
Julian nehre karşı kin duymaktadır.1939 yılında Sobota’da Mur Su İşletmelerine şef mühendis olarak atandığında,amacı nehri dizginlemektir.Nehirden intikam almak,hayatta amaç edindiği tek şeydir.
Kaderini şekillendiren nehir Julian’ı yıllar sonra mıknatıs gibi çekmiştir ve zaman İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır.Romanın mekanında Macarlar,Almanlar, Yahudiler,Çingeneler,Sırplar,Türkler,Hırvatlar yaşamaktadır.
Bolşevik Devrimi sonrası bölgeye yerleşen Beyaz Ordu Subayı İvan Kozlov’un kızı Zinaida’da burada yaşar.Julian ve Zinaida aşklarını yaşamaya başlar.Julian‘ı büyüten Rose,Zinaida’nın ona uygun olmadığını düşünürken, Zinaida’nın ruh sağlığı bozuk olan babası da bu aşkı onaylamaz.Sabunun,yağın zor bulunduğu,etsiz günler kuralının hüküm sürdüğü,Avusturya sınırına yüklenen Almanların bir süre sonra  Yugoslavya ‘ya yöneleceği zamanın ortasında başlayan bu aşk,bende buruk bir tat bıraktı.
Bir süre sonra Mur Nehri için askeri savunma stratejisi hazırlanır.Julian’ da bu birlik,plan içindedir.Politikanın insanlar üzerinde olan etkisi,romanın bu bölümünde çok güzel işlenir.
Temelde âşkı,çocukluğunun yaralarını taşıyan birinin psikolojisini,intikamı anlatan bu roman aynı zamanda fonunda tarihi barındırır.
Sonlarına doğru tesadüflerin hüküm sürmesi,romanı gerçekçilikten uzaklaştırmıyor.
Son dönemde okuduğum en iyi romanlardan biriydi.

Modern Zamanlar İçin

✍️Kitaba adını veren Modern  Zamanlar İçin kitabın ilk şiiri ve şiir “modern zamana” bir yanıyla eleştirel yaklaşıyor.Şiir farklı bir açıdan bakarak bugünü sorguluyor. Zaten şiirlerin hepsi bilgisayar programlarına,internet çağına , internete dair ne varsa onlara ait şiirler.

✍️Şiir kitabı paylaşımı yaptığımda bir şiirin tamamını paylaşmıyorum ,birkaç dize paylaşıyorum.Yeri gelmişken kitap içinde ayrı bir yere koyduğum Hüviyet şiirinden birkaç dizeyi buraya bırakıyorum.
“Ben, arşivlerin en derinindeki çözünürlüğü düşük görüntü.
Ben, en tepede beliren canlı yayın
Ben, aldığın anlık bir bildirim”
Aynı zamanda  bir dönem polifonik kodlarla  telefonlara melodiler yüklendiğini hatırlatan bir şiir.

✍️Şen Olasın Piyasa kitap içinde yine çok sevdiğim şiirlerden biri oldu.

✍️Zamanı kavrayan felsefesiyle,çok güzel deneysel şiirlerden oluşan ve benim keyifle okuduğum bir şiir kitabı oldu.

REFET

Yokluk içinde bir amaç uğruna çaba göstermenin romanı…
1897 yılında yayımlanan roman,yoksul bir kızın öğretmen okuluna gitmesini, öğretmen olmasını,kendi ayakları üzerinde durmasını işler.Udi romanında da aldığı eğitimi sayesinde yetişkin bir kadının hayatını kazanmasını,tek başına ayakta durmasını işleyen yazar iki romanında da kadının bir erkeğin sağladığı ve her an değişebilecek güvenli bir alana ihtiyaç olmadan kendi hayatını kurabileceğini,kendi ayakları üzerinde durabileceğini aktarır.
Küçük yaşta babasını kaybeden ve annesiyle hastalık,fakirlik gibi koşullarda mücadele dolu bir yaşamı olan Refet tüm zorluklara rağmen br mücadelenin içine daha girer;öğretmen olmak için okumak.Bu mücadele gerçekçi bir dille aktarılır .
Romanda zenginlik ve fakirlik de gerçekçi bir biçimde işlenirken,roman içinde bir dram barındırır.
Hayati Bey işi nedeniyle sık sık İstanbul’a giden bir çiftçidir.İstanbul’a yaptığı bir yolculuk sırasında Binnaz’ı görür ve onu odalık olarak Anadolu’daki evine götürür.Fakat Binnaz ve çocuğu Refet bu evde türlü aşağılamalara maruz kalırken evdekiler tarafından aslında kabul edilmezler.Hayati Efendi’nin ölümüyle de evde yaşayanlar onlara şiddete varan türlü hakaretlerle eziyet etmeye başlarlar.Bunun üzerine İstanbul’a dönen Binnaz ve Refet İstanbul’da kocasının akrabaları yanında da barınamaz.Refet kadar annesi de güçlü bir karakterdir ve yoksulluk içinde çamaşırcılık yaparak, evlere temizliğe giderek ayakta kalmaya çalışır.Binnaz kızının eğitim almasını eğitimini tamamlamasını amaç edinir.Roman gururlu Refet’in öğretmen olmasıyla biterken yaşanan sürecin dramını gerçekçi biçimde yansıtır.
Refet kadının kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini düşündüren bir karakterken Binnaz karakteri de odalık, cariyelik kavramlarını düşündüren ayrıca kızı için mücadele eden bir karakterdir.İki karakter gururlarını ön planda tutar.Roman Osmanlının sosyal yapısında yer alan fakat zamana uymayan cariye,odalık gibi köhne yapıya eleştiri özelliği de taşır.
Romanın zemininde,inşa edildiği temelde kadının eğitimle kendi hayatını kurmalı tezi yer alır.Eğitim ile kadınım modernleşmesi gerektiğinin altı çizilir.
Yayınevi alfabe aktarımıyla,kitabın sonunda bir sözlükle,kitabı hazırlamış.
Romanın en sert yanlarından biri Refet ve annesinin hayatının yoksulluk içinde olmasıdır.Bu öyle bir yoksulluktur ki anne ve kız hastalanıp ölmekten değil hastalanıp çalışamamaktan korkar.Amacı uğruna mücadele eden kadın portresi çizen romanın en trajik yanı tam rahata kavuşulacağı vakit o rahatı sağlayanlardan birinin hayata vedasıdır.
Kadınların aydınlanması için sadece roman değil makale de yazan ,konferanslar veren yazar kadın hakları savunucusudur.Mahmut Esat Efendi Malumat gazetesinde bir makale yazar .Kadınla erkeğin eşit olmadığını,kadının vazifesinin doğum yapmak olduğunu ,çok kadınla evliliğin fuhuş engellediğini belirten bir yazıdır.Fatma Aliye Hanım bu görüşe karşı bir yazı kaleme alır.Birden fazla kadınla evliliğin İslamiyet’in buyruğu olmadığını,birden fazla kadınla evliliğe bazı koşullarda izin verdiğini belirtir.Fuhuşun çok kadınla evlilikle engellenemeyeceğini ve kişinin kendi karakteriyle ilgili bir şey olduğunu savunur.
İslamiyet’te kadın haklarının olduğuna dikkat çeken,erkeklerin bu haklardan kadınları mahrum bıraktığına dair yazıları da mevcuttur.

Ve Tanrı Öl Dedi İnsana

Yayınevi yayımladığı kitapları belli baslıklar altında topluyor.”Ve Tanrı Öl Dedi İnsana” söylev başlığı altında yer alıyor.
Kitap altı bölümden oluşuyor.İlk bölümde yedi günde evrenin yaratılışı bulunuyor.Sistemin,düzenin kuruluşu…Daha sonraki bölümler bu birinci bölüme “adanıyor.”Çünkü Tanrı’nın yedi günde yarattığı düzen içinde o her güne yazarın bir sözü var. O söz biraz sitem dolu.
Şiirsel bir dili var.
Kitaptaki her bölüme resimler,fotoğraflar eşlik ediyor.
Kitap içinde var oluş, ölüm ,dünya hakkında hayli soru bulunuyor.Hâl boyle olunca düşündürüyor.Anlatıcı Tanrı’ya soruyor : “Var olmak iyilik mi senden bize ?
Günün gecenin, yerin göğün ,yerde tohumun,bitkinin suda canlıların yaratılışı ve insanın muammaya ayak basışıyla başlayan ve benim kitapta en çok hissettiğim şey olan; “insan acısı’’ anlatılıyor.Bu var olmaktan gelen bir acı.
Kitabın ikinci bölümü olan Ophelia’yı üçüncü bölüm olan Delinesir takip ediyor.“Öleceğini hatırla” anlamında olan Memento Mori kitabın dördüncü bölümü.Bugünü ilk günle kıyaslayıp ,bugünü sorgulayan Düşkıran beşinci bölüm.Bu bölümde anlatıcı şöyle diyor : “Tesellisi olmayan bir suskunluktur geçmiş.”Nilgün kitabın altıncı bölümü.Nilgün Marmara’nın Savrulan Beden şiirinin “olduğum gibi ölmeliyim,olduğum gibi…”dizesiyle bitiyor.

Şeytanın Çırağı

✍️Biri  başka birine suçlu kişiliği yükleyebilir mi?
Adalet ve suçun görünmeyen yanları olabilir mi?
Bu iki soru üzerine kurulu,psikolojik tahlillerle dolu iki öykü…

✍️Kitap, Şeytanın Çırağı ve Onları Öldürdü mü? adlarında iki polisiye,dedektif öyküsünden oluşur.İçinde hayli gizem,hayli şüphe barındıran bu iki öykünün kendilerine has şaşırtıcı yanları bulunur.

✍️İlk öykü Şeytanın Çırağı’nda genç bir kadının öldürülmesi üzerine sorumlu tutulan kişi davaya bakan savcıya mektup yazar.Bu mektup biraz yardım isteme biraz da hesaplaşma amacı barındırır.Savcı Tsuchida aynı zamanda cinayetten sorumlu tutulan kişiyle gençlik yıllarından arkadaştır.Zaten hikâyenin temeli bu arkadaşlığa dayanır.Yazılan mektupta ilginç ve düşündürücü bir biçimde savcı suçlanır.Başında ”belki de aslında katil ben değilim “ yazan mektubun sonlarına doğru suçlanan kişinin ne demek istediğini anlarız .Sonu itibarıyla çarpıcıdır.

✍️Onları Öldürdü mü? öyküsü adı gibi öykü boyunca bu soruyu sordurur.Bir avukat bir ihtimale dayanarak,suçunu itiraf eden bir suçlunun suçsuzluğunu açıklamaya ,ortaya çıkarmaya çalışır.Suç ve adalet kavramlarını sorgular,suç kavramının ve adaletin görünmeyen yanlarını ortaya çıkarır.Öykü dönemin Japonya’sının toplumsal konusu olan servet uğruna yapılan zorla evliliği de işler,eleştirir. Sonu itibarıyla okuru kendi tahminiyle baş başa bırakır.
İki öyküde de suçlu psikolojisi incelikli bir biçimde işlenir.

✍️Her iki öykünün ortak noktası suçlu,suç,adalet kavramlarını okurken sorgulatmasıdır ve suçlu psikolojisini,suça nelerin meyil ettirebileceğini vurgulamasıdır.

ALINTI

✏️Hayat güller serpilmiş bir yol değildir.Bir savaştır;savaşmalıyız.

HAKKIMDA KAÇ YEMİN EDİLMİŞTİR

Anneanneye adanan bir şiir kitabı.Şiirlerin temellerini oluşturan ayrıntılardan biri “geçmiş”.Fakat geçmişe takılı kalmış değil.Şimdiki zamanı anlatan anın temelini oluşturan geçmişe selam verir nitelikteler.Hâlâ cüzdanında vesikalık taşıyan,anneanne bahçesini hatırlayan dizeler…Lakin belirttiğim gibi dili miş’li, di’li zamanlara takılıp kalmamış,şimdiki zamanın şiirleri.Ölümden,hayattan,aşktan, özlemekten,ölümün taraflarından bahseden şiirler var.
Beni şiirler kadar önsöz de etkiledi ve alıntı niyetine paylaşıyorum.Çünkü önsöz içinde anlam,anlam içinde de derin manalar taşıyor.”Bir şey söylemek bir şey yapmaktır.Eğer böyle olmasaydı ölülerin sözlerine kulak asmazdık.Kopuşun şimdiki zamanında ipleri överdik.Hiçbir yalan övgüye inanmaz.Fani olmayı öğrenmenin bir karış ilerisinde şiir var. Kendini öldürmenin hâlâ makul bir gerekçesi yok.Gez göz arpacık.Söylem ölür eylem ölmez.”
Şiirlerin dili açık,anlattıklarıysa hayli ağır.Son zamanlarda yeni şairlerimizden çok şiir okudum ve çoğu kapalı anlatıma sahipti.Şahsi beğenimde anlam kapalılığının kendime göre bir miktarı var.O miktar,o ayar beğeni durumumu belirliyor.Bu kitaptaki şiirlerin anlam kapalılığı benim için kıvamındaydı.Gayet açık anlatımı olan şiirlerdeyse dilin kullanılışı beni mest etti.
Şu iki mısra canımı pek bir acıttı: “Allah en büyüktür sıralamayı bozdu/Önce babalar gelirdi sonra akşam çünkü”
Ne kadar anlaşılmazsam o kadar şairim anlayışından uzak,son dönemde okuduğum en iyi şiir kitaplarından biri oldu.