Sanki her şey, özellikle siyasi değişim ve hem siyasete hem başka şeylere bağlı olarak toplumsal değişim 90’lardan sonra çok hızlandı.Savaşlar,göçler, artan yoksulluk, ekolojik dengede problemler, hukuk gibi ekonomi gibi her alanda adil olmayan sistem ve adaletsizlik…Kitap tam olarak hızlı değişimin, kişiler özellikle gençler üzerindeki etkisine değinir.Kitabın ana kahramanı gençtir ve bir sivil toplum örgütünde aktif görev almaktadır.
Genç, kendi kimliğini ararken, varlığının yerini bulmaya çalışırken bocalar.Bu bocalama onu sürekler.Yolculuk sırasında yaşadıkları, tanıştığı hayli gizemli kişiler gencin kendisiyle yüzleşmesine neden olur.Genç kadar kitabın her karakteri yaşadığı topluma yabancılaşmıştır.Fakat karakterlerin her daim umutları vardır.Hayata tutunmak için bir çaba gösterirler.
Kurgusal bir şehirde geçen roman bireyden ve bireyin kimlik arayışından yola çıkıp toplumsal bir eleştiride bulunur.Gencin aktif olduğu kuruluş için kaynak bulma çabası sırasında kuruma karşı olan güvenin şüphelerle sarsılması ,gencin kimsesiz gençlere yardım etme çabası ve bu çabayla eşzamanlı kendi iç yolculuğu romana yansıtılır.
ALINTI
Aklın yap dediğine insanın canı razı olmuyor, bizim güzergâh bu zıtlaşmanın tam ortasında.
Tolstoy,1880’den sonra Hristiyanlıktaki ruhun ölümsüzlüğü düşüncesini,Ortodoks Kilisesini ,her türlü siyasi iktidarı yadsıyan Hristiyanlık anlayışı geliştirmeye başlar.Bu döneminde İvan İlyiç’in Ölümü’nü yazar keza Hacı Murat ,Diriliş kitapları da bu dönemine aittir.Tolstoy,Ortodoks Kilisesi tarafından kullanılan geleneksel terimleri gerçekçi terimlerle,kelimelerle yer değiştirerek kullanır.
Yazar,genelde bir şeyi ismi ile anmaz.O şey ilk defa algılanıyormuş misali,bir olay ilk defa yaşanıyormuş gibi aktarır.Böylelikle yabancılaştırmaya ulaşır.Yabancılaştırmayı da eserlerinde sürekli kullanır.İki eş anlamlı sözcüğü kullanarak yabancılaştırma da yapar.
Tolstoy’un kullandığı en genel teknik nesneleri isimleriyle kabul etmemesidir.Yabancılaştırmada varlıkları ilk kez görüyormuş gibi yapması da özelliklerindendir.Kişileri arasındaki ilişki ise akrabalık bağlarından oluşur.Yazar birbirinden farklı gruplarda yer alan kişileri pek anlatmaz ya da bunu çok az kullanır.
Genel bir anlatımdan sonra elimden geldiği kadar kitaptan bahsedeceğim.Ölüm üzerine yazılmış en güçlü romanlardan biridir ve aslında aynı oranda yaşam üzerine yazılmış en güçlü romanlardan biridir.İçsel bir dönüşüm eşliğinde ölümün gerçekliği,yaşamınsa ne kadar geçici olduğunu aktarır.Ölüm ve yaşamın anlamını sorgulayan İvan İlyiç,yüksek rütbeli bir yargıçtır.İlk olarak bir türlü teşhisi konulamayan,ardından her doktorun farklı teşhis koyduğu ölümcül bir hastalığa yakalanır ve sonra ölümle yüzleşir.Bir o kadar da hayatı ile yüzleşir.Bu yüzleşme hayatın boşluğunu anlamasını sağlar.Kaçınılmaz dönüşümse bu noktada başlar.Bu dönüşüm esnasında yaşadığı toplumun yüzeysel,sığ,sahte değerlerini fark eder ve gerçek değeri keşfeder.Süreçte gördüğü şeylerden biri insan ilişkilerinin de yüzeyselliğidir.
Bir manevi arayış kitabi olan İvan İlyiç’in Ölümü,psikolojik derinliğe sahipken,felsefe içeren bir romandır.
Sosyal,iyi huylu,canlı,akıllı ve kibar bir adam olan,insanlarda saygı uyandıran,evliliğindeyse mutsuz olan İvan İlyiç’in hastalığı ve ölmek üzere oluşu etrafındaki kişilere mevkiinde açacağı boşluğu, kendisinden kalacak maaşı düşündürür.Etrafındakiler çıkarlarını düşündükçe İvan İlyiç samimiyetsizliği,yalanları görür. Çektiği zorlu ağrılar eşliğinde ölürken,ölüm hakkındaki düşünceleri hayli etkileyicidir.
Sıradan bir akşamda sıradan dokuz kişi bir otobüste silahla taranır ve biri komadadır ve diğerleriyse ölmüştür.İçlerinden birinin kimliği tespit edilemezken ölenlerden biri polistir.
Edgar Ödülünü alan bir roman … İsveç tarihinin ilk toplu katliamı sonrasında başta Martin Beck olmak üzere ülkenin tüm iyi dedektifleri,araştırmacıları toplanırlar.
Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi Gülen Polis kitabında da dönemin toplumuna bir eleştiri vardır.Kapitalizme kaymaya başlayan İsveç ‘in toplum yapısı ve dünyanın bu anlamdaki değişiminin İsveç’e yansıması polisiyenin aslında merkezinde yer alır.Sol düşüncenin varlığı romanda kendini hissettirirken karakterlerden biri olan Kollberg de zaten ideoloji olarak sol görüşü benimsemiş bir dedektiftir.
Seri genel olarak suçun toplumsal nedenini,nedenlerini araştırır.Suç ve suçlu arasında ilişkiye odaklanarak suçun kim tarafından ve nasıl işlendiğini çözmeye çalışır.Sisteme eleştiride bulunan serinin bu açıdan Balkondaki Adam kitabıyla başlayan eleştirel dili sertleşir.Ardından eleştiri serinin sonraki kitaplarında artar.Değinilen konuların eleştirisinin sertleşmesi Gülen Polis ile tamamen netleşir.
Maj Sjöwall ile Per Wahlöö kalemlerinin birlikteliğiyle ortaya çıkan seri,Per Wahlöö’nın ölümüyle aynı zamanda eşi olan Maj Sjöwall tarafından devam ettirilmez.Serinin son kitabı olan,ağırlıklı olarak Per Wahlöö’nün yazıp Sjöwall’ın editlediği Teröristler kitabıyla seri son bulur.
Zamanın akışta olduğu seride bir önceki kitapta eşi hamile olan Kollberg,Gülen Polis kitabında iki aylık baba olmuştur.Sakin ,mantıklı,işine bağlı,işinde çok titiz olan,kahve tiryakisi Martin Beck mutsuz ama bitirmediği evliliğini sürdürürken eve daha az gitmeye ve dışarıda daha çok çalışmaya devam eder.
Kitap, aşkın nerede, nasıl yaşanacağı kayıtlı bir matematiksel işleme döndüğü, bebeklerin hem cinsinin hem de özelliklerinin seçilip yaşama getirildiği, her işi robotların yaptığı, günlük olaylara harcanan zamana engel olmak için hesaplamaların yapılıp harcanan zamanın en aza indirgenmesinin sağlandığı bir düzenden bahseder. Ayrıca seslerin kontrol altına alınıp yazının unutturulduğu ,her gün konuşulanların kayıt altına alındığı bir düzen bulunmaktadır. Bu düzende uzaklık anlayışı olmadığı için uzak kelimesinin anlamı da yoktur.Din, cinsiyet, ırk olmadığı gibi hükümetler de yoktur. Hükümetlerin yerini adminlerin aldığı bir dönemde geçer. Devletlerin sınırları onlara gerçek dünyada katılanlarla belirlenirken en büyük hazineler data depolarıdır. Vaat etmek eskisi gibi kolay değildir çünkü algoritmalar sayesinde vaatlerin doğruluk derecesi ortaya çıkmaktadır. Aslında geçmişteki birçok kavramın artık yeri ve anlamı yoktur. Uzayda yaşayıp evreni bölüşen yapay zekanın yer aldığı, insanların şifre ve rakamlarla iletişim kurduğu, savaşların program ve virüs savaşları olduğu, paranın kullanılmadığı para yerineyse şifrelerle bir hesabın oluşturulduğu,yemek yemenin bir fantezi olduğu, yolların olmadığı, insanların bazen sadece keyif için yürüdüğü bir dönemde geçer. Bazı şeyler hatta çoğu şey tamamen değilse de cisimler, durumlar ve zaman değişse de bazı isimler aynı kalmıştır. Onlardan biri de dolmuştur.Ayrıca eski düzen içinde Muhabbet Mahallesi bulunur. Bu mahalle kendini korumuştur ve eskiye ise özlem duymaktadır. Peki böyle bir mahallenin varlığı kurulmuş düzen için tehlike midir ya da kurulan düzene karşı özlemlerine dayanarak bir eylemde bulunacak mıdır,yoksa kurulan yeni düzene ayak mı uyduracaktır? Roman bu sorularla keyifle okunur.
Annesi tarafından terk edilen,babaannesi tarafından yetiştirilen Süreyya ile beraber annesinin neden onu terk ettiğini anlamaya çalıştım.Süreyya, annesiye ilk kez kırk üç yaşındayken telefonda konuşur.Bu iletişimden sonra ilk anda ne hisstiğini bile bilmeyen Süreyya hayatını gözden geçirir.Yapılan bu telefon görüşmesinde bildiklerinin ne kadarın doğru olduğunu,sırları öğrenir ve her şeyden önce neden terk edildiğini…
Eşya almakta, sahiplenmekten korkan, terk edilmekten de korktuğu için hep terk eden,kurduğu ilişkileri belli bir noktaya kadar sürdüren ve bir süre sonra kendiliğinden duvarlar örülen ilişkiler kuran, acısını yaşama biçimi genele göre farklı olan,suskun ve ayrıca hayalet yazar olan Süreyya için bütün bitişler yeni bir şeye başlamanın sebebidir.
Süreyya,aslında yaşananları en az etkilerken,yaşananlardan en çok etkilenen biridir.Fakat tüm yaşadıklarını birer atlatılmaz travma olarak görmez,biraz da doğal karşılar.Çocukluğundan bu yana acınmadan bakılmayı isterken,tüm olup bitenlere de duru bir yerden bakar.Bu durumda onu yetiştiren babaannesinin karakter izleri vardır.
Anne Mesude’nin de bakış açısının olduğu roman da Süreyya Türkiye’nin yakın geçmiş tarihiyle hayat hikayesini aktarır.
Romanda her karakter birçok katmana sahipken ,roman anne kavramını işler.Hele ki Süreyya’nın annesinden öğrendiğini yapması derin bir psikolojik tahlil içerir.
Aile kavramı,ölüm,terk edilme,terk edenin ardında kalanlar ve nedenleri psikolojik ve toplumsal zeminde ele alınır.
ALINTI
Sevdiğim yazarların yarattığı karakterler kapı komşumdu sanki.Onların gerçekten yaşadığına inanasım geliyordu bazen.
İnsan kabul etse de etmese de ancak herkes gibiyken rahat edebiliyordu demek.
Yaşamak pek çoklarına göre koca bir hisse senedi,bana göre ise karşılıksız çekti.
Yokluğun birilerinin varlığına tesir etmesi gerekir.
Bir şeylerin başlaması hep başka bir şeylerin bitmesine denk düşer.Biri bir diğerine dönüşüp size ekleniverir.O zaman geride bıraktığımızı sandığınız her şeyi farkında olmadan yanınıza katarak,bir gün peşiniz sıra sürükleyerek yolunuza devam edersiniz.
Bazı şeyler gerçek önemini yitirdiğinde birden önemli hale geliverir bizim için.
Acımak başkalarının çektiği azaba bakıp, onların yasını tutarmış gibi yaparak kendi mutluluğuna şükretmektir çünkü.
Beklemek zamanı ağırlaştırır.Bu ağırlığın değeri beklenenin kıymetini endekslidir. Zamanı ölçmeye yarayan bütün o sonradan uydurulmuş alet edevat oldum olası güvenilmez gelmiştir bana.Saat neye göre saattir mesela?Neden bir saat yüz yirmi dakika,bir günde on iki saat değildir.
Bilirim ki en olmayacak şeyler,hiç başına gelmeyeceğini sananlara olur.
Martin Beck,eşiyle olan sorunlarından dolayı evden uzaklaşmak için dışarıda hayli çalışan,az uyuyan,çalışmalarında çok titiz davranan tam bir görev adamıdır.Bu özellikler onun başarısını doğuran ayrıntılardan bazılarıdır.Detaycı oluşu onu ayrıcalıklı kılar.Serinin üçüncü kitabı Balkondaki Adam’dır.Serinin en güzel ayrıntılarından biri karakter olarak birbirine zıt olan kahramanların ilişkileri,çatışmaları, birlikte yol almalarıdır.Martin Beck,çok az uyurken Martin Beck’in en yakın arkadaşlarından olan,aralarında güçlü bir bağ olan Melander günde on saat uyur.Melander’in hafızası çok kuvvetlidir.Serideki bütün karakterlerin kendilerine has özellikleri bir araya geldiğinde aslında bir takım oluşturur.Bu da serinin yine en güzel ayrıntılarından biridir. Karakterler arasındaki zıtlıklar olaylarda birbirini tamamlar, karakterler arasındaki benzerlikler ise başarı getirir.Hem Martin Beck hem müdür karakteri hayli sakindir.Bu sakinlik ona kazanım olarak döner.Serinin özelliklerinden biri de zamanın akışta olmasıdır.Martin Beck ,serinin bu özelliği ile serinin bu kitabında artık başkomiser olmuştur yani terfi etmiştir.Serinin sisteme karşı bir eleştirisi vardır ve Balkondaki Adam kitabıyla bu eleştiri artar.
Balkondaki Adam kitabı serinin önceki iki kitabından farklı olarak bir seri katil ve bu katilin kız çocuklarını kurban seçmesi üzerine kuruludur.İçinde pedofili barındıran, çocuk cinayeti bulunan kitapta, suçluyu yakalamak için canla başla çalışan bir ekip ve iki görgü tanığı bulunur. Görgü tanıklarından biri gaspçı diğeri 3 yaşında bir çocuktur. Yani ekibin işi hayli zordur.Anlatıldığı dönemin İsveç yaşantısına,İsveç’in hızla gangsterleşen toplumuna eleştiride bulunur.
ALINTILAR
Bazı anlar ve durumlar vardır ki insan her ne pahasına olursa olsun kaçınmak ister fakat erteleyemez.
Yaratıcı drama eğitmeni,İstanbul’da drama kültürünün ilk adımını atan,eğitim bilimci,Çağdaş Drama Derneği İstanbul şubesinin ilk başkanı olan Mete Akoğuz’un Yaratıcı Drama kitabının önsözünü,yaratıcı dramanın İnci San ile beraber Türkiye’deki ilk öncülerinden olan Tamer Levent yazmıştır. Dramanın Türkiye’deki teorisini oluşturan İnci San ve Tamer Levent’in yaratıcı dramının Türkiye’de temellerini atmasına birebir şahit olan ve birinci elden dramanın eğitimini alan Mete Akoğuz’un yazmış olduğu kitabın ilk bölümünde yaratıcı dramanın oluşumundaki disiplinlerle ve sanat ile eğitim alanlarıyla ilişkisi işlenir.Yaratıcı dramanın oluşmasında eğitim öğretim,sanatlar eğitimi, tiyatro-drama,oyun, yaratıcılık-beyin,kültür – bilim,gelişim-duygusal gelisim,iletişim-etkileşim gibi birçok alanın etkisinin oluşu,etkinlik sürecinde bu alanların yer alışı ele alınır.En önemli unsurunsa eğitim – öğretim yöntemi olarak kullanılması biçiminde belirtilir.Yaratıcı dramanın özelliklerinden bazıları bu bölümde belirtilir,ama kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrı bir başlıkla kapsamlı biçimde özellikleri işlenir.
Kitabın teşekkür yazısında yaratıcı drama lideri değerli Akın Cınbarcı adını görmek ayrı bir heyecan yaşattı.
Kitap,yaratıcı dramanın ne olduğunu merak eden salt okurlar,yaratıcı drama lider eğitimini almak isteyenler için ve eğitimi alanlar için bir yol haritası ve kaynak,yaratıcı drama ile ilgilenenler içinse kılavuz niteliği taşırken,dili sade gayet anlaşılır biçimde yazılmıştır.Konu hakkında birçok makale,tez,yayın,kitap bulunurken,bu kitap konuyla ilgili her şeyin,en ince ayrıntısına kadar derlenip toplanması ve başlıklarla sunulması ile ayrıcalık taşır.Ayrıca kitabın yazarı alanda sayısız öğrenci yetiştirdiği için kitapta bilgi aktarımına eşsiz bir deneyim eşlik eder.Kitabın en büyük farklarından biri bu ayrıntıdır;her satır değerli eğitmenin teorik ve pratik bilgilerinden oluşmuştur.
Disiplinlerle arasındaki ilişki,bir eğitim öğretim yöntemi olarak varlığı ayrıntılı biçimde aktarılır.Aynı zamanda öğretim yöntemi olarak yaratıcı drama açıklanır.Yaratıcı drama ile sanatlar ilişkisi anlatılır.
Yaratıcı dramanın uygulanmasında temel oluşturan tiyatro ile yaratıcı drama ilişkisi,ikisi arasındaki farklar, oyun,oyun ile yaratıcı drama ilişkisi,oyunun toplumsal rolleri geliştirmesindeki etkisi,dramanın iletişim ile ilişkisi,duygusal gelişim ile olan bağı,bilim- kültür ve yaratıcılıkla dramanın ilişkisi,yaratıcı dramanın tanımı ve önemi,faydaları kapsamlı biçimde anlatılır.Tüm duyu ve tüm organların kullanılmasıyla geleneksel,ezberci eğitim öğretim yöntemlerine alternatif bir yöntem olan yaratıcı dramanın tiyatro ile bağı irdelenirken, dramaya katkısı olan tiyatro çeşitlerinden bahsedilir.
Dramatik yapı ve öğeleri,epilog,trajedi, dramatizasyon vb kavramlar ve dramanın dil kökü,yaratıcı dramanın kullanıldığı,uygulandığı çok geniş alanlar kitabın konularındandır.
Yaratıcı dramanın amacı başlık ve başlıklar altında açıklamalarıyla ele alınır.Öğrenmenin kendine ilişkin,daha çok sosyal öğrenme ve toplumsallaşmaya yönelik öğrenme olan yaratıcı dramanın ilkelerinin neye göre belirlendiği açıklanır.Bu ilkelerin ne olduğu hakkında bilgi verilir. Kişisel gelişimi temel alan ve kişilerin değişimlerini kendisinin değerlendirdiği yaratıcı dramanın öğeleri sıralanırken ve yaratıcı dramada kullanılan malzemeler anlatılırken,en önemli malzemenin kişinin kendisi olduğu belirtilir.
Kişisel gelişime katkı sağlayan yaratıcı dramanın tarihi kitabın içeriklerindendir.
Çalışma sürecince beynin her iki yanının da üst düzeyde kullanıldığı yaratıcı drama ile ilgili iletişim,etkileşim,empati, yaratıcılık,edim, duyum,devinim kavramları açıklanırken, yaratıcı dramanın en temel özelliği olan katılımcıların kendilerindeki yaratıcılığı keşfetmeleri ve çalışma sürecinde yaratıcı ürünler oluşturmaları ve yaratıcı dramanın tüm aşamaları aktarılır.
Yöntem ve tekniklerden bahseden kitabın sonunda yaratıcı dramanın uygulama planı örnekleri bulunur.
Kitap,körelen bir dünyada yaşananları,benliğin yitişini yansıtan,yazarın kelimelerini iyice damıttığı genelde kısa öykülerden oluşur.Siyah Beyaz kitabında öyküler birer sürüklenme ve sonunda ucu açık yalnızlıklar barındırır.Aslında Siyah Beyaz kitabı,Dost ve Yaşamasız’ın ardından gelen ve Vüs’at O Bener’in kendine has öykücülüğünün varış noktasıdır.Siyah Beyaz sonrası Mızıkalı Yürüyüş,Kara Tren yapıtları üretimine eklenir.
Yazmaya 1950’lerde başlayan Bener,her öyküsünü zaman,mekan,yaşam üzerine kurar.
Yazarın öykülerinde birbirine uzanan,birbirini tamamlayan bir yapı bulunur ve bazı olaylar birkaç kez anlatılır ve aynı karakterlere farklı öykülerde rastlamak mümkündür.Vüs’at O Bener ‘in öyküleri yaşamından izler taşır ve bu kitapta da bu bağlamda öyküleri vardır.Siyah Beyaz,Kara Tren,Mızıkalı Yürüyüş kitapları öz yaşam öyküsel anlattı dizisidir. Yani bu üç kitap birbiriyle biraz da bağlantılıdır.Bu kitapların ardından gelen Kapan’ı anlatan ve anlatılanlar açısından ele alırsak,bu üç kitapla yine bağlantı kurabiliriz.Bir dörtleme olarak adlandırabiliriz.Bu arada Kapan yazarın son kitabıdır.
1957 yılında Siyah Beyaz basılır.Siyah Beyaz öykü kitabındaki Kurban,Sır adlı sadece iki öykü üçüncü kişi ağzından aktarılır.Kurban öyküsü kitapta yer alan öykülerden konusu açısında farklıdır.İçinde büyük bir çatışma barındırır.Emekliliğine çok az süre kalan Muharrem’den patronu sendikaya üye olan işçileri kendisine ispiyonlamasını ister.İç monolog ile diyalog ağırlıklıdır.Zira Sır öyküsünde de bu ayrıntı bulunur.Sır öyküsünün konusuysa farklıdır;eşinin rahminde kitle bulunan bir adamın yaşadıkları aktarılır.
Siyah Beyaz’da genel olarak geçmişe dönerek anlatım bulunur.Bu anlatılanlarla belirttiğim gibi yazarın yaşamında örtüşmeler bulunur.Geçmişe dönen anlatıma sahip öyküler Ergenekon, Sümbül,Cezaevi Günleri,Reji Yangını,Bisiklet öyküleridir.
Reji(Tekel Binası) Yangını öyküsünde anne ve babasının ölümünden sonraki zamanda anlatıcı çocukluğuna döner. Reji binasında çıkan yangını anlatır.Sadece yangına bir geri dönüşü yoktur.Ayrıca anlatıcı ilkokul yıllarına da geri dönüşte bulunur;çocukken yaşadığı sorunu,kardeşinin hastalığını ve yaşanan yangını anlatır.
Bisiklet,kırk yıl öncesine dönüş yapılarak anlatılır.Anlatıcı Siirt’teyken çocukluğuna döner ve çocukluğunda bisiklet alma umudunu buruk bir biçimde aktarır.Bu öyküler arasındaki ortak nokta geriye dönüş ile anlatılmalarıdır.Kitabın en uzun öyküsü Cezaevi Günleri hariç hepsinin anlatıcısının belirsiz olup,birinci kişi anlatımına sahip olmaları ikinci ayrıntıdır.Ama en önemlisi öykülerde anlatıcının asker,tutuklanması,babasının öğretmen oluşu,ilkokulu Erzincan’da okuması,anlatıcının Siirt’te yaşamış olması vb. ayrıntılarla öyküler Bener’in hayatıyla örtüşür.Cezaevi Günleri,Kore Birliği şehitlerinin aziz anılarına ithaf edilmiştir.Tüm öykülerde olduğu gibi bu öyküde de arka plan atmosferi gerçekçidir.Kitaptaki bazı diğer öykülerden de bahsedeceğim.Bitli Şair öyküsünde yazar günümüzdeki boş vermişliği eleştirir. Siyah Beyaz öyküsünde ise içsel bir hesaplaşma bulunur.Her şeyi siyah beyaz gören anlatıcı,kendisiyle konuşur.Kitabın başka bir öyküsü olan Kırık Fincanlar,bir öykünün yazılma sürecini aktarır iç içe geçen öyküler yer alır;anlatıcı yazdığı öyküsünü teyzesine okur.Hem okuduğu öykü hem teyzesiyle yaşadıkları tek bir öykü oluşturur.Bay Muannit Sahtegi’nin Notları romanına gönderme yapan Minik Kuş kitabın bir diğer öyküsüdür.Nihavent Saz Semaisi öyküsü Sezen Aksu’nun,Sen Ağlama şarkısının bir kaç gündür gündemde olduğu günlerde geçer.Geçmişe Yolculuk öyküsünde ölmüş eşinin yeğeniyle buluşan anlatıcının beraber akşam yemeği yemeleri anlatılır.Tuzak öyküsü kendi aklında,kendi hakkında mahkeme kuran birini ele alır.Mahkemeyi kuran ihtiyardır ve bir çocuğa tacizde bulunma düşüncesi nedeniyle kendini yargılar.Kısacası bu kitapta iki farklı öykü anlayışı yer alır.Biri kendi yaşamından izler taşırken,geriye dönüşler varken diğerinde kurmaca ön plandadır.
Siyah Beyaz öyküsü Turgat Uyar’a ithaf edilmiştir.
Martin Beck’in çalışma arkadaşlarından olan Gunvald Larsson kendisinin aksine çok tembeldir. En azından Martin Beck onu hep böyle tanımlar. Uzun zamandır beraber çalıştığı arkadaşları Kollberg ve Melander ise Martin Beck için önemlidir.İlişkileri çok kuvvetlidir. Melander,her gün on saat uyurken,doğuştan dedektif olan,çok güçlü gözlemci olarak tanınan ve ayrıntı dolu gözlemlerini biriktiren Martin Beck ise neredeyse hiç uyumadan çalışır.Fakat Melander’in öyle bir hafızası vardır ki yıllar öncesine dair her olayın ayrıntısını hatırlar.Sol görüşlü olan Kollberg, enerjisinin yüksekliğiyle seriye ayrı bir tat katar.Müdürse Kollberg’in aksine çok sakin biridir.Gunvald,kaba kuvvetle sorgulama yaparken Martin Beck her zaman sorgularında kibardır.Karakterler arasındaki benzerlik ve zıtlıklar romana,seriye farklı bir tat kattığı gibi anlatılanı gerçekçi kılar ve olaylardaki başarıyı elde etmenin ayrıntılarından birini oluşturur. Bu karakterler arasındaki zıtlık tıpkı hayattaki karakterler arasındaki gibidir.Karakterlerin benzer ve zıt yanları serinin en önemli ayrıntısı olan “zaman akışta” olmasını da destekler. Zamanın akışta olmasını karakterlerin tanışıklığı da destekler.Bu konuda bir örnek vereceğim.Kitapta Kafka ile bir dava için çalışan Martin Beck,bu kitabın yeni olayında yer alan polis ile tanışırlarken ondan bahseder. Ne zaman çalıştıklarını belirtir.
Serinin ilk kitabına göre içinde “kan” vardır. Ünlü,işlerini her zaman tam vaktinde teslim eden bir İsveç gazetecisi Alf Matson ortadan duman olur,kaybolur.Azimli,sabırlı çok çalışkan olan Martin Beck,olayın üzerinde durur.Oysa kendisi tatildedir fakat onun için iş her şeyden önemlidir.
İlk kitapta olduğu gibi suçlunun psikolojisine serinin bu kitabında da değinilir.Dönemin teknolojisinin hızıyla ve olayların karışıklığıyla,çözülmesi zor olayların varlığıyla,hayli silik ipuçlarıyla tıpkı ilk kitaptaki gibi çözüm geniş bir zamana yayılır. İlk kitaptaki soru “ölen kadın kim ve kim yaptı?”iken serinin bu kitabındaki soruyorsa “adam nerede ve nasıl bir anda yok oldu?”olur. İki kitabın ortak özelliklerinden biri kim olduğu sonra bulunan,ilk kitaptaki ölen kadının araştırılması ve sonraki süreçlerde ortaya çıkanlardır.Bu kitapta da nerede sorusuyla beraber ortaya çıkanlar,başlayan araştırmalarla ortaya çıkan şeyler çarpıcıdır.Bu noktada aslında dönemin İsveç bürokrasisine eleştiride bulunur.Bazı karakterlerin özellikleri ise tebessüm ettirir.
Serinin ilk kitabı olan Angeliki ile Mehmet‘in aşklarının engeller karşında ve yaşanan trajediler içinde ne olacağını merak ederek bitirmiştim.Sirkeci Garı’nda.Birinci kitapta yer alan Maksim Gazinosu’ndaki Gönül Yazar’ın,meyhanedeki plaklarda çalan Zeki Müren’in,Müzeyyen Senar’ın,Safiye Ayla’nın,rebetikoların,kırılan camların,Beyoğlu’nun,roman karakterlerinin hıçkırıklarının ve kahkahalarının kulağımda kalan sesleriyle,içimdeyse bir buruklukla hemen serinin ikinci kitabı olan Bu Böyle Yarım Kalmayacak’a başladım.
“Sen benim son nefesimi çaldın’’diyen babaya üzülürken,”sen benim hayatımı çaldın“diyen kızına hüzünlenirken,kime hak vereceğimi son satırlara kadar bilemedim.
İkinci kitabın başları bir gidişin ve geride kalanların,bırakılanların üzerine kurulu.
İlkinde olduğu gibi bu kitapta acı yaşanmışlıklardan olan,bazı karakterlerin kararlarına,hayatlarına sirayet etmiş 6-7 Eylül’ün izleri vardır.Konuyla ilgili olarak on sekiz yıl önce Vasilis’in İstanbul’dan ayrılmasına karşı gelen Panayotis ile Vasilis’in konuşmasını alıntı olarak paylaşıyorum:
“İnsan toprağını terk eder mi hiç?”
“Asıl toprak insanı kusar mı be?”
Bu defa ağırlıklı olarak Rumca ve Türkçe şarkı dizeleri yine bölümlerin adını oluşturur. Bazılarıysa birbirine akmış,karışmış şarkılar.
Karakterlerin dönüşümü etkileyicidir.Örnek vermem gerekirse,zincirlerini kırmak isteyen Ayşe’nin eyleme geçmesi.
İlk kitapta vuku bulan olayların tesiriyle karakterler kendilerini suçlu hisseder.Suçlanan karakterlerinse varlıkları hüzünlü bir biçimde işlenir.İkinci kitabın başlarında karakterlerin,özellikle Ayşe’nin dramı biz okurlar için zordur.Karakterlerin neredeyse hepsi birer enkazdır.
Aşıkların ve birçok karakterin ikinci kitapta ayakları yere basmaya başlar;hayatın gerçeklerini kavramaları,kararları,sevme biçimleri,öfkeleri açısından.
Aşk hayat tarafından sınanır,bıçak sırtı seçimler gidişatı belirler.Yeni hayatlar kurulur,ya da kuruldu sanılır.Bu kitapta belirginleşen İnci karakteri bende çok ayrı bir yer edindi.
Romanın ortalarında ve sonlarına doğru Angeliki ile Mehmet’in aldığı her karara hem kızdım hem hak verdim.Hâl böyle olunca sonuna kadar büyük bir merak içindeydim.Bu kararlar neyle sonuçlanıyor,ağırlıklı olarak Angeliki’nin ailesinin aldığı kararlar neler doğuruyor,karakterlerin birbirlerinden sakladıkları nelere sebep oluyor ve en mühimi Angelika ile Mehmet kavuşuyor mu?Her sorunun cevabı romanda.
Ama aşk biraz da kıymaktır.Ya âşıklar birbirine ya da birine,bir şeylere kıyar çünkü aşk kıyam kadar kıyımdır ve birinden yahut bir şeylerden vazgeçmektir.