Selim rahatına düşkün ,çalışmadan para kazanma ve rahat yaşama amacı olan, İstanbul’da aylak aylak gezen, her fırsatta başta ailesi olmak üzere herkesten para koparmayı becerebilen, kumar oynayan bir karakter. Zorla evlendirildiği eşinden ve çocuklarından kopuk bir hayat süren Selim’in onu affeden,her hatasında yanında olan arkadaşı Sabahattin vardır. Selim’in her hatası aslında çevresindeki herkesi etkiler zira babasının ölümü Selim‘in hatası yüzünden gerçekleşir. Roman, Selim’in zararının dokunduğu hayatlar eşliğinde,kendi seçimlerinin onun etrafındakileri nasıl etkilediğine şahit olarak, Selim’in akıllanıp akıllanmayacağı sorusuyla okunur. Selim işini bilen, vicdanına soru sormayan haliyle kendi yaptıklarının ne anlama geldiğini kavrayamayan ,kendi kadar etrafına da zararı dokunan biridir. Anlatımda iç içe geçmiş zaman bulunuyor,bu biraz zorlayıcıydı şimdiki zaman bir anda geniş zaman oluyor.
Edebiyatta,polisiyede gelmiş geçmiş en ilginç karakterlerden olan Arsen Lüpen karakteri gerçek hayatın içindeki Marius Jacob’dan esinlenerek Maurice Leblanc tarafından yazılmıştır. Arsen Lüpen hırsızların en ilgincidir.Elimdeki özel baskı hikayelerinden bir seçki.Serinin üç ayrı kitabı birleştirilerek basılmış.İlk bölüm Kibar Hırsız ve dokuz hikayeden oluşur.Kibar sıfatı Lüpen’i tanımlayan ayrıntılardan biridir.”Oyuk İğne” ile “Herlock Sholmes ‘ e Karşı” kitabın diğer uzun iki hikayeleri.Hırsızın ezeli düşmanları vardır . Zeki Arsen Lüpen’in kendisine düşman olan dedektiflerle nasıl oynadığına şahit olunurken bu durum okura tebessüm ettirir.Bu arada Lüpen, gücün Sherlock Holmes‘u olarak bilinir.Arsen Lüpen genel polisiyeden farklı olarak suçludan yanadır. Halk ona biraz da sempati duyar.Neden ve biz okurken neden onu severiz?Oysa o bir suçludur.Birinci sebebi taşıdığı suçlu kimliği dışındaki tüm özellikleri olumludur.İkinci sebep suçu işler ama karşısındakinin bunu hak ettiğini,soyulmayı hak ettiğini düşünür.Yazar da okura bu düşünceyi mizahla verir.Üçüncü sebepse Robin Hood ‘a benzer.Zenginden alır fakire verir. Dördüncü sebep hayli zeki ve esprili oluşudur . Hırsızlığın,hırsızın piriyken centilmenliğiyle kendini Kibar Hırsız olarak adlandırır.Hayli zeki olan suçlu,kaba değildir,kanı ve silahı pek sevmez.Kendini en çok aklıyla ve en iyi olduğu alanlardan biri Jugutsu ile savunur. Kitaptaki hikayelerden birinde bir barona yazdığı mektup hayli özgüven taşır ve komiktir.Bu mektupta soyacağı evin koleksiyonunu sahibinden kargo olarak ister.Gönderim olmazsa bir tarih verir ve bu işi kendisinin yapacağını belirtir.Adını da açıkça mektupta yazar.Ona savaş açmak,dediğini yapmamak olayları her daim başlatan ayrıntılardan biridir. Öyle bir hırsızdır ki amacı insanlara “işte bu Arsen Lüpen ‘in işi”dedirmektir. Yakalandıysa ardından kaçacağını kendinden emin biçimde bilir.Bir yere girmeye bir yerden çıkmaya karar verdiyse yapar.Alınan tedbirler faydasızdır. Bin bir tipe giren Lüpen’i yakalamak için elbette dedektifler vardır.En ezeli düşmanı Ganimard’dır. Kitabın ilk öyküsü bir gemi seyahatinin tuhaf bir sonla bitişini anlatır.Arsen Lüpen’in Tutuklanması …Arsen Lüpen R adıyla seyahat gemisindedir.Orada olduğu haberi telgrafla gelir.Sadece başının ilk harfi duyulur.Oysa adı R harfliyle başlayan on üç yolcu vardır. Bu ayrıntılarla yazar olayları çözmemiz için bizi kendine eşlik ettirir.Hem bu hikaye hem kitaptaki tüm hikayeler için belirtmeliyim ki Arsen Lüpen gibi birçok karakter çarpıcıdır.Yine genel olarak sade bir dille karışık olaylar silsilesi anlatılır. Hikayeler suçlu kim,daha doğrusu şüpheliler arasında Arsen Lüpen hangisi,suç nasıl işlendi üzerine kuruludur.Onun zekice planları sona doğru açıklanır.Okur olarak ters köşe olurken şaşırır bazı ipuçlarında olayın nasıl işlendiğini doğru tahmin etmiş olmanın zevkini duyarız.Bu ipuçları bizi heyecanlandırır ya da olay ayrıntılarla anlatılarak bizi şaşırtır.Ayrıca az da olsa karakterin psikolojisi ele alınır.Fazla tip değiştirmesinden dolayı sıkıldığını,yazar Von Chamisso nun, “Peter Schlemihl’in Tuhaf Hikayesindeki “kitabında yer alan adama atıfta bulunarak yapar;“Gölgesini kaybetmiş bir adam gibi hissediyorum “der. En ilginç ayrıntılardan biri kendisinin işlemediği ya da adı kullanılarak işlenen suçlarda dedektif gibi suçluyu aramasıdır. Bu arada Arsen Lüpen isminin nasıl,ne zaman doğduğu da bir hikayede anlatılır.(Bayan İmbert’in Kasası) Kitapta Oyuk İğne güçlü bir kurguya sahiptir.Açığa çıkanlar, ipuçları vs soluksuzca okunur.Mavi Yakut,Sarışın Kadın hikayelerindeki Lüpen’in kilitli olduğu bir yerden kurtulma yetisi ve bunu nasıl yaptığı hayralıkla okunur.Ayrıntılar üzerine kuruludur.Bir masanın çekmecesi Lüpen için, olayların çıkışı için yeterliyken biz ve dedektif kahramanlar bir kördüğümü çözmeye çalışırız.Düğümü çözmeye çalışan karakterlerin yaptıklarını okuruz.Lüpen onlarla adeta alay eder. Karanlıktan çıkmak için takip edilen izler başka karanlıklar açar.Bu ayrıntı Arsen Lüpen‘in suç imzasıdır. Yazarın yarattığı karakterden esinlenerek bir dizi çekilir.
Ah durağanlık,aynı olma hali , değişimi yaşamamak ve hatta devinmeden durmak ne yorucu ne sıkıcı ve ne denli yük değil mi? Fırça İzi Bırakmadan şiiri bu durumu ne güzel ne ince anlatmış ve sormuş.Şiirden son iki dizeyi paylaşıyorum: “dışarıda mesnetsiz haberler vardır evde hep bir kişilik boşluk/ sen geldin de tamamlandım diyebilsin diye kadınlar” Biliyorsunuz şiir kitabı paylaşımlarımda bir şiirin tamamını aktarmıyorum, şiirlerden bir yahut birkaç dize paylaşıyorum. “Sığmaz bir yuvanın adresi zarflara Haklıdır yerden göğe mektuplar ve pulları Ekran ışığı azaltılmış cihaz gibi şimdi dünya Yağmurlarla dikilmiyor bulutların yırtıkları “ Şiirlerin genelinde kendi dünyasına ve etrafındaki kişilerin dünyalarına sıkışmış fakat hareket etmek isteyen karakterlerin bir ruh hali var. Şairin anlatımı açık ve şiirleri çok sevdim .Ayrıca kendime ayırdığım, iki üç kez okuduğum ve zannediyorum tekrar tekrar okuyacağım Göç Mevsiminden Hatırda Kalan , Fırça İzi Bırakmadan ,İlk Nüsha şiirleri özellikle çok sevdiklerimden oldular.
Yaptığı reçellerle,eldivenleriyle,işlediği dantelleriyle en mühimi yarattığı kendine has karakterleriyle ve mizahla anlattığı ve mizahla yansıttığı eleştirilerle bu dünyaya,edebiyatımıza büyük bir iz bırakan Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın Mürebbiye romanından bahsedeceğim.Merkezde romanı tutarken bağlantılı bir biçimde konudan konuya atlayabilirim.Yani baştan uyarıyorum gevezeliğim tutacak .Ölmeden önce son sözü “kedilerimi iyi doyurun”olan Hüseyin Rahmi Gürpınar,cinsel ahlakın iki yüzlü bir kavram oluşunu neredeyse her romanının alt metninde işler. Mürebbiye romanında da yer yer bu konu işlenir. Mahmut Yesari eserlerinde toplumsal sorunları ve bireyin sorunlarını işler .Bunların dışında güçlü,usta bir mizahçıdır.Mizah hakkında çok güzel bir tanımı bulunur:“Yazıda tuhaflık yapmak,ukalalıktan çok zor.Çeşit çeşit mizah var ve hepsi de tehlikeli .Yerinde kullanılmamış bir kelime, yanlış bir tabir,küçük bir dalgınlık yazıyı hemen adileştiriyor, bayağılaştırıyor.”Bu tanı güçlüdür ki adeta Gürpınar ‘ın kuvvetli mizahını tanımlar.Bu arada iki yazar da kendilerine has kalemleriyle Osmanlının son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında var olan değişimi gözleme dayalı olarak anlatırlar.Mizah Yesari’ninkine göre Gürpınar’ın kalemini daha çok tanımlar. Yazar natüralisttir.Olduğu gibi aktardığı karakterlerle bir eleştiride bulunur ve bunu mizah diliyle yapar.Natüralist başka bir yazarımız olan Selahattin Enis ise eleştiriyi ciddi bir biçimde yapar.Bunu belirtmemin sebebi aynı akımdan olmalarıdır ve özellikle yozlaşma konusuna değinmeleridir.Gürpınar’da eleştiriyi gülerek ve karakterlere bir nebze acıyarak anlarız,Enis’de ise zaman zaman karakterlere kızararak ve neredeyse salt ciddiyetle anlarız . İlk romanı Şık’tır.Birçok yazarı edebiyatımıza kazandıran Ahmet Mithat Efendi Şık‘ı okuduğunda “oğlum doğru söyle kim yazdı bu romanı?“ der.Şık romanını Ahmet Mithat Efendi Tercüman-ı Hakikat‘ta tefrika ettirir ve henüz on sekiz yaşında olan yazarın yeni eserler vermesi için yazarı yönlendirir.Romanda yer alan son söz bölümünü de genç yazara yardım amacıyla Ahmet Mithat Efendi bizzat kendisi yazmıştır.Bu arada Ahmet Mithat Efendi mürebbiye kurumunu metinlerinde kullanan ilk yazarlardandır,adı Enstitütris olarak kullanılır. Ayrıca 19.yy toplumunda değişen “ahlak” kavramı da konularından biridir.Eski konak hayatı ile yeninin çatışmasını işleyen roman yazarın sık kullandığı çatışmadır. Fakir bir hayat sürdüğü,annesi gibi fahişelikle hayatını kazandığı Paris’ten İstanbul’a gelen Anjel,varlıklı bir aileye mürebbiye olur.Bu noktada Natüralizm ayrıntısı olan soya çekim bulunur.Kız annesine benzemektedir.Anjel ‘in ilgilendiği çocukların eğitiminden ziyade paradır.Bunu yalının erkekleri üzerinden sağlamayı planlar.Bu amacı için evin en küçük erkeğinden en büyük erkeğine kadar hepsini etkiler.Aşkı ve dişiliğini kullanır.Anjel kurnaz bir kadındır.Angel’in o gelmeden önce birlikte yaşayan yalı ailesinin istikbalini değiştirip değiştirmediği,amacına ulaşıp ulaşmadığı romanda yanıt bulur . Döneme hakim olan sanat için sanat anlayışının tam ortasında toplum için sanat anlayışıyla eserler veren yazarın bu romanı aslında Tanzimat’tan beri işlenen,yanlış batılılaşmayı temel almıştır.Mürebbiye kavramı da edebiyatımızda dönemlere göre haliyle şekil değiştirerek karşımıza çıkar.Bu kurum romanlarda temelde yanlış batılılaşmaya ve yozlaşan ahlaka bir simgedir,araçtır. Mürebbiye,romandan uyarlanan,Cumhuriyet ilanı öncesinde çekilen ilk sessiz filmlerden biri olmuştur.Ayrıca romandan uyarlanan bu filmde Türk sinemasının ilk öpüşme sahnesi çekilmiştir. Yarattığı tip ve karakterler canlı kanlı resmen yaşarlar.Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hüküm Gecesi romanın ‘da Ahmet Kerim karakteri ölen Samiye’nin yakını olan Şerife Hanım’ı ararken İstanbul’un mahallelerinden birine girer ve Hüseyin Rahmi Gürpınar ‘a satırlarıyla bir selam verir :“ Genç adamın aklından Hüseyin Rahmi’nin romanlarındaki o zebellâ acuze tipleri, birbiri ardı sıra sanki heyecan verici bir geçit töreni yapıyorlardı.”
Sevabı ve günahıyla on yıllık bir iktidar süreci.Roman bu on yıllık dönemin içindeki sancılı 4 gün 3 geceye odaklanıyor.İki kişinin ve etrafındakilerin yaşadıklarından kesit sunuyor . Kitaba geçmeden önce romanın anlatıldığı dönemin öncesi ve biraz sonrasından bahsedeceğim.Konuyla ilgili birçok kitap okudum?görseldeki kitaplarsa bulardan bazıları. Canım ülkem birçok konuda hep bir uçurumun kenarından döndü.En çok darbelerle sınandı.Öncesindeki kaos, darbe esnasındaki can kayıpları ve sonrasındaki buhran ve değişimler…Tek parti yönetimini sonlandıran Demokrat Parti’nin 1950’de iktidar olup 27 Mayıs 1960 ‘ta iktidardan düşürülmesiyle Türkiye Cumhuriyeti darbeye tanıştı.Adnan Menderes’in,Fatin Rüştü Zorlu’nun,Hasan Polatkan’ın idam edildiği,birçok Demokrat Partilinin ve generalin tutuklandığı,hapis cezası aldığı ,cumhuriyet tarihinde ilk kez bir cumhurbaşkanının yargılandığı Yassıada davalarında ne oldu?Davaların isimlerinden ve bazı davaların sebeplerinden bahsedeceğim.Demokrat İzmir,Üniversite Olayları(birçok öğrenci fişlenmiş,iktidarın politikasıyla taraflar gitgide kutuplaştırılmış ve Adnan Menderes üniversite içine bizzat karışmıştır)Vinileks Şirketi,Arsa,Ali İpar,Örtülü Ödenek,Geyikli Olayları, Radyo(Menderes basını bir süre sonra kendi çıkarları doğrultusundam kullanmıştır), Topkapı Olayları,Bebek Davası(bu dava incelendiğinde kaba tabirle çok bel altından vurulmustur.Menderes’in beraat ettiği tek davadır),sekiz suç ile Anayasayı İhlal,6 /7 eylül davaları.Bu davalarda beraat, ceza ve idam kararları yer alır. Bu davalara sebep olan süreçte çok ayrıntı bulunur.En başında iktidarın sansür,kutuplaştırma, Anayasayı ihlal ve 6/7 Eylül olaylarındaki lakayt tutumu,basına İstanbul Ekspres gazetesinin manşetine provokatörce servis edilen “Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandı”haberi yer alır. Fakat başta belirttiğim gibi sevabı ile günahıyla geçen on yıllık iktidarın şahsi düşüncemle onaylamadığım darbe ile gelen akıbeti hem ülke demokrasisine hem özel hayatlara acı vermiştir. Mahkeme süreci sancılıdır . Menderes’e yaptırılmayan savunmalar vardır.Yine ne olursa olsun sabık başbakanın mahkemede karşılaştığı üslupla itibarı düşürülmüştür.Aklıma bu noktada İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’ın bu süreçteki çaresiz çırpınması,süreçte Berrin Menderes’in yanındaki duruşu geldi. Ekonomik sorunlar,kutuplaşma ,Demokrat Parti’nin siyasi faaliyetleri,Halkevlerinin kapatılması,sansür,üst üste gelen hadiseler ve baskıcı yönetim ve nihayetinde demokrasiye bir kara leke … Roman bu uzun sürecin tam olarak 25 Mayıs’tan 28 Mayıs öğleden sonrasına uzanan zamanını kapsar. Sevda ve Sedat üniversite yıllarında tanışır ve mezun olur olmaz evlenirler.Aradan kayıplarla,mutluluklarla yıllar geçer.Tarih 25 Mayıs’ı gösterdiğinde Sevda İsviçre’deki kocasının dönüsü için yemek hazırlıklarını tamamlamaktadır.Balık pazarında alışveriş yaparken tanıdık bir atmosfere şahit olur. Tıpkı 6/ 7 Eylül (1955) Olayları’nda olduğu gibi bir kargaşanın ayak sesleri Taksim’i sarar.Kendini Taksim parkında başlayıp Harbiye’ye kadar uzanan göstericilerin oluşturduğu kalabalığın arasında bulur.Yaşadığı apartmana güçlükle ulaşır .Apartmanda asansörde bulduğu yaralı Yusuf’u evine alır,saklar . 26 Mayıs sabahı Yusuf ateşler içinde yatmaktadır.Sevda ise eşi Sedat’a haber vermeden yaralı bir genci eve almanın ağırlığını yaşar.Eşi İsviçre’den dönecektir ve Sevda gencin evden gitmesini ister lakin vicdanı onu hasta halde sokağa bırakmasına izin vermez ve zaten gidişatta bir süre sonra sokağa çıkmayı imkânsız kılacaktır.Yusuf okumak için köyden İstanbul’a gelen,sol görüşlü,Alevi,dahil olduğu gösterilerden fişlenmiş,işkence görmüş,en son hadiselerde dayak yemiş bir gençtir.Demokrat Parti döneminin en belirgin özelliklerinden biri köylünün tarladan kopup okumak ya da çalışmak için İstanbul’a,kente göç etmesidir.Bunun sebebi modern tarımın,traktörün tarlaya girmesi ve köylünün işsiz kalışı ya da yeni iş dalını kentte denemesidir.Yeni bir tüccar sınıf oluşur.Her iktidar, muhalifleri dahil olmak üzere toplumda bir profil,profiller oluşturur.Demokrat Parti’nin ve ona muhaliflerin oluşturduğu, toplumu şekillendiren profiller romanın karakterlerinde apaçık görülür ve bu ayrıntı ustaca işlenir. Tarih 26 Mayıs’ı gösterdiğinde akşam saatlerinde Yusuf hala Sevda ve Sedat’ın evindedir.Eşi gelmeden Yusuf’un gitmesini istese de yurtlar kapatıldığı, köye giden otobüs saati kaçtığı için ve Sevda’nın doktor kuzeni tarafından tedavi edilse de Yusuf henüz iyileşemediği için evden çıkamaz.Demokrat Parti milletvekili olan,çıktığı devlet işi gezisi biter bitmez son dönemde düşünceleriyle ters düştüğü partisinden istifa edecek olan Sedat’ın eşi Sevda,iktidara muhalif,fişlenmiş Yusuf ‘u yakından tanır. Darbe olmuştur.Bu darbe sadece siyasi,askeri darbe değil Sedat’ın Sevda’nın Yusuf’ un hayatları için de birer darbedir. 28 Mayıs sabahı ve öğleden sonrası kitabın son bölümüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir dönem başlarken Sevda’nın hayatında da bir dönem başlar. Romanın fonunda donemin Türkiye’sinin ekonomisi, İstanbul’unun ve Ankara’sının sosyal yaşamı,insan profili bulunur. Usta yazarın kaleminden yakın tarihimize ait bir dönemin 4 gün 3 gecelik zaman dilimini “insan” odağında okumak çok keyifliydi.
Yazarı kafes kitabıyla tanıdım. Ardından kafesin devamı olan Malorie kitabını okudum,her iki kitapta korkuyu ve gerilimi kendi üslubuyla hayli başarılı veren yazarın Gölün Dibindeki Ev romanında da gerilimi hissettim. On yedi yaşlarında olan James ve Amelia ilk randevularında James’in amcasının kanosuyla gölde gezintiye çıkarlar.Aslında gezintiye çıktıkları gölde bir göl daha vardır ve bu ikinci göle giderler.İkinci göldeyse bir tünel fark ederler ve üçüncü göle bu dar olan tünelden girerler.Buradaysa bir ev vardır ki bu ev gölün yüzeyinde değil içindedir.James ve Amelia fizik kurallarına aykırı bu evde zaman geçirmeye başlarlar.Doğa üstü olaylar yaşarlar.Her ziyaretlerinde hem eve hem birbirlerine bağlanırlar fakat o evin bir sahibi vardır.Onlar evin sahibini tanıdıklarınla her şey farklılaşır. Bu ev öncesine ait bir hikayeye,bir ize,bir dedikoduya sahip değildir,ev ikisinin sırrı gibi bir sırdır adeta.Sonu hayli etkileyici olan,genel anlamıyla ortalarından itibaren gerilimi hissettiren başlarında iki gencin aşkına,heyecanına odaklanan, akıcı,Kafes ile kıyasladığımda vasat diyebileceğim yine de gerilimi ve heyecanı başarıyla okura veren,konusu hayli ilginç bir kitaptı.
Kadının,kadın erkek ilişkisinin,aşkın, cinselliği arzulayıp yahut yaşayan karakterlerin olduğu Seviye Talip, Son Eseri,Handan yazarın diğer romanlarıdır.Bireye yönelir.Yaşanan ya da yaşanamayan aşklar,tutkular vardır.Kalp Ağrısı da yazarın bu tarzda yazdığı romanlarındandır ve bu tarzda yazdığı romanların sonuncusudur.Bu romandan sonra aşkı,cinselliği,tutkuyu yazdıklarında merkeze koymaz. Dönem olarak Mudanya Konferansı sonrasındaki İstanbul’da(genel olarak)geçen roman bir kadının fedakârlığını işler.Bu fedakârlık iki arkadaşın aynı adama aşık olmaları neticesinde iki arkadaştan birinin aşık olunan adamdan vazgeçmesidir.Roman 1900’lerin başında genel olarak İstanbul’da geçse de Anadolu ve Avrupa’da romanın mekânlarıdır. Romanı ilk olarak Zeyno’nun babasına anlattıklarından daha sonra güncelerden ve mektuplardan okuruz.Roman özellikle sonlara doğru hüzünlüdür hatta sonu itibariyle trajiktir. Yazarın özellikle Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı döneminde küçükken okuduğu halk kahramanı hikayelerinin ve romanlarının bazen karakterlerde bazen de olaylarda bazen de coşkun anlatım üslubunda izleri vardır.Bunlardan biri Battal Gazi’dir.Bu roman Milli Mücadeleyi anlattığı romanlarından değildir lakin Zeyno asker Hasan’a Battal Gazi kitabını okumasını önerir ve bu açıdan yazarın küçükken okuduğu bu kitaplardan ne kadar etkilendiği görülür. Kitabın devamı Zeyno’nun Oğlu romanıdır. Zeyno(Zeynep) Doktor Saffet’le nişanlıdır.Genç subay Hasan’la tanışır ve aşık olur.Hasan’ı sevense sadece Zeyno değildir.Zeyno’nun çocukluk arkadaşı Azize’de yeğeni Hasan’a aşıktır.Azize’nin duyguları,tutkuları kuvvetlidir,Hasan’la evlenmek adına ısrarcıdır.Zaman zaman Hasan Azize ve Saffet Zeyno dörtlü olarak gezerler.Azize’nin tutkusunu gören Zeyno aradan çekilir.Doktorla nişanını sürdürür ve bir süre sonra da ayrılırlar.Zeyno bazen birebir bazen mektuplar ile Azize ve Hasan’ın evliliğini izler.Kendisi ise bir zaman sonra kendinden yaşça büyük Muhsin Subay ile evlenir.Hasan birçok açıdan Zeyno’ya benzeyen Dora ile eşini aldatırken kıskançlık nöbetleri geçiren Azize’nin sağlık problemleri ise ilerler.Hasan’ı intihara teşebbüs ile evliliğe yönlendiren,kıskançlık buhranlarıyla, hastalığıyla,hastalık tehditleriyle yanında tutan Azize çocuğunu doğururken ölür.Bu Hasan için bir vicdan azabıyken romandaki herkesin bir kalp ağrısı vardır.Roman karakterleri bazen birbirlerinin bu kalp ağrılarını hisseder. Azize kendi için sevenlere tipik bir örnekken,tüm karakterlerin psikolojisi incelikle işlenmiştir.
İlk kuşak Atatürk aydınlarından Fikret Adil bir sanat davası adamıdır.Beyoğlu’nun bohem hayatının yansıtıldığı anı-roman türündeki kitap, 30 ‘larda İstanbul’a bir turne için gelmiş bir aktörün İstanbul’da yaşadıklarını aktarır.Kalp kırmaktan korkan Yorgo Pappas çekicidir,kadınların ilgilendiği bir aktördür.Matmazel Periponiçka aktöre aşık olur ama onu seven biri daha vardır;zengin bir Yahudi’nin kızı Tina.Babası işi nedeniyle tüm varlığını kızının üzerine yapmıştır.Tina ve Pappas geleneklere karşı çıkarlar ve kaçmak icin sözleşirler.Tina’nın ailesi bu birlikteliği onaylamaz.Atina’ya kaçan sevgililer mutlu olabilecekler mi,bu soru romanda yanıt bulur.Sonu saşırtıcıdır.Bir aşk serüvenini anlatan roman bir o kadar yazarın başta belirttiğim sanat davası adamı olmasından mütevellit dönemin sanat çevresini de aktarır.Sanatçıların birbiriyle olan ilişkilerini,yaşamlarını, toplum ve sanatçı bağını, toplumun sanatçıya bakışını işler. Anı -Roman kitabında Yorgo Papas ‘ın dostluk kurduğu kişiler arasında Arif Dino‘da bulunur.Romanda,Beyoğlu çevresinde bir araya gelen sanatçılar,gazeteciler anlatılır.Zaten gazeteci ve yazar olan Fikret Adil Beyoğlu ile Tünel ve Taksim ve Taksim ile Şişli arasındaki bohem hayatları,mekanları işler.Genel olarak cümleleri kısadır.Yazar,İntermezzo da tüm bu özelliklerini yansıtır. Kitap Pappas’ın aktör olmadan önceki hareketli ,renkli aşk hayatıyla başlar . Romanla beraber paylaşmak istediğim bir ayrıntı da ön sözü.Ön sözünü gazeteci yazar,yayıncı Hüsamettin Bozok yazmıştır.Kitap kadar kıymetlidir.Sanat dalları faklı olan sanatçıların birbiriyle olan paylaşım ve ilişkilerinin üretimi doğuracağını, yaratımı güçlendireceğini savunan bir yazıdır. Savunduğu şeyi de Hüsamettin Bozok,Fikret Adil‘de açıkça görmüştür.Ön sözde Fikret Adil‘in sanat çevresi için yaptıkları da yer alır. Aralarındaki dostluk aktarılır.Ön sözde tüm bunlar Batılı ünlü sanatçılar dahil neredeyse tüm sanat camiasının uğradığı yer olan Fikret Adil’in evinin atmosferiyle anlatlılır.Kitabın ön sözü bana Balzac’ın karakterlerini anlatma biçiminin,realist kaleminde ayrıntıları resmeder gibi anlatmasının sebebini hatırlattı; resimle ve ressamlarla olan ilişkisi.Aynı biçimde birçok örnek verilebilir ki bu bizim sanat hayatımızda da çoktur.Üretimi destekleyen,toplumda bir atmosfer yaratan,akımlar doğuran bu sanat dostluğu bizim birçok şair yazar ressam gibi sanatçılarımızın da özelikle Babıâli,Tünel,Asmalı Mescit vb mekânlarda buluşmalarıyla oluşmuştur.
Çarpıcı sonuyla, başkarakterlerin psikolojilerinin işlenişiyle, kurgusuyla, başkarakter gibi romandaki tüm karakterlerin incelikle işlenmiş olmasıyla ve üslubuyla romana hayran kaldım. .Revna ve Bihter. Biri küçük yaşta kendisinden utandırılan, varoluşunu kendi iç dünyasında bir suç olarak gören, arkadaşları tarafından zorbalığa uğramış, ailesinden psikolojik şiddet görmüş, diğeri çocukken şahit olduğu ölüm sonrasında üç yaşından beri yetiştirme yurdunda büyümüş iki kadının yolları kesişir.Roman tam olarak bu kesişmeye giden süreci anlatır.İkisinin de farklı travmaları bulunur.İki farklı kadının iki farklı hikayesi romanda adım adım iç içe geçer. Biz okurlara “Ah Revna , ah Bihter “dedirir. Aşk,aile hayatı,çocuk için aile ve öğretmenin önemi , iki farklı bakış açısıyla aktarılır . Bihter sancılı bir çocukluk ve ergenlik dönemi geçirirken birden koşmaya başladığını fark eder. Bu davranışı sürüp gider.Aslında bu koşma hali Bihter’in olmak istediği yere gitme isteğidir. Bedeninin var olduğu yer ile olmak istediği yer aynı değildir. Bu romanı bir senarist görür , duyar mı, bir senaristte ulaştırılır mı ya da yazar senaryo da yazabilir mi bilmem lakin bu roman senaryoya dönüştürülüp film olarak çekilebilir ve keşke yapılsa ve bir film olarak izleyebilsek .
Yazarla ilk önce Dildar, Endamımın Mezarı şiir kitaplarındaki şair kimliğiyle tanıştım.İçeriğinde birçok aşık,şairin kendisinin de dizelerinin olduğu Düziçi Kalemlerin Kelamı adlı bir derleme çalışması da var.Şair ve yazarı hikaye kitabı olan Kuşlar da Ağlar ile başka bir yönüyle tanıdım. Hikaye hayal ve bağ kurabilmek ,umut,hayalin peşinden gitmek ve hüzün üzerine kurulu. Elhan küçükken annesini kaybetmiş ve babası Deniz’le köyde yaşamaktadır.Zorluklarla okutulan Elhan başarılıdır, müziğe tutkusu vardır,kitaplar onun için mutluluktur.Okulda yaralı bir kuş bulur.Babasıyla eve götürür uçamayan kuşun adını Mavi koyar.Mavi’yi aslında ilk olarak gören okula yeni nakil yaptıran Asya’dır. Asya yetimhanede büyümüş Elhan’ın köyünde yaşayan bir kızdır.Asya’nın okula nakli Elha’nın hayalleri için olan çabasını tetikler.Aralarında kitaplarla,müzikle olan bağ mavi kuşun Asya’ya verilmesiyle güçlenir.Elhan’ın penceresine konan başka bir kuş bu bağa katman katar. Maviş,Benekli,Asya,Elhan … Fakat hikayenin sonunda umulmayacak bir hüzün yer bulur bir o kadar da hikaye mutlu bir sona sahiptir.Hayat gibi …Asya ve Elhan için hayat mutluluk ve hüznün iç içe geçmiş halidir.