EUGENIE GRANDET

Balzac,kahve ve çay tiryakisidir.Büyük kitlelere ulaşmış bilinen ilk Fransız kadın yazarı George Sand, Balzac’ı evine davet eder.Balzac,George Sand’ın içtiği nargile ile tanışır ve artık sadece çay ile kahve değil nargile tiryakisi de olur.

İnsanlık Komedyası Balzac’ın tamamlayamadığı bir çalışma olsa da tamamlanabildiği kadarıyla bile kusursuz bir çalışmadır. Bu çalışma üç ana bölümden oluşur.Töre, Felsefi, Analitik İncelemeler.Töre İncelemeleri ise alt başlıklara ayrılır;Özel Yaşamdan,Paris Yaşamından,Siyasal Yaşamdan,Askerlik Yaşamından,Kırsal Yaşamdan, Taşra Yaşamından Sahneler olarak.

Eugénie Grandet, İnsanlık Komedyası’nın Töre İncelemelerine ait olup, alt başlık olarak da Taşra Yaşamından Sahneler’e ait bir romandır.Çünkü her şeyden önce taşrada geçer ve taşranın örf ile adetleri, yaşayışı merkezdedir.Grandet’in toplum baskısıyla sözleşmeli evlilik yapması, kuzeninin romanın sonuna doğru evlilikle ilgili belirttikleri, taşra hayatının tipik özelliklerini yansıtması, taşradakilerin para ile olan ilişkilerini incelemesi nedenleriyle “Taşra Yaşamından Sahneler” başlığına aittir.Özellikle Pére Grandet’nin taşra yaşamındaki insanı sembolize edişi,cimriliği, cimriliğinin getirdiği katı kurallar, cimriliğinden dolayı yaptığı kötülükler,en yakınları dahil cimriliğiyle kurduğu ilişkiler onun muazzam biçimde işlenmiş karakter özelliklerini oluşturur. Baba olan Grandet,para hırsıyla kızına bile kötü davranır ve acımasızdır.

Balzac,Taşra Yaşamından Sahneler’de hırs,para, paranın toplumsal ilişkilere yansımasını inceler.Başta aile olmak üzere paranın insanlar arasındaki bağları nasıl yozlaştırdığını gösterir.

Romanda taşra kasvetli biçimde aktarılır ki ilk sayfalardaki tasvirler buna hizmet eder. Tasvir gücü yazarın kaleminin ayrıntısıdır ve yazımda az da olsa buna daha sonra değineceğim.Taşrada Paris hayali kuran ve o hayale ulaşamayan insanları işler.Paris’e giden ve ardından taşraya bambaşka biçimde dönen insanları da katmanlı biçimde ele alır.Bu romanında Paris’e giden ve ardından taşraya bambaşka biçimde dönen Charles Grandet üzerinden bu ayrıntı işlenir.

Burjuva anlayışının taşra üzerinden aktarıldığı romanda anne karakteri olan Madame Grandet kocasına itaat eden,kocasının cimriliği gölgesinde kalmış biridir.Eugénie ise saf aşkıyla,babasından gördüğü zulümle ve uğradığı toplum baskısı sonucu yaptığı evliliğiyle ön plandadır.

Baba Grandet,Balzac’ın yarattığı sayısız güçlü karakterlerinden biriyken varlıklı oluşunu herkesten saklamasıyla,paragöz oluşuyla,örneği az rastlanacak cimriliğiyle,devrim sırasında oluşan fırsatları iyi değerlendirilmesiyle taşra insanının tipik profilini çizer.Romanın eleştirdiği ,anlatmak istediği paranın gücüne,burjuvazi anlayışına hizmet eder.Onu tipten çıkartıp bir karakter yapansa cimriliği dolayısıyla yaptıklarıdır.

Taşra Yaşamından Sahneler bölümüne hizmet eden diğer en güçlü karakterse Charles Grandet’tir.Paris’in yaşamına alışmış bu genç  babasının ölümü ardından babasının borçlarıyla amcasının yanına taşraya gelir.Zaten hayli kasvetli olan taşra anlatımı Charles’ın gelişiyle, geliş sebepleriyle daha çok kasvetli bir hal alır. Fakat gelişi kuzeni Eugénie ile arasında geçen bir aşka da neden olur.Eugénie’nin hayatını değiştirecek bu aşk aslında onun hayatını alt üst eder.Charles taşradan baba Grandet’in planı ile ayrılıp Hindistan’a gidip varlıklı olarak tekrar Paris’e döndükten sonra paranın varlığı ile hayli değişir.Roman bu karakter aracılığıyla paranın gücü karşısında saf bir aşkın yok hükmünde olduğunu vurgular.Ticaretin çıkarcı dünyası romanın bu konuyu işlediği sayfalarda irdelenir ve bu Charles karakteri üzerinden yapılır.

Balzac’ın tasvirleri güçlüdür,yaşar. Karakterleri de öyle…Bunun sebebi realizmi tablo yapar gibi edebiyata aktarmasıdır.Çünkü Balzac edebiyat kadar resim de de ustadır, iyi bir resim eleştirmenidir ve bu özelliğini edebiyatta güçlü biçimde kullanır.

Alo Harika Hanım, Nasılsınız?

1950 kuşağı yazarlarından Tarık Dursun K,bu romanında kadın erkek ilişkisini,insanın yalnızlığını,iletişimi,birbirine neye göre yabancı olunduğunu bir kadın ve bir erkeğin telefon konuşmaları üzerinden ve ağırlıklı olarak diyaloglar ile anlatır.

İnsanı anlatma çabası merkezdedir.İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlar yalnızlaşmış,savaş yorgunluğu ile başta kendine olmak üzere birçok şeye yabancılaşmıştır. Romanda da bu belirttiğim atmosfer yer alır.Toplumsal gerçekçi olan,Ege işçi sınıfının sorunlarını anlatan,ağlık sisteminden bahseden,emekçi sınıfı yansıtan yazar,bu romanında tamamen bireye ve onun yalnızlığına odaklanır.

Ürkek bir kadın sesiyle başlayan romandaki telefon görüşmeleri “günlük” üslubuyla aktarılır. Kadının ve erkeğin birbirine bakış açısını işleyen romanda kadın erkek ilişkisi ve bu ilişkinin temelindeki dinamikler karakterler tarafından yorumlanır.Telefon görüşmesi yapan kadın ve erkeğin birbiriyle kurdukları ilişki haricinde onların hayatlarındaki ilişkilerden de kadın erkek arasındaki ilişki işlenir.

İki kişinin konuşmalarını bir hat,  paralel bir telefondan dinlermiş gibi romanı okudum.İki karakter arasındaki konuşmalardan onların duygu durumlarını, psikolojilerini anlamak elbette yazarın kurgu ve anlatımının olağanüstü oluşundan kaynaklıydı.

Ağırlıklı olarak bireyin iç dünyasını yansıtan roman bir kadının bir adamı araması ile başlar ki kadın rastgele bir numara çevirmiştir.Çevrilen bu numara ve ardından günlerce yaptıkları telefon görüşmeleriyle iki kişi geçmiş hayatlarını birbirine açar.Geçmiş dendiğinde içinde pişmanlıklar, acılar,mutluluklar hayattaki mücadeleler vardır ki iki yabancı tüm bunları birbiriyle paylaşır.Birbirinin isimlerini bile bilmeyen adam ve kadın günlerce süren bu paylaşımdan sonra hâlâ birbirine yabancı mıdır?Onlar için birbirine yabancı diyebilir miyiz?Fakat ikisi de kendi içinde kendilerine hayli yabancıdır.Romanda konuşmalar kadar susmalar yer alır.Bu susuşlar tıpkı hayatta olduğu gibi çok şey anlatır. Bunlar terk edilen,seven,yarı yolda bırakılan,kendini güzel bulmayan yalnız bir kadının, eşine vefa duyan,eşinin hastalığı süresince elinden geleni yapan bir adamın susmalarıdır.

Gece Bülteni

Sonu bakımından hayli şaşırtan bir polisiye okudum.Olay kadar romanın karakterlerine de hayran kaldım.

Komiser Kostas Haritos serinin ilk kitabı olan Gece Bülteni,hayli karışık bir cinayetin soruşturmasını içerir.Atina’da Arnavut bir çiftin katledildiği cinayetle başlayan karmaşa Haritos tarafından çözülmeye çalışılır. Romanda göçmen sorunları işlenirken gerçekleri saptıran,gerçeklerden uzaklaşan medyaya bir eleştiri vardır.

“Beni yazar yapan Heybeliada’dır” diyen yazarın,roman karakteri Haritos,Atina’da görevli bir komiserdir.Komiser Yunanistan’a gelen göçmenlerden hoşlanmaz,ülkesinin geleneklerinin yozlaşmasından dolayı üzgündür ve eşi ile olan ilişkisiyse hayli ilginçtir.Şehir dışında hukuk okuyan kızına ne kadar düşkünse müstakbel damadı için de o kadar antipati duyar.Haritos’un eşi elinden televizyon kumandasını düşürmezken,  Haritos’un yardımcısı Tanasis her şeyi eline yüzüne bulaştıran biridir.

Arnavut çift doğranarak katledilmiştir.Bu cinayetin ardından bir televizyoncu olan Yanna,yayından önce televizyon kanalı binasında ölü olarak bulunur.Öldürülen çiftin evi etrafında dolanan bir şüpheli görgü tanığı tarafından teşhis edilirken cinayet aleti bulunamaz.Oysa Yanna’yı öldüren cinayet aletini Yanna’yı öldürme biçiminden dolayı Yanna’nın üzerinde bırakmıştır.Şüphelinin suçlu olduğu basınla paylaşılacakken, Yanna’nın çifte dair bir iddiası ve çiftin evinde bir arama yaparken bulunan paralar,çiftin bu eve arada sırada uğradığı bilgisinin edinilmesi ve Yanna’nın öldürülmesi asıl olayın yani karışık bir cinayet olayının çözülmeye başlamasına neden olur. Meslektaşlarınca kendisine “hafiye” lakabı verilen Yanna’nın cinayete kurban gitmesiyle  olaylar bir düğüm halini alır,düğüm ise olaylar araştırılırken işlenen cinayetlerle ve edinilen ipuçlarıyla adım adım kördüğüm oluşturur.

Yanna’nın yayınlamayı düşündüğü ve “bombayı patlatacağım” dediği fakat ölümüne neden olan olay ne?Bu haberin içeriği ile ölen Arnavut çiftin arasındaki bağ ne ya da böyle bir bağ var mı?Çifti öldürdüğü düşünülen katil gerçek katil mi?Seri ölümlerin arkasındaki katil kim?Eski bir suçlu gerçekten bu olaylardaki suçlu kişi mi?Yeni cinayetlerle bir ilişkisi var mi?Polis merkezindeki bilgiler hangi yolla,kim tarafından dışarıya çıkartılıyor ve katil kim ve elinden sözlük düşürmeyen,kelimelere düşkün Haritos,bu kördüğümü nasıl çözüyor?Tüm bu sorular adım adım çözülen bir kör düğümde yanıt bulurken,roman heyecan, soru,soruların şaşırtan cevapları ile doludur ve roman sona ulaştığında şaşırtan bir neticeye varır.

PERVANELER

Pervaneler roman olduğu kadar bir makaledir.Yazarın bir tezi vardır.Bu tezi anlatıcı olarak savunur.Sürekli kabul ettirme hali bulunur.Hem eğitimde,hem aile yaşatışındaki Batılılaşmanın olumsuz etkilerini anlatan bir romandır.Milli edebiyat dönemi yazarlarımızdan olan Müfide Ferit Tek bu romanında bir tez ortaya koyar.Cumhuriyetin ilanından hemen sonra basılan romanın vurguladığı bir konu vardır ki,güncelliğini korumaktadır:Bir millet için olabilecek en büyük kaybın o milletin gerçeklerinin yabancı ülkelerin kültürel çekimlerine girmesidir.Bunun önüne yenilikçi, çağdaş bir eğitim ve eğitim sistemiyle geçilebilir.

Yazar batının kendi kültürümüze aykırı yanlarını benimsemeden  çağdaş bir eğitimden yanadır.

1924 yılında yayımlanan roman, açılmış olan yabancı okulların,Türk kültürü, benliği üzerindeki olumsuz etkilerini ve yabancı kişilerle yapılan evliliklerin yine öz kültüre olan olumsuz yansımalarını aktarır.Yabancı okulların tartışıldığı yeni cumhuriyette yazar da romanında bu okulları tartışır, tartışmaya açar.Bu tartışmayı Bizans Koleji üzerinden kurar.Bu kolejde eğitim alan roman karakterlerinden Nesime ve Leman aracılığıyla bu okulların tehlikesini aktarır.Tehlike, buradaki eğitimler ile kişilerin aile yapısından,milli terbiyeden, yaşadıkları ülkeden kopuştur.Aynı doğrultuda”milliyetçilik” kavramı ile farklı millet  ve dinden olan kişilerin evliliğinin de mutlu birer evlilik olmayacağını savunur.

Okuduğum baskıda Pervaneler hakkında yazıların bulunduğu bir bölüm var.

Paris’te katıldığı konferansın ardından yurda dönmesiyle yazmıştır.Yabancı kültür sorununa eğilen,misyonerlik faaliyeti amacıyla açılan yabancı okulları milli kimlik açısından tehlikeli bulan yazarın ikinci romanıdır.

14 Nisan 1919‘da Fransızlar tarafından işgal edilen Antep 11 ay sonra işgalden kurtarılır ve yazarın önerisiyle şehre T.B.M.M tarafından “Gazi” unvanı verilir.

Asabi Kız / Sabiha

Falaka’da dönemin eğitimini meydanlardaki eğlencelerini ,dönemin gekeneklerini anlatan, Leyal -i Iztırab ve Meşakk-ı Hayat kitaplarında dönemin kadın erkek ilişkilerini, köşk hayatını anlatan,Şehir Mektupları kitabında Abdülhamid dönemini adeta fotoğraflayarak ve içine mizahı da dahil ederek şehrin aksayan yanlarını yansıtan Ahmet Rasim,bir yanıyla da bir İstanbul anlatıcısıdır.Yazar gerçekçidir.Halkı bilgilendirme çabasındadır. Bunu en çok Şehir Mektupları’nda görürüz.Çocukluk yıllarını İstanbul’da geçiren yazar eserlerinde  gördüklerini , duyduklarını aktarır. Çocukluğundaki gözlemlerini en çok yansıttığı kitabı Falaka’dır. Osmanlı kadınının sosyal hayattaki yerini, Şehzadebaşı’nı,Ramazan eğlencelerini,köşk ve ev hayatını,sokak ve aile yaşantısını,gelenekleri ayeintilarıyla aktarır.Yazarın bir başka özelliği de gazetecilikten gelmesinden mütevellit ürettiklerini bir araştırma zemini üzerine kurmasıdır.Yazar aynı zamanda şarkı yazarıdır ki sanırım hepimizin bildiği “Sakın Geç Kalma Erken Gel” onun imzasını taşır. Birçok yazar gibi Ahmet Mithat Efendi teşvikiyle edebiyatımıza dahil olur. Servet -i Fünun yazarlarından olsa da dönemin çizgilerinin dışındadır.Okullar için ders kitabı yazar,mizah, gazetecilik,roman derken edebiyatın her alanından eser verir ve ilk fıkra yazarımızdır.

Falaka’da Leyal-i Iztırab romanında(şüphe), Meşakk-ı Hayat’ta insan psikolojisine değinse de Asabi Kız tamamen insan psikolojisine yöneliktir; Histeri.Sabiha ve Asabi Kız kitabın iki novellasıdır.

Zamanında dergi ve gazetelerde tefrika edilen kasıtlı ya da kasıt olmadan unutulan eserleri hatta adı günümüze kalmamış yazarları ve eserlerini Koç Üniversitesi Yayınları “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi (1831 – 1928 )” projesiyle okurlarla buluşturuyor.

Asabi Kız’da olaylar kadınlar etrafında gelişir,merkezinde kadın vardır.

Arife ve Nazife iki genç kız kardeştir.Babaları ölmüş olan,anneleri tarafından büyütülen iki kız kardeşten biri olan Nazife,histeridir ve bu hastalığını sonuna kadar etrafındakilere karesi kullanır.Kardeşi ile aralarında sürekli bir gerginlik vardır,özellikle Nazife onu kıskanir ve onunla rekabet içindedir. Nazife,sinir krizlerini kendi kurduğu hayal dünyasında yaşattığı ve bu hayale kardeşini de dahil ettiği bir durum,kurmaca ile atlatır. İki kardeş arasındaki mücadele,annenin kızlarının her isteğini yapması, özellikle Nazife’nin üzülmemesi için annenin her şeye tamam demesi kitabın trajik sonunu doğurur.Kardeş kavgasıysa başlı başına zaten bir dramdır.

Sabiha çok erken yaşta anne ve babasını kaybetmiştir.Bilmediği arzuların peşindedir.Maddi gücü, maceracı yapısı,sosyal hayatta tek başına kadın olarak var olması ve hayatı yaşamak isteyişi onun yaşamını şekillendirir.Flört ettiği erkekle değil bir başkasıyla evlenen Sabiha’nın eşi yeni devrin terbiyesini görmüştür ve evlilik hayatına bunu yansıtır.Sabiha marjinal,sıra dışı bir evlilik yaşar.

Ahmet Rasim,çoğu kitabında yazar olarak araya girer ki bu iki novella için de aynı şeyi söyleyebilirim.

2000 Yılın Sevgilisi

Metafizikten yararlanmış bir romandır.

Yüz ellilikler listesinde yer alan İstanbul’ dan ayrılıp sürgüne giden,çıkan afla yurda geri dönen yazarın Halep’te yazdığı Yezidin Kızı ve yurda döndükten sonra yazdığı bu Bizim Hayatımız kitaplarını daha önce okuyup paylaşmıştım. Okuduğum ve henüz paylaşamadığım İstanbul’un İçyüzü sürgün edilmeden önce yazdığı tek romandır. 2000 Yılın Sevgilisi ne yazık ki geç okuduğum bir kitap oldu.Yurda döndükten sonra hikâyeden çok roman yazan yazarın kalemi gazetecilikle üretmeye başlar.Ömer Seyfettin ,Ziya Gökalp etkisiyle Türkçülük ideolojisini benimseyen ilk yazarlardandır.Ziya Gökalp aracılığıyla İstanbul’a dönen yazar Robert Kolej’inde öğretmenlik yapar.

Milli Mücadeleye kayıtsız kalan yazar  romanlarında,hikâyelerinde girift bir üsluba sahiptir.

Roman İskenderun Garından Ankara -İstanbul treninin kalkmasıyla başlar.Yolcular arasında Güldal ve Doktor Fahir bulunur.Doktor mesleğini icra etmez ve dünyayı,harabeleri,dünyanın en eski şehirlerini gezer. Birbirlerini gören bu iki kişiden biri olan Fahir’in bir iddiası vardır.Aralarındaki bağ, aşk 2000 yıl öncesine uzanır.Göz göze geldikleri ve tanıştırıldıkları ilk anda Fahir büyük bir heyecan yaşar,bayılacak gibi olur.Güldal ise Fahir’i eskiden tanıdığını düşünür fakat birbirlerini tanımadıklarına da emindir.Romanda bugün sıklıkla duyduğumuz “ikiz alev,“ruh ikizi, kavramları zamanda bir kayma ile işlenir.Dolayısıyla sıradan bir aşkı konu almamıştır.Bir tutku, bir bağ,geçmişin izleri,çarpışma ve çarpılma vb kuvvetli hislerden bahseder.Çiftlerden birinin çok net bildiği hatırladığı geçmişleriyle çift tekrar dünyada karşılaşır.

Fonda coğrafya,tarih,mitoloji vardır.Romanda yer alan ayrıntılardan biri inkılapların halka yansımasadır.Yirmi asırlık bir aşkı anlatan roman yer yer mistiktir.İsa’nın doğum öncesine ve sonrasına uzanır. Reenkarnasyon zeminine kurulu roman etkileyicidir.

Yazarın İttihat ve Terakki’ye karşı olan yazıları kitlelerin hoşuna gitmiştir. Yazar sürgünde de,sürgünler sonrasında da üslubunu yumuşatsa da siyasete karşı eleştirilerini sakınmamıştır. 

Kitaptan bağımsız olarak genel bir husustan bahsedeceğim.Hikaye türünde de eserler vermiştir.Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri  hikayelerinde kasabadaki günlük hayatı aktarır. Bu iki hikayede de Anadolu insanını ve Anadolu coğrafyasını tasvir eder.Halide Edib Adıvar köylünün cesaretini,çilesini öne çıkararak Anadolu’yu aktarırken,Yakup Kadri Anadolu’ya aydın köylü ilişkisi ve arasındaki uçurumun varlığıyla bakarken, aydın köylü ilişkisindeki kopukluğa çare ararken,Zorlutuna Anadolu’yu haklı bir yanıyla yüceltirken,Reşat Nuri Güntekin Anadolu insanının rehavetini ve taşra yaşamını eleştirirken,Faruk Nafiz Anadolu’yu coğrafyasıyla ele alırken, Şükûfe İnal Anadolu kadınının yanlış karşısında vatan uğruna bir kadının oğlunu öldürebileceğinin yürekliliğini kaleme alırken,Refik Halid Anadolu’ya farklı bakar.Tam anlamıyla kasabanın kadına bakış açısını,dedikodu üretimini,memur hayatını eleştirir.

İvaz

Salim Karacan, uluslararası olmak üzere yazdıklarıyla ödül almış bir yazar ve gazetecidir.Başta yayınevleri olmak üzere herkes otobiyografisini yazması konusunda ısrar etse de yazar,bu ısrarlara karşı uzak durur,ta ki belli bir zamana kadar.

Kendi hayatını yazmaya karar verdiğinde bir yüzleşme,kabullenme, geçmişi ve bugünü görme hali başlar.

En çok her insanın içinde olan karanlık odalarıyla karşılaşır.O odalara girer mi,yoksa o karanlık odaları  kilitli mi tutar,karanlık yanlarının doğurduğu sonuçlara karşı haklılığını mı savunur,yoksa pişmanlık mı duyar roman bu sorulara cevap verir.

Salim,Adıyaman’dan İstanbul’a üniversite okumak için gelir. Akrabasının yanında kalır ve benim canım ülkem o sıralarda yine bir eşiktedir, yine kardeş kavgası içindedir;1970’ler. Yayınevlerinin kapatıldığı ,yayınevi sahiplerinin ve sanatçıların tutuklandığı bir atmosferde, Balyoz Harekatı’nın gerçekleştiği yıllarda bir yandan eğitimini sürdürür,bir yandan da çalışır ve eylemlerden uzak durarak eğitimini tamamlar. Kıbrıs Harekatı’nda ise askerdir.70’lerin ortasında da,80’lere doğru çocukluk hayali olan gazeteci olarak işinin başındayken ülke 12 Eylül’e doğru acılarıyla ilerlemektedir.

Roman içinde ülkemizin yakın tarihinde yaşadığı acı olaylar yer alır;2017 yılbaşı gecesi düzenlenen ve ölümlerle sonuçlanan terör saldırısı,71 yılında gerçekleşen rehine Sibel Erkan hadisesi,mayısların en acısı 1977’nin 1 Mayıs’ı,16 Mart katliamı,80 darbesi,Sivas Katliamı(Madımak Olayı), çoğu kişinin ders olarak nitelendirdiği benimse ihmalin çok acı bir sonucu olarak gördüğüm 99 Depremi…

Bazı şeylerin ne yazık ki  hiç değişmediğini görmek buruk bir tat bıraktı.Özellikle roman karakteri Salim’in gazeteci olarak iş araması ve iş arama sürecinde yaşadıkları,ardından gazetecilik mesleğini icra ederken gazetecilere yapılan tahditler,gazetecilere düzenlenen ve ölümle sonuçlanan suikastlar,  ülkenin iktidar hırsına verdiği kayıplar,halkın kendi arasında çatışmasına zemin oluşturan iktidar ve muhalifler,depremler,töre ve kadının kısıtlanan hakları ve toplumdaki,ailedeki yeri..

Roman aynı zamanda arada yaş farkı olan bir aşkı da işler.Salim ve Yeliz’in aşkı…Salim’e kitap yazma konusunda hep ısrar edilse de Salim’i aslında kitap yazmaya ikna eden kişi  Yeliz’dir.Oysa bu ısrarın ve bu ilişkinin içinde farklı niyetler vardır;bir hesaplaşma.Romanda bu hesaplaşma ortaya çıktığı andan itibaren roman,ters köşe yapar ve şaşırtan bir nihayete erer.

ALINTILAR

Geçmişi ne kadar deşersen, o kadar geçmediğini görürsün ama değil mi?

Hangi yaşta olursan ol aşkın derinliğini,gücünü ölçebilmen mümkün değil.

Her iniş çıkış insanı biraz daha şekillendiriyor, taş gibi aşındırıyor ve bizi bambaşka  bir forma dönüştürüyordu.Yaşamın kendi diliyle konuşmasıydı bu bir nevi.

 

BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ

Mutluluğun başka bir hayat pahasına var olduğu ve içinde hayal kırıklığı, gurur,aşk,aradan çekilmenin yer aldığı ,olaylardan çok ruh tahlillerinin ağır bastığı bir roman.

Kitabın etkileyici yanlarından biri anlatıldığı dönemin Boğaziçi fotoğrafını çekmesi, yansıtmasıdır.Halid Ziya’nın dili ağırdır.En önemli nedeni kapalı bir sanat çevresinde yaşaması,dilinin de bu çevrenin ürünü olmasıdır.Dil bu çevrede aranır,bulunur,uygulanır.Yani dil bir atölye çalışmasının ürünü olur.

Yazarın bu romanı onun ilk dönemine, gençlik yıllarına aittir.

Romanda sıkça kullandığı bir aşk üçgeni vardır.Nigar‘a hem Osman Vecdi hem de Hüsam aşıktır.Nigar,Vecdi’nin halasının kızıdır.Vecdi çocukluğundan beri ,annesini kaybedişinin ardından,bir arada yaşamaya başlamalarından itibaren Nigar’la bir aradadır.Vecdi acıyla küçük yaşta tanışır,annesini kaybeder.Babası ile halasının yanına taşınırlar ve bir süre sonra babası da onu terk eder.Çocukluktan beri yan yana olan Vecdi ile Nigar’ın evlenme fikrini Vecdi’nin aklına sokan halasıdır.Aslında bu vakte kadar Vecdi, Nigar’ı sevdiğinin farkında değildir.Üzerine düşündüğünde ona aşık olduğunu anlar.

Daha çocukken okulda tanıdığı,okulda gördüğü ilk andan itibaren tavrından dolayı kendine yakın bulup arkadaş olduğu,okul haricinde halasının evine getirdiği arkadaşı,dostu Hüsam’a bu evlilik kararını danışır.Hüsam bu evliliği onaylar lakin yaptıkları farklıdır.Vecdi’nin ise yüzleşmekten kaçtığı fakat daha sonra yüzleşeceği her daim içinde taşıdığı bir şüphe vardır.Bu iki dostun yaşları büyüdükçe ve evlilik bahsi oluşmasından sonra Hüsam halanın evine gitmez.Vecdi’nin içindeki şüphe bu zemine inşa edilir.Nigar’ın Hüsam’ı tanıması, aralarındaki aşkın öğrenilmesi,Vecdi’nin aradan çekilmesi, Nigar’ın Hüsam ile evlenmesi,Vecdi’nin savaşa gitmesi,savaşta yaralanıp dönmesi edebi bir şölenle anlatılır.

Vecdi’nin Hüsam’a ikinizi de affediyorum diyerek ölmesi,Hüsam’ın Vecdi’nin dostuna yazdığı defteri okuması,Hüsam’ın bir mutsuzluk üzerine mutluluk kurduğunu anlamasını sağlar.

Vecdi’nin kendi ölümünü anlamasıyla yanına çağırdığı ve bıraktığı defter boyunca hitap ettiği kişi yirmi yıllık dostu Hüsam’dır.Bu defterde Vecdi’nin , aşktan nasıl feragat ettiği,ne kadar acı çektiği,aradan neden çekildiği,özellikle yaşadığı olaylardaki psikolojisi  kendisi tarafından anlatılır.

Aslında Vecdi’nin aşkı karşılıksızdır, Nigar başından beri Hüsam’a aşıktır.

Kitabın başında ayrıntılarla çizilen kasvet atmosferi,duygu olarak ağır bir şey okuyacağımızı adeta adım adım haber verir.

Roman özellikle başlarda anne kaybı, babanın terk edişi,çocuğun hala yanında ve yatılı okulda yeni bir hayata başlaması vb ayrıntılarla çocuk psikolojisine eğilir.Daha sonraki bölümlerde ümidin, bir aşktan vazgeçişin,sağlıklı bir insan olamayışın insan üzerindeki psikolojik etkilerini de işler.

Halid Ziya belli bir dönemden sonra kendi yazdıklarına olumsuz duygularla bakar.Gereksiz süslemelerin olduğu dilini eleştirirken Servet  Fünun dönemini de eleştirir ve kendi romanlarını sadeleştirir. Dil inkılabıyla bir zevk inkılabının da gerçekleştiğini belirtir.Oysa ki daha önce bu görüşün aksini benimsemiştir.Dildeki yenilik hareketinde 1908 lerde,yazı ve konuşma dilinin farklı oluşunun bir sorun olmadığını, İstanbul’da bir mahalledeki kadının konuşmasının bir yazı dili olamayacağını,halkın seviyesinin göre dilin ayarlanamayacağını halkın dilin seviyesine çekilmesi gerektiğini savunur. Ve Arapça,Farsça kelimelerin çıkartılmasının dile,estetiğe,edebi olana zarar vereceğini belirtir. Lakin daha sonra nasıl ki Türk soyu muhtelif soyların karışımı değildir,dili de oradan buradan toplamalı kelimelerle oluşamaz görüşünü benimser. Zamanındaki süs merakını, ağdalı anlatımını eleştirir. Cumhuriyetin yeni neslinin inkılaplarla kesip attığı geçmişinde onun kitapları da vardır.Zira zor anlaşılır.İleri zamanlardaysa hiç anlaşılmayacaktır. Yazar bunu görür.Yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.Biraz da bu sebepten kendi yazdıklarını sadeleştirme çabasına girer.Üslup ile dili ayırır. Sadeleştirirken dile odaklanır.Dil değişse de üslubun  değişmeyeceğini ve doğrusunun da bu olduğunu savunur.

 

ALINTILAR

İnsanı zayıf bırakan ,kötü durumlardan çok işlerdeki belirsizlik halidir.

İnsan için en gerekli şeylerden biri hayaldir.

 

ROMAN

Kitap,gazeteci olan yazarın roman türündeki tek üretimidir.Gezi edebiyatı ve anı türü kalemini daha çok tanımlar.

Kitap bir eleştiri romanıdır.Cumhuriyetle gelen değişimlerin topluma yansımasını ele alır.Bir yanıyla denemeyi de  barındıran romanda 1930’ların sosyal yaşamının fotoğrafı çekilir.

Köşklerden apartman dairelerine geçen yaşamlar,dönemin sahilleri  ve bu sahillerdeki kişiler, plajlarda bronzlaşma  modasının bize nasıl geçtiği, zamanında şeriata uyduramadıklarını  demokrasiye de uyduramayanlar,Kemalizm  ayrıntılarla aktarılır.

Sayfalar boyunca var olan eski ve yeninin çatışması kitabın temelini oluştururken,inkılaplar,aşk,yeni görgü kuralları,İstanbul’un mimarisi ,demokrasi  vb konu ve kavramlar deneme üslubuyla aktarılır.Yazar, bu konuları ve kavramları eski ve yeni halleriyle anlamları bakımından karşılaştırır.Eski ile yeni çatışmasını yeninin getirdiği müstehcenlik ya da bunun aksi, eskinin alışkanlıklarının yerine geçen  ve eskisiyle aralarında hayli uçurum olan yeni yaşam biçimi ,alışkanlıklar vs oluşturur.

Yazar kaleminin üslubunu kitabında aslında bazı cümleleriyle tanınlar.Teşbih,cinas,mecaz,olanı benzetme yoluyla aktarma yazara uzaktır.Bunları kabul etmez.Onun için fikir,mevzu mühimdir ve Türkçenin duru kullanımı önemlidir.Kitap zaten mevzu arayışına dayanır.

Ahmet Haşim,Yakup Kadri, Keriman Halis Ece, Recaizade Ekrem,Safveti Ziya  gibi isimlere rastlamak keyifliydi.

Ayrıca Tanzimat’la gelen yenilikler ve bu yeniliklerin Osmanlı toplumundaki eğreti duruşu da kitapta işlenir.

ALINTILAR

Latin harfinin iyiliklerinden biri Türk yazısını,sırmadan,yaldızdan,yıldızdan ayıklamasıdır.

Akıl henüz,insan mekanizmasındaki tam yerini bulmamıştır.

İnkılap kıymetlendirilmiş kısmetsizliklere karşı isyan, kıymetsizlenmiş kıymetlere karşı hürmettir.

İnsanlar, hodbindirler.Zayıf görünmeye gelmez.Bir defa zayıf zannettiler mi,inmeli bir hasta gibi, herkes yanından kaçar.Neşeli olacaksın.Karnın tok gibi cebin dolu gibi göster.

Br cemiyet namussuzluğu bile kıymetlendirirse ahlak olur.

Heykelsiz, musikisiz, mimarisiz , şiirsiz;inkilap,bu bir cesettir.Yığın toprağını sanat yumuşatır, sanat sular sanatın yumuşatamadığı sulamadığı yığın toprağı üzerinde fikirler,kuru fikirler,çakıl taşı gibi yuvarlanır, zıplar,kayıp gider.

Akıl da tuz gibi kendi başına kullanılmak için değildir.Her şeye karıştırılabilir.Hisse de ihtirasa da gözyaşına da hatta deliliğe , çılgınlığa.

PAKİZE

Yayınevinin “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi 1831-1928” projesine ait birçok kitabı okudum.Proje zamanında tefrika edilip sonra kasıtlı ya da kasıt olmadan kitaplaştırılmamış, unutulmuş,unutturulmuş tefrika eserleri günümüze ulaştırıyor.Yayınevi bu projede bazen hiç bilmediğimiz yazarlarla bizi tanıştırırken,bazen de yakından tanıdığımız bir yazarın daha önce karşılaşmadığımız bir eseriyle buluşturuyor.Proje sayesinde Türk edebiyatı tarihinde adı geçmeyen pek çok yazar gün yüzüne çıkıyor.Pakize’de yazarı Behice Ziya Kollar’da o yazar ve eserlerdendir ki edebiyat tarihimizde adı geçmeyen aynı kaderi yaşayan Fatma Fahrünnisa ve Belkıs Sami Boyar’ı (Halide Edib’in kardeşi)bu çalışma sayesinde tanıdım.Yazarı hakkında çok fazla bilgi sahibi olunmayan,hatta gerçek bir olayı anlatıp anlatmadığı konusunda muallakta kalınan Kesik Baş Cinayeti ve yazarı olduğu düşünülen Ziya ile de bu titiz çalışma sayesinde tanıştım.İlginç bir polisiye /dedektif romanıydı.

Maarif Dergisi’nde yayımlanan Pakize,on altı tefrikadan oluşur.Bir kadın tarafından yazılmış ilk romanlarımızdandır.Fatma Aliye ile birlikte ilk kadın çevirmenlerimizden olan Behice Ziya’nın, salon hayatını o güne kadar anlatılanlardan çok farklı bir bakış açısıyla anlatan, otobiyografik izler taşıyan Salon Köşelerinde romanı yazarının, salon hayatında hayli tecrübeli olan Safveti Ziya’nın kardeşi olma ihtimali bulunmaktadır.Safveti Ziya’nın kalemi de salon hayatındaki varlığı da ,şıklığı da ve kendisinin Büyükada’da düzenlenen bir baloda tüm şıklığıyla kalp krizi geçirerek ölmesi de çarpıcıdır.

Fatma Aliye Hanım’ın,Zafer Hanım’ın,Behice Ziya Kollar’ın ve birçok Osmanlı /Türk edebiyatı ve dergi kadın yazarının kalemi Tanzimat ve sonrasındaki kadın hareketine dayanır.Fakat Pakize romanı bir farklılık barındırır;karakteri hayli güçlü bir kadındır,baskın bir karakterdir.Birçok şeyi okuyan,eleştiren,yerli, yabancı gazete ve dergileri takip eden,düşünce yazıları yazan,dik başlı bir kadındır. Romanda günlük ve mektup ayrıntıları kullanılırken,batılılaşma eleştirilir.Dönemin en çok işlediği konulardan biri olan kadının özgürleşmesi,kimlik kazanımı,küçük yaşta evlendirilmesi gibi meseleler romanın içindedir.Okumaya düşkünlüğü neticesinde bir gazetede okuduğu yazı onu yazarın peşinde sürükler;bu platonik,saplantılı bir aşka dönüşür.Eylül 1895 Mart 1896 arasında tefrika edilerek yayımlanan romanın yazarı Behice Ziya Kollar,ilk kadın gazetecilerimizdendir. Kadınların aydınlanması için sadece roman değil,makale de yazan ve okuyan Fatma Aliye’nin karakteri,bu yönü Pakize karakterine adeta sirayet etmiştir.Fakat Pakize ne çabalar içindeki Refet’tir, ne Muhadarat romanındaki Fâzıla’dır,ne de Belkıs Sami Boyar’ın aldatılan,bunu kabul etmeyen ama evliliğini belli bir noktaya kadar sürdüren,göze alışı yansıtan Ferhunde’sidir.Üç kadın da biri yoksulluk, biri aldatılmayı kabullenmeme,diğeri iradesi dışında  evlendirilmesiyle bir kadının ilk aşkından vazgeçip başka bir erkeğe aşık olabileceğini göstermesi gibi özellikleriyle çok güçlüdürler.Fakat bu güçlerini ya kötü bir karakterin varlığı ya yoksulluk ya irade dışında yapılan bir evlilik ya da ihanet gibi koşullar belirler.Oysa Pakize’nin gücünü koşullar belirlemez.Yahut dik duruş içinde bulunduğu güç şartlarla belirlenmez . Pakize’ nin özgür kişiliğe sahip olması,seçimi kendisinin yapması, taleplerini reddedebilmesi,bir yazara tutkuyla bağlanabilmesi onu farklı kılar.Bir kadın olarak tutkusunun peşinden gider.İçinde yıllarca bu tutkuyu yaşar.Sonu da belirttiğim karakterlerin sonundan farklıdır.Örneğin Refet amacına ulaşır.Pakize ise amacına göreceli bir biçimde ulaşır.Çünkü onun meselesi aşktır ve mevzubahis aşk olunca neyin başarılı,mutlu bir nihayet olduğu tartışılır. Bana göre Pakize’nin vardığı nokta;arzusundan vazgeçmeyecek kadar aşkta güçlü duruşudur.Bu vazgeçmeyiş,onun kendi kendine yaşadığı bir karardır.Zaten aşkı da platoniktir.  

Pakize’nin bir erkeği istemesi,onu içinde yaşatması,yaptığı evliliği, yazma ve okumaya bakış  açısı,dönemin yaşantısını reddetmesi,aşk uğruna bedenini hırpalaması ve sevdiği Rıfat’ı içinde yaşatma biçimi hayli etkileyici bir dille yansıtılır.