Kitaplara, kahveye, sigaraya bağımlı, hiçbir işte tutunamamış, ölmek isteyip devam eden, tutunmak için yaşamayan, kaybetmeyi öğrenmeye çabalayan, kendi olmanın mücadelesini veren bir karakter sanki roman boyu bir kıvranma halindedir.
Postmodern olan metin “kesik kesik “ olarak adlandıracağım bir duygu verir. Anlatımda da zaten kesik kesik bir üslup bulunur.
Portre bir iç sancıyı aktarır. Bu sancı,varoluş üzerinedir ve yazmak isteyip de yazamamaktan doğar.
ALINTILAR
Aşk kavramı aslında,yok olmayla benzeşir.
Havayı içine çeker,suyla yıkanır, toprağa basar,ateşe bakar.Ve bunlar insanı iyileştirir.
Mahmut Yesari,gözleme dayanarak yazan, yazarken saha çalışması yapan bir yazardır.İlk işçi konulu romanımız olan Çulluk romanını yazmak için Cibali’de (fabrikada) çalışan,Su Sinekleri romanını yazmak için konusuyla ilgili olarak sinemaya hayran gençlerle hayli vakit geçiren yazar, İstanbul’un Antika Tipleri kitabında 20. Yy’ın başındaki İstanbul’un şehir hayatı ve kendine has özellikleri barındıran tiplerini aktarır.
İstanbul’un Antika Tipleri kitabı Mahmut Yesari’nin dergi ve gazetelerdeki yazılarında bir seçkidir. İkdam, Modern Türkiye Mecmuası, Yarımay, Cumhuriyet, Büyük Doğu,İstanbul Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi’nden, Amcabey mecmua ve gazetelerindeki yazılardır. Kitaba adını veren İstanbul’un Antika Tipleri bir yazı dizisidir.Bu kitabın birinci bölümünü oluşturur. Kitabın ikinci bölümünde yazarın ailesinin konağına girip çıkanlar, üçüncü bölümünde Aramızda Yaşayanlar bulunur.
Kitapta yer alan tipler hayatın içindedir. Kimisi abartılı halleriyle olduğu gibi aktarılırken kimisi oldukları gibi yazar tarafından mizahi bir dille, yer yerde hiciv ile aktarılır. Mardik Reis,Mütareke senelerindeki İstanbul’u çok güzel anlatır.
Nabza göre şerbet verenler, içkiye düşkünler, dolandırıcılar,miras yediler, hovardalar,zamparalar,atıp tutanlar,işini bilenler,muhabbetine doyum olmayanlar, iyimserler, konakta yaşananlar,eski ve yeni bekçiler…Kitapta yer alan tipler kendi konuşma biçimleriyle,ağız ve lehçeleri ile yansıtılır.
Mahmut Yesari’nin mirasyedi karakteri Sırrı ve ondan daha başka mirasyedilerin anlatıldığı Hınç romanında kibar ve güler yüzlü İlyas Bey karakteri meyhanelere girer. Zamanında varlıklı olan bu karakter üç beş kuruş kazanmak, rakı içmek için kolundaki sepetindeki karidesleri satar.Muhtar Bey’de bir mirasyedidir. O da meyhanelere,kimseye bir ısrarda bulunmadan turfanda meyveleriyle girer. Üç beş kuruş kazanmak için, ahaliye gülümseyip selam vererek, turfanda sebze ve meyvelerini satmaya çalışır. İlyas ve Muhtar Bey giyimleri, meyhanedeki halleri,geçmişlerinde varlıklı olmalarıyla ve kollarına taktıkları sepetleriyle birbirine çok benzeyen iki karakterdir.
Karşı gelemedikleri kadere karşı ,kederle ve umutla yan yana duran bir çift.Romanda yaşananlar çok ağır, çok acı fakat anlatıcının mektupları- günlükleri yaşanan acıya karşın umut doludur. Keşke bu umut her acıya karşı beslenebilse ve keşke her umut gerçekleşebilse.
Romandan yola çıkarak diyorum ki sevenler ayrılıkla sınanmasın, hele ölüm ayrılığıyla …Hasta bir kadın,yazar bir erkek. Birbirini seven nişanlılardan Setsuko tüberkülozla mücadele eder. Yalnız değildir yanında sevdiği adam vardır. Setsuko, Nagano’da bir sanatoryuma yerleşir .Yazar, hayal ettikleri hayatı yaşama umudunu hiç kaybetmez. Elbette ölüm olasılığı ve korkusu, sevdiğini kaybetme endişesi genç yazara sıkça uğrar. Fakat genç yazar, nişanlısının hastalığa karşın iyileşmesinin umudunu hiç yitirmez. Nişanlılar birbirleriyle endişe ve korkuyu paylaşmazlar,kederden çok geleceğin hayalini kurarlar.Bulundukları günlerin ileride anı olarak hatırlanacağını düşünürler.
Rüzgar Yükseliyor , Tatsuo Hori’nin yaşamından izler taşır.
Edebiyatta yazdığı kitabı tamamlayamadan ölen yazarlardandır William Golding ve tamamlayamadığı eseri de Çatal Dil’dir.
Roman genel olarak Antik kent Delphi’de, MÖ 1.yy’da geçer.
Bilicilik yapması için genç yaşında tapınağa gönderilen, kız çocuğu denecek yaşta görevine başlayan Areika’nın “pythia” olma serüveni romanda anlatılır.Mitler,haliyle tanrılar, Antik Yunan,din romanın merkezindeyken roman, tanrıların varlıklarını, inancı sorgular. Onların varlıklarına bazen kuşkuyla bakar, bazen sığınır,bazen de onlarla alay eder.
Arieka içinde gizli,içinde henüz uyuyan bir takım özelliklerinden, yeteneklerinden ve yaşadığı iki olayın insanlar arasında doğa üstü olarak adlandırılmasından dolayı Apollon adına kehanette bulunmak için seçilir.Ardından tapınağa götürülür ve kısa bir süre sonra da birinci pythia olur ve gelmiş geçmiş tüm birinci Pythiaların en gencidir.Tam altmış yıl bilicikle hayatı geçer, tanrılara karşıysa duygu ve düşünceleri karmaşıktır.
Romanın ilginç karakterlerinden biri İonides’tir. Rahiptir ve bilici yani kehanette bulunan Areika’nın sözlerini Tanrı sözü olarak insanlara iletir.Bilicinin ağzından dökülenleri yorumlamakla yükümlüdür.Apollon’un yüksek rahibi olarak bilici aracılığıyla edinilen tüm bilgileri asıl haline çevirip söylemekle yükümlüdür.Onu ilginc kılan emelleri ve ateist oluşudur.
Varlıklı bir aileden gelen fakat pek sevgi görmemiş Arieka,yaşlılığından geçmişine dönüp yaşadıklarını anlatır.Bu anlatımda sevgisiz geçen çocukluğu, Delphi Tapınağı ,Antik Yunan, kadın olma,Tanrı,Tanrılarla ilişkiler bulunur.Tanrılara karşı kusku ön plandadır.Çocukluğunda yaşadığı bir olay neticesinde tanrıya adak sunulmuşken,neden tanrıçalara adak sunulmadığı ,tanrılara yanaşılırken neden tanrıçalara yanaşılmadığı konularında sorular sorar.
Çatal dil hem kendi manasında roman da yer bulurken, hem de bir metafordur.Kelimeler,insanlara iletilenler her zaman belirsiz ve çift anlamlıdır.
Antik Yunan’ı,mitleri severim ve bu kavram ve dönem üzerine kurulu romanı okumak her ne kadar sonu olmasa da çok keyifliydi.
Kardelen bana her daim en güçlü çiçek türü gelir.Soğuğa rağmen hayat bulup yaşaması etkileyicidir. Bahar çicekleri yaşatmak için her koşulu sağlarken,kardelen zor koşula rağmen var olur.Bir yandan da baharın müjdecisidir.Ah İlay… Sen de bir kardelendin.
Özellikle 20. Yüzyılda bir milletin bir kesiminin esir oluşu,Türklere karşı yapılan zulmün acıları ve derinliği romanda aktarılır.
1970’lerde Sovyetler Birliği’nin etkisi altında kalan Bulgaristan’da geçen romanda başta İlay karakteri olmak üzere yoğun bir iç çözümleme bulunur.
İlay,ülküsü uğrana ve aşkı uğruna can verecek kadar güçlü bir kardelendir.Aşkı ise Mehmet Ali. Aşk varsa dünya kaidesi;sınamak ister.Dünya İlay’ı da Mehmet’i de sınar.Yaşadıkları ülkenin rejimiyle, uzaklarla,ideallerle,insanlarla sınar. Mehmet feda eden tarafta olurken İlay ise aslında aşkı uğruna da ülküsü uğruna da var olur,ne de olsa kardelenler her kış büyür.Romanın ortalarına yakın ülkü ve aşkını birbirinden ayırabileceğini,bu iki şey için ayrı ayrı ölebileceğini söyleyen İlay’a dedesinin karşılık olarak “bu iki şey birbirinden ayrılmaz İlay, ruh iki ayrı şeyle hemhâl olmaz,varlık tektir” sözleri romanın sonundayken aklımdan geçti.
İlay’ın ülküsü Türkçülüğüdür. İlay,Bulgaristan’ın asimile etmeye çalıştığı Türklerden biridir.Ama o dedesinin anlattıkları ile hem karakterini inşa etmiş,hem de Türkçülüğünü korumuş bir kadın. Türkçülüğü uğruna aşkını kendi ellerinden alan bir kadındır.
Romanda yer alan 70’lerin kara lekelerinden bir konu bulunur; Bulgar hükümetinin Türklere yaptığı baskı,zulüm.Savaş açmak her zaman topla,tüfekle,bombayla olmaz, İlay da aslında bir savaş açar.Tüm kanlı girişim ve baskılara karşı Türk olmasının gücüyle ve alay edercesine,sözüyle direnir.Ayaza direnen kardelen gibi Türk olduğu için uğradığı baskıya,daha çocukken okullarda Türkçe konuşulmasının yasaklanmasına direnir.Türkler için düzeltme kamplarının olduğu bir atmosferde büyür,Kur’an ve bayrağın evlerde saklandığı,Türk okullarının kapandığı,Türklerin falakaya yatırıldığı,dövüldüğü,başta doktor olmak gibi kendi emellerinin gerçekleşebilmesi karşılığında ve sosyalistliğini ölçmek için babasını vatan haini olarak tanımlamasının istendiği acı dolu bir dönemde yetişir,yaşar. Ama İlay her daim dik durur,ayaza karşı varlığıyla da yokluğuyla da kardelen olur açar.
ALINTILAR
Kişi, zincirlerini fark etmeyecek kadar tutsaklaşır mı?
Yaşadıkça her şey mümkün,çünkü umut,hep bir yerlerde yaşamaya devam eder.
Bildiğim bir şey var,korku bir baş verdi mi yüreğinde, sarmaşık gibi sarar insanı,sevgiye yahut başka şeye yer bırakmaz!
Sevdamız yedi renkli demiştim .Yedi rengin bunca tonu olduğunu bilememiştim.
Akdeniz’in doğusunda açılan bitmek bilmeyen bir yaranın, Doğu ile Batı çatışmasının, Müslüman ve bir Yahudi’nin hasrete dönen aşklarının,savaşın romanı…Benim için başyapıtlardan biridir.
İsyan’ın babası,Adana’da yaşayan Nubar adında genç Ermeni öğretmen ile bir dostluk kuruyor ki bir Türk ve Ermeni arasında böyle bir dostluğun kurulması o dönem için alışılmamış bir şey.Türk ve Ermeni genci bir fotoğraf kulübü kuruyorlar.Ardından Adana’da bir ayaklanma oluyor,Ermeni mahallesi talan ediliyor,Nubar ailesiyle beraber dostunun evine kaçıyor.Ertesi gün olaylar yeniden alevleniyor ve bu defa sığınılan ailenin evine girilmek isteniyor.Bir subay fotoğraf makinelerinin ve çekilen fotoğrafların teslim edilmesi şartı ile o evi koruyor.Fakat İsyan’ın babası bir makineyi saklıyor ama o günden sonra tek bir kare bile çekmiyor.Nubar ise fotoğrafçılığı meslek olarak seçiyor.Bir süre sonra Nubar ve en yakın arkadaşı Lübnan’a taşınıyorlar.Nubar yola çıkmadan önce Arkadaşına,”sana verecek bir tek kızım var”diyor.Kızını arkadaşıyla 1914 yılında evlendiriyor.Bu yıllar Osmanlı’nın can çekiştiği,savaşın başladığı yıllar.1915 yılında ise Beyrut Ermeniler için tehlikeli bir bölge oluyor ve Nubar Amerika’ya gitmek istiyor.İsyan’ın babası bir Türk ile Ermeni’nin kardeşçe yaşayabileceğini düşünüyor. İsyan’ın babası,oğlunun devrimci olmasını istiyor.Oysa isyan doktor olmak istiyor.Bir süre sonra İsyan’ın Salim adında kardeşi doğuyor ve bu doğumda anneleri ölüyor.Evin kadını İsyan’ın ablası oluveriyor. Ablasının babalarını ikna etmesiyle İsyan,Marsilya’ya tıp okumaya gidiyor.Bu noktandan sonra olaylar iki dünya savaşı arasında gelişmeye başlıyor.
İsyan öğrenimini sürdürürken arkadaşlarıyla gittiği birahanede sohbetlere katılıyor.Dersler dışındaki mevzularda genelde sessiz kalıyor.Bir gün siyasi bir olay ile ilgili fikri sorulduğunda verdiği bir cevap üzerine Bertrand adındaki adam tarafından evine kadar takip ediliyor ve bu takip ile İsyan direnişe giriyor.İsyan’ın adı artık Bakü oluyor.Teşkilat içinde,İsyan aktif olarak yer alıyor,görevi kurye.Hareketli günler geçerken kaldığı apartmana jandarmanın girdiğini görmesiyle bir eve sığınıyor.Bu evde Clora ile tanışıyor.
Bir süre sonra Bakü ismi yeni kimliği ile Pierre Emile oluyor ve onun içinde bulunduğu direniş halk tarafından destekleniyor.Yeni görevi ise sahte kimlik atölyesinde bulunmak…İsyan bu süreçte Lyon’da bulunuyor.Kurtuluş üzerinden üç ay geçiyor ve isyan okulunun bulunduğu şehre dönüyor.Görüyor ki çoğu olmayan olaylarla kendisi kahraman olmuş.Ünü kurtuluş sonrası yapılan toplantıda çekilen fotoğraf ile daha çok artıyor.İsyan,Beyrut’a döndüğünde babasının da etkisiyle direnişin kahramanı olarak karşılanıyor.Ablasının evlendiğini, kardeşinin kaçakçılığa karıştığını öğreniyor.Clora’ nın ziyareti,direniş konferanslarının artması,Clora ile ilişkisinin başlaması ise birbirini izleyen olaylar.Fransa’ya gidip Clora ile evleniyor ve Beyrut’a dönüyorlar.1947 yılında Filistin’in Arap ve Yahudiler arasında ikiye bölüneceği söylentisi ile olaylar çıkıyor.Bu arada hapse giren kardeşi de çıkıyor.1948 yılında İsrail Arap savaşı başlıyor.İsyan babasının hastalığı sebebiyle onun yanında,Clora ise Hayfa’da kalıyor.Savaş çıkınca bu iki sınır asla geçilemez bir hal alıyor.Tam yirmi yılı aşan hasret başlamış oluyor.Roman yetmişli yıllarda son buluyor.
Yazardan daha önce “Biz İse Yalnızca Arabalardık” öykü kitabını keyifle okumuştum.Bir roman olan Sahipsiz Mektuplar Müzesi günce ve mektuplardan oluşur.
Sakin bir hafta geçirmek niyetinde olan,bir değişim programıyla İtalya’ya giden genç adamın tuttuğu günlüklerden romanı okuruz ve aynı zamanda çağlar öncesine ait mektuplardan…
Başlarda ihtimali düşük olan bir aşkın nasıl kendini var ettiğine şahit olurken,romanın ikinci katmanı olan bir aşkın da mektuplarını okuruz.Yüzyıllar öncesine ait olan bu aşkın mektupları trajedi barındırır.
Yalnızca bugününde var olduğunu,yarınlara dahil etmeyeceğini düşündüğü Mary ‘e ,içe dünyasında yavaş yavaş, gün be gün kâh itiraz kâh kabullenişleriyle genç adamın teslim olma halini yazar açık bir dille anlatır.Fakat bu aşk sadece bugüne ve yarına mı aittir bu? Şiirsel dile sahip olan dört farklı yüzyılda yazılmış mektuplarla genç adamın aşkı arasında ne gibi bir bağ vardır?Bağdan öte bir paralellik mi taşır?Yarım kalmış hikâyelerin,kavuşamamış kişilerin sancıları yansıtılırken bu roman aşkın ruhlara sirayetini mi aktarır?
Tarihin içinde sıkışmış ve bir aşka bağlanmış bir ruhla genç adam arasında nasıl bir alâka vardır?
Hem anlatımıyla,hem konusuyla,hem etkileyici sonuyla son zamanlarda okuduğum en iyi romanlardan biriydi
ALINTILAR
Tesadüf,yolumuzu kaybettiğimizde Tanrı’nın yüzünü göstermeden bize uzattığı eldir.
Vakit ne olursa olsun ,aklımda sen olmadan derin uykularda kaybolmak istemiyorum,sevgilim.Tanrı biliyor ya ölüm zaten bunun icin var.
Bir insanı tanımak o insanın sevdiği yemeği ,sevmediği rengi bilmek kadar basit değil.
Yeşillerin ,kahverengilerin arasında doğanın varlığını değil, insanın yokluğunu arıyorum çoğu zaman.
Hayal kırıklığı ,hayal kurmanın bir parçası.
Belki de yalan, yalanı söyleyenden çok,ona inananın suçudur,bilmiyorum.
Ne var ki yalnızlıkla gelen bağımsızlık, gerçek hürriyetten farklı.
Bildiğimiz bütün gizemleri birkaç kitapla elimizden geldiğince açıklamışız. Ama kıskanma ,sevgi ,özlem gibi en ilkel içgüdülerimizi anlatmaya ne kitaplar yetmiş ne de onca yazar ve şairin ömrü.
6Bir kişinin kimliğini belli eden kelimeler,gün geliyor o kişinin dudaklarından bir kez olsun dökülmüyor.
Her yerin Sirke koktuğu,her yerde uyuyamayan insanların olduğu bir distopya.
Henüz sosyal medyanın olmadığı bir dönemde yazılan kitap,günümüz toplumunun yalnızlığını, kaostaki durumunu yansıtıyor.
On yıl önce yaşanmış kitlesel bir psikozu, yaşanan yirmi günün gizemini anlatıcı araştırmaya başlıyor. Bu araştırmada on yıl önce, yirmi gün boyunca hiç kimsenin uyumadığı,daha doğrusu uyuyamadığı, hiç kimseye uyku ilaçlarının fayda etmediği,kişilerin cinnet geçirdiği ,uyurgezer olarak buhran içinde dolaştığı olayların tanıklarına başvuruyor. Bu yaşanan hadisenin araştırılma sırasında olaydan sonra sağ kalanlara başvurduğunda yolu bir kütüphaneye çıkıyor.Bu kütüphane farklı bir kütüphane ve kütüphane olayın araştırıldığı dönemde kalıntılardan ibarettir.Kaosun yaşandığı dönemdeyse bu kütüphane bir kayıt yeridir.Mahrem sırların yer aldığı kütüphanede herkes birbirinin sırrını ,gerçekliğini okuyor.Yazar bugünün toplumunun birbirini gözleyen insanlarını, acımasızlığını ,internet çağının yalnızlaştırdığı gerçeğini rahatsız edici ,ürkütücü bir biçimde işliyor.
Öngörüsü çok güçlü olan roman çığlıklar,sirke kokusu, uyurgezerler ,parçalanarak öldürülenler, ifşalar,ayak sürüme sesleri ile ilerlerken bir kütüphanenin bir şehri nasıl etkilediği sergileniyor.
Anlatıcının insan mantığının geri çekildiği ,kimsenin hatırlamak istemediği yaşanan olayı araştırması ve sonuca varmaya çalışması sırasında hem heyecan hem de gizem gitgide artıyor.
Gorki,acı anlamına gelir ve yazar Makar Çudra hikayesini bu isimle imzalar.Acı manasındaki adı seçmesinin elbette bir nedeni vardır.
Maksim Gorki,toplumcu gerçekçilik akımı ile insanın farklı yönlerini ,toplumun insan üzerindeki etkilerini aktarır.Yaşanmış Hikâyeler kitabında yer alan hikâyelerin tümünün genel özelliği de budur. Ayrıca yazarın hayatından izler barındırır.Gözleme dayalı yazılmışlardır.Sekiz yaşındayken, annesinin vefatından henüz birkaç gün sonra,dedesinin “git ,ekmeğini kazan”demesiyle ekmeğini kazanmaya giden Gorki, gördüklerini,yaşadıklarını kalemiyle aktarır.
Hikâyelerin karakterleri genel olarak işçidir,yoksuldur,evsizdir,sokakta yaşayanlardır.Bazılarıysa toplumda yer bulamayan kişilerdir ve toplum tarafından dışlanmışlardır.Bu insanlar adaletsizliği yaşarlar. Mücadele içindedirler.Hayli trajik yaşamlar işlenirken bir o kadar zorlu olana karşı verilen mücadelenin varlığı da işlenir. Haliyle hikâyelerin her birinde bir direnme,direnmeye neden olan umut yer alır.Umudu doğuransa her karakterin “özgürlük”tutkularıdır, yaşam sevgisini taşımalarıdır.
Toplum tarafından dışlanan karakterlerin olduğu hikâyeler Konovalov,Çelkaş,Yemelyan Pilyay,Malva hikâyeleridir.
Makar Çudra geleneksel izler barındırırken,aşkın bağlayıcı yanı ile bireyin özgürlüğünün çatışması üzerine kuruludur.Çingene yaşam tarzı ön plandadır.“Gezip görecek, hayatın tadını çıkaracak,sonra da yatıp öleceksin…Gerisine kulak asma!” düşüncesini barındırır. Özgürlüğü vurgular.Anlatılan Radda ve Loyko’nun hikâyesi hayli dramatiktir.
Çelkaş,toplum tarafından dışlanmış Çelkaş’ın hikâyesidir.
Yol Arkadaşım,iki yolcunun Odessa limanında karşılaşmasıyla dostluk,arkadaşlık kurmasını anlatırken,Bir Kere Sonbaharda hikâyesindeyse yabancı olduğu bir kentte meteliksiz ve yersiz yurtsuz kalan bir adamın başına gelenler anlatılır.
Konovalov hikâyesinde hapishanede intihar eden alkol bağımlısı Konovalov’un neden kendini öldürdüğü onu tanıyan arkadaşı tarafından aydınlatılır.
Sevgiye,yakınlığa ihtiyacı olan insanın sıkıntısı,psikolojisi yılgınlığını yazar Malva hikâyesinde işler.Bu hikâyede diğer hikâyelerde olduğu gibi güçlü betimlemeler yer alır.Ayıca Malva karakteri de hayli güçlüdür.
Yoksulluğun,doğa ile insan ilişkisinde insanın çaresizliginin doruğa çıktığı bir hikayedir, Bozkırda.Yine doğa betimlemeleri güçlüdür ve yalnızlık ön plandadır.Yine bu öyküde sosyal eleştiri bulunur;yoksulluk bu eleştirinin merkezindedir. Bozkır,hem gerçek manada hem de metafor olarak kullanılır.
Kitabın özelliklerinden biri yazarın yaşadığı şehirle ilgili düşünce ve duygularını ,İstanbul’u yazarın görmüş olduğu geçmişiyle anlatmasıdır. Bir diğer özelliğiyse İstanbul’u anlatan, eserlerine İstanbul’a yer veren yazarlardan, yazarların yazmış olduklarından söz etmesidir.Kitabın en belirgin yanı özlemdir.Bu özlem geçmişe duyulan bir özlemdir.Fakat Abdülhak Şinasi Hisar gibi bahsettiği kişiler ne masal kahramanıdır ne Nahid Sırrı Örik gibi toplum eski alışkanlıklarını, geleneklerini bırakıp yeniyi kana kana içerken onun ille eskiye saplanıp kalmış hali vardır, ne de Aydın Boysan gibi birkaç kesim ve bu kesimlerin sosyal hayatını anlatır.Tabii bu isimler Aydın Boysan hariç (daha yakın bir zamandır) genel olarak faklı dönemleri, daha eski dönemleri vurgular. Selim İleri biraz melankoli ve biraz nostalji ile şu anda da yaşanabilecek bir hayat üslubunu okura gösterir. Yazarın özlemini anlamamız,bu özlemdeki haklılığı ve duygu yoğunluğunu kavramamız ,belki de şehrin anlatılan haliyle bugünde de İstanbul’un yaşanma biçiminin gerçekleşebilme olasılığını barındırmasıdır. İçi cız ettiren işte böyle bir olasılık varken, anlatılan biçimin yaşanmayışıdır. Duvarda asılı kavukluk elbet işlevini yitirmiştir ama şehirleşmedeki mimarimiz ya da sosyal hayattaki geleneklerimiz vb birçok ayrıntı sürdürülebilecekken ne yazık ki yitip gitmiştir.Zamanla kaybolan değerlerin günümüzde yaşama ihtimali varken yok edilişi hüznü hissettirir.Kaldı ki Selim İleri’nin 90’larda kaleme aldığı bu kitapta yazarın özlemini duyduğu yıllar gecen yüzyılın ortalarıdır.
Kitap boyunca İstanbul’un sanata nasıl yansıdığı, edebiyattaki örneklerle verilirken aslında bahsedilen dönemlerin sanat,sosyal yaşamına,ekonomisine, kültürüne ve yozlaşmaya başlanmasına ışık tutar.
Kitapta kaybolan sokaklar,semtler,adetler, sosyal yaşam alanları, ilişkiler duyular aracılığıyla da aktarılır. Bazen bir radyo cızırtısı,bazen çiçek ve semt kokuları,bazen gözün gördüğü yüksek tavanlı evler,balkonlarda asılı çirozlar bazen de bir limonatanın tadıyla satırlar okunur.
Değişim elbet güzel ve kaçınılmazdır.Ancak değişim bir öncekini tamamen yıkmak,yok etmek,yok saymak olmamalı,yeniyi eskinin özüyle inşa etmek olmalı. İstanbul ne yazık ki her döneminde genel olarak her alanda bunu başaramamıştır.Yazar 90 ‘lardan çocukluğunun geçtiği 50’lere özlem duyarken ve 50’ler öncesine ait kendine anlatılanlara hasret çekerken,biz de bugünden hem bahsedilen dönemlere hem de yazarın eskiden “böyle miydi” dediği , kitabı kaleme aldığı döneme hasret çekeriz. Yani her kuşak bir önceki İstanbul’u arar olmuş…
Kitabı okurken aklıma Murathan Mungan’ın Eskidendi,Çok Eskiden şiiri geldi ve Sezen Aksu sesinden Son Sardunyalar…
Kitap içinde yazarın özlem duyduğu bizim içinse hiçe görmediğimiz plajlar, yetiştirilen çiçekler,yemekler, yemeklere katılan bitkiler bulunur.Dergi ilanlarından dönemin İstanbul yaşantısı aktarılır.Kitapta mevsimler yemekleri, çiçekleri ve insanların mevsimleri yaşayış biçimleri ile aktarılır.
Öz mimarisini gözden çıkartan,özellikle Adnan Menderes döneminde tarihi yapıların tahribi ile bir kentin değişiminden değil kimliksizliğe gidişinden bahsedilir.Diyebilirim ki artık bu kimliksizlik günümüzde en üst seviyededir.
İstanbul’la ilgili her kitapta mutlaka adını zikrederim; Reşat Ekrem Koçu.Kitapta yer almaz ama mevzu İstanbul ile ilgili bir kitapsa adini anmam gerek. Ayrıca sormam da gerek ; İstanbul Ansiklopedisi hala neden basılmamakta.Eski İstanbul bari satırlarda yaşasa.
Eski Kadıköy’ünün son çocuklarından,eski Moda’nın son tanıklarından Selim İleri, kitabında birçok yazardan İstanbul bağlamında işlediği konuyla ilgili baze de işlediği konuya yön veren alıntılar paylaşır.