GÖKYÜZÜNDE NEHİRLER VAR

Elif Şafak ile “Pinhan” romanıyla tanıştım.Ardından ne yazdıysa kâh içim titreyerek,kâh gülerek,kâh ağlayarak kısaca tüm duygu durumlarını yaşayarak ve edebiyatın bilimsel yanının da tadını alarak okudum.Bu romanı ise sadece bir roman değil,kaynağını Mezopotamya’dan,Gılgamış’tan alan modern bir destan.Bir yanıyla da Mezopotamya’da çekilen çilelere,yitip gidenlere ve Hasankeyf’e bir ağıt.

Romandaki birçok olay ve karakter tarihten esinlenerek yazılmışken,satırlar arasında Charles Dickens’a rastlamak güzel bir sürpriz oldu.

Seyreltilse de,saflaştırılsa da,tek bir orijinal molekülü kalmasa da,yüzyıllar sonra bile bir su damlası ilk halini,ilk içerdiği şeyi sonsuza dek koruyabilir mi,suyun hafızası var mı,su hatırlar mı? Romanın temeli bu sorular üzerine ve “suyun hafızası” üzerine kurulu.

Çok katmanlı bir kitap.İnsanlığın ortak belleğine odaklanan romanda insanlık hallerinin ve insanların coğrafya,yeryüzünde derinlemesine incelenmesini barındırıyor.Aslında bir noktada nasıl buluştuğumuzu yansıtıyor.Birbirine kavuşan,birbiriyle kıvrıla kıvrıla ve kıvrana kıvrana bağlanan nehirler gibi birbirimize bağlanışımız anlatılıyor.Yeryüzünden silinen ama var olmaya devam eden nehirler gibi silinip var oluşumuzu aktarıyor.

Bir su damlası,kadim bir şiir;Gılgamış Destanı’nın bir bölümüne ait tablet ve eksik dizeleri,insan başlı,boğa gövdeli ve kuş kanatlı,beş bacaklı lamassu,”Ninova ve Kalıntıları” kitabı…Asırlar arasında,insanlar arasındaki bağı oluşturuyor.Ama asıl bağ bir damla su ile kuruluyor.

Köklü şifacılar soyundan gelen,suyu önemseyen,en gizli su kaynaklarını bulabilen Narin’in büyükannesi bilgeliği ile beni büyüleyen bir karakter oldu.Nen çiviyazısı ile dövme yapan bir karakterken aralarında yüzyıllar olsa da  Arthur ile olan benzer yanları etkileyici bir ayrıntıydı.

Yedi yaşındayken annesini ve babasını ani bir selde kaybeden,göçmen ve varlıklı dayısı tarafından yetiştirilen,hayatta kalmaktan yorulmuş,eşi ile boşanma arifesindeyken 2018 yılında Thames Nehri üzerinde bir yüzen eve taşınan,su bilimcisi Züleyha.1840 yılında  Thames Nehri’nin kıyısında doğan,diller ve sayılarla sıra dışı bir bağı olan ve doğduğu anı bile hatırlayacak kadar çok güçlü bir hafızaya sahip,nitelikli bir okur ve şu yeryüzünde gerçek aşkı bulan,otuz altı yıllık muazzam bir hayatı olan,denizler ötesine aşk ve bilim için savrulan Lağımlar ve Gecekondular Kralı Arthur.Dicle Nehri kıyısında yaşayan,yaşadığı yer baraj yapımı için talan edilen,vaftizi için Laleş Vadisi’ne götürülmek istenen Ezidi kızı Narin.Bu karakterler bir noktada var oluşlarıyla,evveli ve ahirleri ile buluşuyor.

Romanda anlatım bilgi ve bilgelik barındırırken,şiirsellik,metafor yer yer kullanılıyor.Cinsiyet,kökler ve göçmen olmak,aşk romanın içinde yer alan konularken insanlığın karanlık yanları edebiyatın zirvesinde sunuluyor.

İnsan unutur mu?Unuttuğunu mu zanneder? İnsan unutsa bile dünya kayıt tutar,hem de en ince ayrıntısına kadar.Bazen tabletlerle,bazen hikâyelerle,bazen çizilenle ve yazılanla ama en çok su ile kayıt tutar.Hem de bu kaydı tutan bir su damlası olabilir.O su damlası da öyle bir derinliğe sahiptir ki ortak bir belleği olusturabilir.Bir su damlası yerel ile evrenseli, dün ile bugünü birleştirebilir.

Roman, Ezidi soykırımları, göçmenlik,sınıf,güç,doğa ve insan kıyımı gibi dünya yaralarını gösteriyor.Anlatılanlar ve usta anlatım diliyle tüm yazılanlar okunurken bir “ah”dedirtiyor.Bir su damlasının sıcak bir metale düşerken çıkardığı ses gibi içiniz cız ediyor.

Romandaki her karakter incelikle işlenmiş.Ezidileri katleden teröristlerden tutun da Arthur’un çırak olarak işe girdiği yayınevi sahiplerine kadar her karakter etten kemikten ve kendine has ruh halleri ve özelliklerinden oluşuyor.  

MÖ. 630 yılında bir yağmur damlası olarak Kral Asurbanipal’in saçına düşen su,asırlar boyu devrini  döngüsünü gerçekleştirir.Bugünse yüzyıllar boyu şahit olduklarıyla hâlâ yeryüzündedir.Kim bilir,bir gün vapurdayken yüzümüze çarpan bir damla,ya da yağmurlu bir havada yürürken dudağımıza değen bir damla, kana kana içtiğimiz bir bardak sudaki bir damla M.Ö Asurbanipal’in saçına düşen,ardından yüzyıllar boyu yeryüzüne inen o damla olacak.  

Büyükanne

Bir deniz yıldızı hikâyesi fakat bir değil birçok deniz yıldızını kumsaldan denize bırakan bir kadının ve etrafındaki kişilerin hayatı…

Atatürk sevgisini,Türklüğü, Atatürk’ün ve Türk kadınının ve cumhuriyetin değerini,Türk çocuklarını ve yeni neslin kıymetini,memleket aşkını,cumhuriyet için verilen emekleri ve cumhuriyet için duyulan vazife aşkını vurgulayan roman “iyilik” üzerine kuruludur.Halide Nusret Zorlutuna küçükken romanlarla tanışır ve onları çok zaman ayırdığı için evle ilgili sorumluluklarını aksatır.Annesi de ona roman yasağı koyar.Bunun üzerine yazar çok güzel ve bir o kadar da dokunaklı bir söz eder:“Benim içimde yaşadığım renkli geniş dünyam; Maceralarını kendileriyle beraber yaşadığım dostlarım elimden alınmıştı.Ellerim böğrümde,yabancı bir dünya içinde yapayalnız kalmıştım sanki.”Yazar ve şair ne kadar güzel ifade etmiş…Bu satırlar nereden aklımda kaldı hiç hatırlamıyorum.

Kitaba geçiyorum fakat yine yer yer kitap anlatımımı yazara ait ve yazarla alakalı şeylerle böle bilirim.

Yaşadığı köyde herkesin hayatına iyilikleriyle dokunan,bir yanıyla modern bir yanıyla gelenekçi bir kadının hayatı anlatılıyor.Bu hayat anlatılırken pozitif bir karakterin varlığıyla çevrenin ve o çevreye ait insanların da hayatlarının güzelleştiğini aktarıyor.Roman 1967 yılında geçerken duyarlı bir kadının etrafındakilerce nasıl sevildiğine de şahit olunur.

Milli Edebiyat akımı yazarlarından olan Halide Nusret Zorlutuna’nın romanda yarattığı dünya iyiliklerle donatılmış bir dünyadır.Her sayfa iyiliklerin olduğu bir dünyanın kapısı misali açılıyor.

Yazar çok değerli kalem Emine Işınsu‘nun  annesi hatta Emine Işınsu adı edebiyatta ilk olarak annesinin Bir Devrin Romanı kitabında geçer:“Kars’ta bir ışık gibi Işınsu hayatımıza doğdu.” Halide Nusret Zorlutuna tasavvufa meraklıdır,beş vakit namaz kılar,İslamiyet’e hayrandır,bu özelliği kızı Emine Işınsu‘nun kalemine yansır.Emine Işınsu romanlarında hadisler paylaşır .Tasavvufi kişilerin biyografilerini yazar.

Halide Nusret Zorlutuna bir yanıyla muhafazakâr bir yanıyla da moderndir.İnkılapları yakından takip ederken ülkenin geleceği için Anadolu’yu gezerek öğretmenlik yapar. Muhafazakâr,gelenekçi yanı ve modern yanı yazarın yarattığı Büyükanne romanındaki ana karaktere adeta yansır.

Mütareke yıllarında yazdığı “Git Bahar”şiiri ona ün kazandırır ve Mütareke İstanbul’unu çok güzel ve gerçekçi biçimde aktarır.Düşman askerlerince vatan toprağının işgali sonrasında şair,gelen baharla bu durum arasında bir bağ kurar ve şiir çok ses getirir.Bu şiir bu romanda da yer alır.Zorlutuna romanında karakter aracılığıyla şiirine bir selam yollar.Ayrıca romanda benim hayran olduğum Tevfik Fikret’in Sis şiirinden de bir bölüm vardır.Bu arada bu şiir üzerine Abdülmecid Efendi resim yapar ve şaire hediye eder.Bu ayrıntılara girersem kitaptan bahsedemeyeceğim. Bu yüzden tekrar kitaba dönüyorum.Çocukları ve güzel olan her şeyi bir de tespihleri seven büyükanne üç çocuğa,yedi toruna ve doğurmadığı birçok çocuğa,gence sahiptir ve kendinden büyüklerin bile büyükannesidir.Bir köyü yaşayanlarıyla beraber güzelleştirir.Köye ve orada yaşayanlara ışık tutar.Eşiyle birlikte kurdukları çiftliğin ürünlerini satarak köye hizmet ederler.Ütopik bir köy yaratırlar. iyiliğin ve idealistliğin oluşturduğu bir köy,bir yaşam yansıtılır.Ayrıca roman çocuk psikolojisini de barındırır ki yazarın öğretmen olmasından dolayı bu ayrıntı çok güzel işlenmiştir.Yazarın öğretmen yanı romanda yer alır.

Osmanlı’nın son dönemine, Abdülhamid zamanında hürriyet mücadelesine,çocukluk yıllarında dönemin acılarına bu acıya sebep olan babasının sürgün yıllarına,Birinci Dünya Savaşı’na,İstanbul’un işgaline, cumhuriyetin kuruluşuna ve ilk yıllarına şahit olan yazar tüm bu dönemleri eserlerine yansıtır.Bu kitabında da bu dönemlerin izleri vardır.Romanın sonlarında yer alan Ankara gezisi adeta roman içinde bir gezi türüdür.

Kadın Yazarların Annesi unvanını alan yazar çok eşli evliliğe karşıdır.Kadın hakları savunucusudur ve kadın haklarını batıda değil Türk tarihinde arar.Romanda yazarın hayatından iz taşıyan başka bir ayrıntı da Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yılarca hizmet vermesidir.Bu romanında ölülere,mezarlara çiçek yollamak,koymak yerine Çocuk Esirgene Kurumu’na para yatırmanın daha doğru olduğunu vurgular .

 

PAUL İLE VİRGİNİE

Herkes tarafından saygı duyulan , birbiriyle kardeş gibi yakın olan Paul ile Virginie’nin anneleri insanlara daima iyilik yaparlar. Paul ile Virginie bir arada büyür, gençlik vakti geldiğinde ise artık süt kardeş değil sevgilidirler. Roman boyunca bir aşka şahit olurken fonda güçlü tasvirlerle doğa yer alır. Ayrıca sürekli tesadüflerin varlığı, coşkun bir anlatım dili derken romantizmin her unsuru eserde görülür.

Roman aşkla beraber erdemi, sınıf farkını, sadakati, toplumun kurallarını, yapısını işler ve bu yapıya karşı eleştiride de bulunur.

İki aşığın masum kalplerine karşın dünya vardır ve iyi niyetli, tertemiz, çalışkan Paul ile  iyilik timsali Virginie aşklarıyla bu dünya tarafından sınanır, aşkları uğruna mücadele eder. Virginie’nin Paul ve aileleri için göze aldığı, özveride bulunduğu şey onları trajik bir sona sürükler.

 

DÖNEMEÇTE

Yazar,romanlarında ve hikâyelerinde toplumu yansıtır.Dönemeçte romanında da ülkemizin tek partili dönemden çok partili döneme geçiş evresini ve bunun topluma yansımasını işler.Birbirine ters düşüncelerin bir taşrayı nasıl böldüğünü,yapılan münakaşalar sonucu küsmeler neticesinde insanlar arasında selamın sabahın kesilmesini,aşçısından berberine insanların senelerin alışkanlıklarını değiştirmesini,siyasi iklimin toplum yaşantısını nasıl etkilediğini gözler önüne serer.Roman taşrada geçer ve tek parti yönetiminden sıkılmış kişiler çok partili sistemi destekler.Bu destekleme sürecinde aslında hırslar,çıkarlar mı vardır?Yazar tam olarak bu noktaya değinir.Tek partili yönetimle çok partili yönetim arasındaki fark,çok partili rejimin insanlara sunmayı düşündükleri hayli durgun taşra yaşamını hareketlendirir.Ülkede bir değişim rüzgârı vardır ve taşra insanı bu rüzgâra kapılır.Rüzgârın önündeyse hem tek partili dönemin yılgınlığı,hem de yeni düzenin getirebileceği çıkarlar vardır.Tüm bu toplumsal süreç ve bu sürecin yazar tarafından yapılan analizine bir de aşk hikâyesi eklenir.Romandaki bu aşk hikayesi dört kişi üzerine kuruludur.İdealist ,aydın doktor Şerif,Handan, savcı yardımcısı Orhan ve eczacı Celal Bey.Bu aşk dörtgeninde mutlu olabilen var mı,roman ilerledikçe bu soru yanıt bulur.

Ülkenin bir dönemeçte olduğu dönemi yansıtan yazar,toplumun geçirdiği süreci,değişimin getirdiklerini yansıtır. Aslında bu durum daha önce okuduğum çoğu kitaplarından yola çıkarak, sadece “Dönemeçte” romanında değil genel olarak yazarın her eserinde yer alır diyebilirim.Eserlerinde bir dönemi aktarır,objektif bakış açısıyla işler ve o dönemin analizini yapar.

Tarık Buğra,gerçekçilik ile bir yandan da toplumun bir çözülüşünü yansıtır.Bu da geleneksel olanın ve taşranın kendine has yerel dokusunun bozulmasıdır.Bu romanında en fazla görülen ayrıntılardan biri ülkenin siyasi değişimiyle gerçekleşen çözülmesidir.

Romanda alışılagelmiş düzen içindeki ve bu düzende tekrarlar söz konusuyken birden çıkara dönük,içten pazarlıklı ,durağanlıktan hayli hareketliliğe geçen insanın halleri ve var oluş çabası bulunur.

Yazar, ülkenin değişimlerinden,dönemeçlerinden yola çıkarak birçok eser vermiştir ki,İbiş’in Rüyasın’da ise siyasi değil kültür değişiminin ,toplumsal hayatın değişiminin sancılarına yer verir.Bu romanında da sessiz, kendini tekrar eden,bir taşranın her köşesinde politikanın konuşulması ve çok partili döneme girişteki sancılar,değişimler yer alır. Yazar, İbiş’in Rüyası’nı hayatının maddi anlamda en zor olduğu döneminde yazar.

Dönemeçte, bir ülkenin altüst oluşunun,bu süreçte taşrada yaşananların anlatıldığı,değişimin getirdiklerinin göstertildiği ,çözümlemelerin yapıldığı ,dönemin Anadolu taşrasının anlatıldığı birey toplum çatışmasının işlendiği bir romandır.

Roman boyunca aydın ,idealist kişilerle çıkarcı kişilerin çatışmaları yer alırken,temelde olup bitenler ile olması gereken ve özelikle aşk dörtgeninde yer alanlar sürekli çatışma halindedir.Aynı zamanda temeldeki duygunun sürekliliğini karakterlerin iç çatışmaları destekler.

Roman aynı zaman dönemin aydın kesim ve halk arasında açılan uçurumun da fotoğrafını çeker.

 

KUMADAM

Nathanael, çocukken uyumadan önce annesi tarafından anlatılan korkunc öyküler dinler. Öykülerden biri de Kum Adam adından bir karaktere sahiptir.Uyuyan çocukların gözlerine avuç avuç kum serpen,çocukların böylelikle çıkan gözlerini kendi çocuklarına götürüp ,onları besleyen bu  karakterden Nathanael hayli korkar.Kafsında bu karakteri çizer,evlerinin merdivenlerini çatırdatarak yukarı çıktığını duyar ve artık onun için canlı bir varlıktır. Ayrıca babasının  ölümünü Kumadam ile ilişkilendirir. Yetişkinliğinde bu durumu arkadaşına mektup yazarak paylaşır. Bu durumdan bir süre sonra sevgilisinin de haberi olur. Nathanael, melankolik öykü yazmaya baslar. Çocukken yaşadığımız olayların sonunda bastırdığımız duyguların yetişkinlikte insanın peşini bırakmayacağını işleyen Kumadam’ı okuyan  Freud, etkilenerek “tekinsizlik” kavramını geliştirir.

Karikatürist, yazar, besteci, müzik eleştirmeni, hukukçu  Hoffmann’ın yazmış olduğu ve psikolojinin, gerilimin, gotik edebiyatın iç içe olduğu öykü hiç beklenmedik bir sonla biter.

Kitapta yer alan Metruk Ev öyküsü de Kumadam gibi çocukluk kâbuslarına dayalıdır.Ayrıca kişinin karakterini belirleyici bir ayrıntı olarak yansıtılır. İki öyküde de düş ile gerçek birbirine karışır.

 

Şehir Mektupları

Gazeteci,yazar Ahmet Rasim ayni zamanda bir İstanbul anlatıcısıdır.Falaka’da dönemin eğitimini,meydanlardaki eğlencelerini,geleneklerini,Leyal-i Iztırab kitabında,Meşakk-i Hayat’ta hane,köşk hayatını,dönemin kadın erkek ilişkilerini gözleme dayalı bir biçimde aktarır.Bu anlamda dönemin fotoğrafını çektiği için ayrı bir önem taşır.

Şehir Mektupları ise örnek verdiğim kitaplardan farklı olarak  Abdülhamid dönemine ait adeta belge niteliği taşır.1897 1899 yılları arasında yazılmış deneme -fıkra yazılarıdır.

Dört ciltten oluşur ve içinde mizahı da barındırır.Yazılar şehirdeki aksaklıkları anlatırken çözümde arar.Evlerin kiraları ve Şirket-i Hayriye‘nin bilet fiyatları,şehir gezinti yerleri,iki vapur işletmesinin arasındaki anlaşmazlığın halka yansıması,şehirdeki dilencilik mevzusu aktardıklarından bazılarıdır.

Benim için İstanbul her ayrıntısıyla başlı başına bir araştırma konusuyken ve şehre ait birçok konuda birçok kitap okumaya çalışırken,İstanbul’un eğlence tarihini,yemek kültürünü,eski bayramlarını, geleneklerini,eski basınını,eski ekonomisini kısaca ağırlıklı olarak anlatıldığı dönemin sosyal,kültürel,ekonomi hayatını okumak çok keyifliydi.

İlk cümlemde bahsettiğim gibi yazar aynı zamanda gazetecidir.Şehir Mektupları ise Malumat gazetesinde ve başka dergi ve gazetelerde yazdıklarından bir seçkidir.Bazı yazılar hüzünlüdür bazı yazılarsa güldürür.

Yazar gelenekçidir.Halka bilgi verme çabasındadır.Halkın anlayacağı açıklıkta yazar.Bu sebeple Şehir Mektupları’nda eski gelenek ve görenekleri anlatır.Yazar aynı zamanda bir toplayıcıdır.Duyduklarını ve gördüklerini toplar ve kalemine yansıtır.Şehir Mektupları buna en iyi örnektir.

Çocukluğunu İstanbul’da geçiren yazar gördüklerini ve duyduklarını,yaşadıklarını okura aktarır.

ALINTI

İnsanlığın engin bilgilerini içine alabilmek için zihin ve ömür dardır,kısadır.İnsanları kendi lisanından başka lisana muhtaç olmaksızın bilgi edinmeye sevk edecek bir yol bulalım .

Hüküm Gecesi

Namık Kemal’in İntibah ile açtığı yoldaki eserlerin son halkasıdır.Yazarın genel önemli özelliklerinden biri roman kahramanlarının savrukluğudur serserilikleridir,yerlerini arayışları,yerlerini bulamayışlarıdır. Bu ayrıntı dönemin Türkiye’sinin genel psikolojisinden ortaya çıkar. Yani yazar toplumun fotoğrafını çeker.Realist bir biçimde ve eleştirel dille anlatır.Romandaki karakterlerden biri olan Ahmet Kerim’in arkadaşı suikasta kurban gittikten sonra resmen içi boşaltılmış bir kukla gibi bir süre savrulur,belli bir noktaya kadar zira Kiralık Konak romanındaki Seniha da farklı bir psikolojiyle bu haldedir.

Roman İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Partileri arasındaki kavgalar üzerine kurulmuştur.İkinci Meşrutiyet  dönemi yansıtılır.Ahmet Kerim,İtilaf ve Hürriyet’e bağlı bir gazetede yazmaya başladığında tek bir amacı vardır İttihat ve Terakki bir an önce yıkılmalıdır zira tam anlamıyla İtilaf ve Hürriyet onu yansıtmaktadır.Ahmet Kerim karakteri yazarın diğer romanlarındaki bazı karakterler gibi onu üzen şeylere,kafasındaki hayatla dışarıdaki hayatın uyumsuzluğundan doğan sıkıntılara karşı,hayal kırıklığına karşı eylemsizdir.Değiştirme çabasına girmez.Bu da Ahmet Kerim’in ruh olarak,psikolojik olarak çöküşüne sebep olur. Hüküm Gecesi kişisel çıkarlarla hareket eden iki partinin ülkeye yarar getirmeyeceğini vurgular. Dönemin toplumsal yapısı açıkça realist bir biçimde aktarılır.

Roman karakteri Ahmet Samim muhalif bir gazetecidir.Ahmet Kerim yazarın en yakın arkadaşıdır.İki yazar da İttihat ve Terakki partisine karşı yazılar yazar.Tehditler altında yaşarlar.Yakup Kadri’nin her romanında var olan aşk bu romanında da bulunur.Bu pişmanlık dolu bir aşktır.Ahmet Kerim her gün önünden geçtiği bir konaktan şarkı ve piyano sesi duyar ve sesin sahibine aşık olur.Ahmet Samim ise öldürülür.İki yazarın da kaleme aldıkları yazıların yayınladığı gazeteler kapatılır.

Ahmet Kerim siyasetten uzak bir yaşama başlar fakat yaşadığı bir olayın sonucu tekrar siyasete döner ve yazmaya başlar.Bu yeni süreçte yaşadığı olayın kahramanlarından olan Semiye intihar eder.Siyasi çekişmeleri gerilimleri,düşmanlığın doğurduğu bir suikast ile tüm muhalifler gibi Ahmet Kerim’de tutuklanır.İdamdan kurtarılan Ahmet Kerim Sinop’a yerleşir ve romanın ortalarında bir müddet yaşadığı ruh çöküşü bu defa kuvvetli olarak tükenmişlik ile beraber başlar..

Roman ayrıca Meşrutiyet yıllarını anlamak için birçok ayrıntı barındırır.Ayrıca roman yakın geçmiş dönemi olan Abdülhamid dönemine de hayli eleştiride bulunur.“Benden sonra bu millet yine düşünmesin,bilmesin, görmesin,cahil,sersem,kör ve budala kalsın”demiştir. Bunun için memleketin bütün kapılarını her türlü aydınlığa karşı sımsıkı kapatmıştır. Düşününüz biraz önce sahnede gördüğünüz o  mevkarakar Abdülhamid gecesinin karanlığından girmiş yarasalar değil midir ? “ Bu satırlarla Meşrutiyet’in aksayan yanlarının, olumsuzlukların zeminine dikkat çeker,aslında temeline iner.Roman Türk kavramının içinin boşaltıldığı dönemin hazırlığının Abdülhamid döneminde olduğuna dair eleştiriler de taşır.

Roman Türk milletinin aklı selim sahibi,olgun,tedbirli oluşuyla İttihat ve Terakki ‘nin paradoksal,ütopist,tedbirsiz oluşu arasındaki uçuruma dikkat çeker milliyetçiliği ise sadece propaganda olarak kullandığını iddia eder.

Romanın ayrıntılarından biri Meşrutiyet devriyle Abdülhamid döneminin kıyaslanmasıdır.31 Mart Olayı,İttihat ve Terakki’nin kuruluşu,sonraki varlığı ayrıntı bilgilerle aktarılır.Roman çıkarlar,fikir çatışmalarıyla insanın neye döneşebileceğini işaret eder.

SANATA TARİHSEL VE KÜLTÜREL YAKLAŞIMLAR

Yaşayarak, yaparak ve sosyal öğrenme olan yaratıcı dramanın Türkiye’deki öncüsü olan Profesör Doktor İnci San’ın yaratıcı drama hakkındaki tanımı anlayışı,kitapta yer alır.

Sanatın bir ifade aracı olarak da ele alınması gerektiğinin altını çizen kitap,geçmişteki sanat anlayışından yola çıkarak günün ve geleceğin sanatının nasıl şekilleneceği hakkında düşüncelere yer verir.Özellikle teknolojinin,kültürlerin daha hızlı ve daha sık etkileşimi ile sanatın gelecekteki yeni ifade biçimlerine öngörüde ve bu konuda tahlillerde bulunur.

Sanatın tüm insanlar için birçok sebepten önemli olduğunu vurgulayan kitap sanat ve kültür ilişkisini ele alır.Sanat ve kültüre ilişkin her konuda araştırma,inceleme yazıları yer alır. Bu konuları psikoloji,minyatürler, modern resim vb. alanlar dahildir.

Kitap,”İnci San Kitaplığı” serisinin son kitabıdır. Kitapta sanat tarihi bilimcilerinden bahsedilir. Kitap içinde minyatür,minyatürün özellikleri bulunur.

Eğitim ve öğretim için Steiner’in saptadığı bölümler açıklayıcı biçimde aktarılır.Alıntılarda konuyla ilgili bir bölüm paylaştım.

Çocuk ve gençlik tiyatro festivalleri ile kültür adına atılan adımlar İnci San’ın gözlemleriyle anlatılır. Aydın ve entelektüel kavramları açıklanır. Yaratıcılık,yaratıcılık sürecindeki dört aşama kapsamlı bir biçimde açıklanır.

Sanatlar, Eğitim ve Kültür

Sanatın ve sanat eğitiminin bireysel ve toplumsal gelişim üzerindeki etkilerini inceleyen kitap, sanat eğitimini tanımlar ve sanat eğitiminin önemini vurgular.

Sanatın bilimle,teknolojiyle ve birçok alanla ilişkisi kitabın konularındandır.Sanat eğtiminin hangi temellere oturtulduğu incelenir ve amacı belirlenir.

Türkiye’deki örgün eğitimde cumhuriyet öncesi ve sonrası olarak sanat eğitimi incelenir.

Sanatın yaratıcılığı desteklemesi,düşünme biçimlerinde farklılıklar oluşturması,sorunlara karşı çözüm üretmedeki payı,özellikle toplumsal sorunlarda çözüm üretmesi kitabın işlediği diğer konulardır.

Sanat eğitiminin ana sorunlarına değinilir,başta yaratıcı düşünme ve eleştirel bakış açısına ulaşma olmak üzere sanatla edinilen kazanımlar kitapta incelenir.

İnci San sanatı sadece yetenek olarak tanımlamaz.Güncel sorunlara çözüm bulmaya,düşünmeyi,yaratıcılığı,eleştirel bakış açısını,toplumu ve bireyi geliştiren bir süreç olarak görür.

Kitabın odağında yer alan görüşlerden biri de her insanın sanatçı olması gerekmediği lakin sanatları tanımasıdır,kendi genel kültürü içine sanatları dahil etmesidir.

Ülkemizin sanat eğitiminde Atatürk’ün yaptıkları,cumhuriyet öncesinde yapılan çalışmalar, 1980’lere dek yapılan çalışmalar,yaratıcılık ve yaratıcılık süreci işlenir.

Kitap içinde yer alan yazıların birçoğu bir öneri ile biter.

Sanatta ve bilimde yaratıcı olanların tüm düşünme biçimlerini kullandığını vurgulayan kitapta yaratıcılık ve yaratıcı süreç ve beyinsel etkinlik de işlenir.

Sanat eğitimi kuramı,sanat eğitimi yöntem bilimi,sanat eğitimi tarihi,kitapta ele alınan konularken,Fiedler, Gustaf Britsch’in  sanat kuramları ele alınır. Platon’un,Nündel’in,Fiedler ve Britsch’in  sanat hakkındaki  söyledikleri, kuramları  kitapta yer alır.

İnci San’ın makalelerinin derlenmesiyle oluşturulmuş bir kitaptır. Bu derleme tarih ve konulara göre yapılmıştır.Sanatlar eğitimi ile ilgili olan makalelerdir.Bu kitabından önce “Çocuk ve Sanat”, “Yaratıcı Drama ve Müze” kitapları da konulara göre bölümlere ayrılmış makalelerden oluşur. Bu kitapta da Mete Akoğuz,Akın Cınbarcı ve Safiye Kılıç yazıları düzenlemiştir.
Akın ve Mete Hoca ne şanslıyım, benim hocalarımdır.

KIRMIZI ÇİÇEK

Hayatı boyunca ruhsal sorunlar yaşayan,nöbetler geçiren,sinir hastalıkları hastanesinde kalan yazarın Kırmızı Çiçek öyküsü otobiyografik izler taşır.Akıl hastanesindeki bir adamın sanrılara karşı verdiği mücadele kadar kötülüklere karşı da verdiği mücadele anlatılır.İnsanın kötülük karşısındaki çaresizliğini vurgulayan öykü, dünyadaki kötülüğü yenmek isteyen adamın bu uğurdaki takıntısı etkileyici biçimde anlatılır.Öykü, yazarın bir süre evinde kaldığı Turgenyev ‘e ithaf edilmiştir.

Semyon İvanov,katılıp döndüğü savaştan dolayı hasta ve bitkin bir adamdır. Vasiliy ise cılız bir adamdır. İkisi de demiryolunda hat bekçiliği yapar ve komşudurlar.Tanışmaları ardından yakınlaşırlar.Farklı düşüncelere sahip olsalar da haksızlığa uğrayan iki arkadaşın yaşadıkları ve doğru olanı yapmaya çalışan İvanov’un hikayesi İşaret öyküsünde anlatılır.Sonu etkileyicidir.

Dört Gün öyküsü yine otobiyografik izler taşır. Yazar, Rus Türk Savaşı’na katılmıştır ve yaralanmıştır. Hastaneye yatırılır.Öyküde de yaralı halde ölmeyi bekleyen bir  askerin düşünceleri  anlatılır.Savaşın saçmalığını, annesini,öldürdüğü Türk askerinin annesini düşünürken günlerce hayatta kalma mücadelesi aktarılır.

Gece öyküsü intiharını planlayan bir adamın gecesini anlatır.

ALINTI

Düşündüğün şeyleri gerçekten de düşünüyor musun ? (Gece öyküsü)