Hayatta Kalma Alıştırmaları

Hayatta Kalma Alıştırmaları aslında tamamlanamayan bir serinin ilk kitabı .

Yazar kitap içinde anlattıklarını yaşamıştır. Tüm anlatılanları, yirmi yılını sahte belgelerle yaşamış “kaçak”ın kaleminden okuruz .

Ölüme, kahramanca ölümlere şaşırılmayan bir dönemi anlatan kitapta, işkenceler, toplama kampları,İkinci Dünya Savaşı, ,soykırım,kaçış , sahte kimlikler var.

Kitap içinde yer alan işkenceye ait bölümler okurken beni hayli sarstı. Yazarın işkenceyi tanımladığı,işkence deneyimlerini anlatırken kendi deneyimleri üzerinden işkenceye anlamlar verdiği bölümler çarpıcıydı, işkence yöntemlerini anlattığı bölümlerse ürkütücüydü, iç sızlatıcıydı.

ALINTILAR

İnsani olmayan ,yani insanüstü olan insanın bedenini sonsuz acıya direnmeye zorlamasıdır.Çünkü bu en değersiz ,en sefil hallerde,en aşağılık anıları biriktirecek de olsa yaşamak dışında hiçbir şey arzulamayan bedene ölümün buz gibi soğuk ve parlak yolunu dayatmak olur.

İnsanın kendisini neyin beklediğini bilmesi her zaman iyidir.

Her şeyin bir sonu var hayatta,var oluş sebeplerinin bile.

 

 

GERÇEK DIŞI

Mehmet Seyda dendiğinde aklıma ilk gelen kömür işçileridir.Zira kendisi de Ereğli kömür işletmelerinde bir dönem çalışır ve sonrasında bu durum,kömür emekçileri kalemine yansır.Özkan Çeliker,James Sulivan, Necdet Ası “bu isimler de kimler”,derseniz hepsi Mehmet Seyda’nın edebiyatta bir dönem kullandığı isimlerdir.Yazarın adını duyunca aklıma ikinci gelen şeyde hayli fazla olan bu mahlas durumudur.Memet Seyda kalemi dendiğindeyse hem toplumcu gerçekçi eserler vermiştir hem de ruh çözümlemeleri yaptığı eserleri vardır.Gerçek Dışı romanı hayli ruh çözümlemesi barındırır. Yazarla tanıştığım kitap Yaş Ağa, ardından okuduğum Bir Gün Büyüyeceksin’di. Daha sonra bazı hikâyelerini keyifle okudum.Uzun bir aradan sonra yazardan hiç okumadığım romanı Gerçek Dışı ile tanışmak çok güzeldi.

Gerçek Dışı romanın adı,içeriyse gerçek dışının gerçek olabileceğidir. İnsan,insan zihni ve yapabildikleri çok güçlüdür.İnsanın hayal ettikleri,zihninden geçirdikleri ve söyledikleri gerçeği yaratabilir.Hangisi gerçek hangisi değil insan karıştırabilir.Romanın anlatım dilinde gerçek ile kurgu karakterler açısından iç içe geçer.Roman boyunca gerçek ile gerçek dışı arasındaki ilişki,gel gitlerle ele alınır.

Roman gerçeklik adına yeni bir bakış açısı oluşturur. Kavramın ne denli göreceli olduğu ortaya konulur.Ayrıca gerçek ve hayal arasındaki çatışma roman boyu devam eder.

Yazar, her karakteri psikolojik açıdan derinlemesine işler.İç dünyalarını yansıtır.Eserlerinde ağırlıklı olarak  ruhsal çözümlemelerde bulunan yazar, bu romanında da detaylı ruh çözümlemeleri yapar. Aynı oranda bu karakterler aracılığıyla dönemin atmosferini de yansıtır.Toplum yaşantısı romanın fonunda yer alırken her karakterin içe sancısının sebepleri ele alınır.

Roman karakterlerinden Ali Muhsin ve Feride İstanbul’da Madam Mari’nin pansiyonunda yaşar.Bu iki karakter ve tüm roman karakterlerinin iç dünyaları karışıktır.Roman boyunca anlatım dili olan iç monolog ve yer yer diyalog sürerken,okur olarak karakterlerin zihinlerinde geziniriz.Karakterler arasında tuhaf bir bağ  vardır ve bu bağın her ilmeğini yalnızlıkları oluşturur.Her karakter kendini dengelemeye çalışır fakat bu sancıdan başka bir şey getirmez.

Betimlemelerin de yer aldığı,yazarın şairliğinden gelen şiirsel anlatımın da bulunduğu roman,yer yer  soyuta yaklaşan bir anlatım biçimini de barındırır.

 

ALINTILAR

Gerçeğin yüzüne dimdik bakılamıyor, bakamıyorsunuz. “Ben bakarım!” diyenin alnını karışlarım.

Her aşk, her tutku, öbürlerini bastırıp ortaya çıkan bir yanından kazanmaz mı özelliğini?

Herhangi bir şeyin ya hiç olmayacağı ya da pek güç olacağı tasarlanır; günün birinde de olur o. Oldu mu onu bir zamanlar tasarlamış   aklının bir kıyısından geçirmiş olan kişi,hiç tasarlamamış olandan daha çok bocalar.

İnsanları tanıdığımızı sanıyor, ama tastamam tanıyamıyoruz. Ya peki,insan kendi kendini tanıyor mu? Bu da ayrı sorun.

Gece Bülteni

Sonu bakımından hayli şaşırtan bir polisiye okudum.Olay kadar romanın karakterlerine de hayran kaldım.

Komiser Kostas Haritos serinin ilk kitabı olan Gece Bülteni,hayli karışık bir cinayetin soruşturmasını içerir.Atina’da Arnavut bir çiftin katledildiği cinayetle başlayan karmaşa Haritos tarafından çözülmeye çalışılır. Romanda göçmen sorunları işlenirken gerçekleri saptıran,gerçeklerden uzaklaşan medyaya bir eleştiri vardır.

“Beni yazar yapan Heybeliada’dır” diyen yazarın,roman karakteri Haritos,Atina’da görevli bir komiserdir.Komiser Yunanistan’a gelen göçmenlerden hoşlanmaz,ülkesinin geleneklerinin yozlaşmasından dolayı üzgündür ve eşi ile olan ilişkisiyse hayli ilginçtir.Şehir dışında hukuk okuyan kızına ne kadar düşkünse müstakbel damadı için de o kadar antipati duyar.Haritos’un eşi elinden televizyon kumandasını düşürmezken,  Haritos’un yardımcısı Tanasis her şeyi eline yüzüne bulaştıran biridir.

Arnavut çift doğranarak katledilmiştir.Bu cinayetin ardından bir televizyoncu olan Yanna,yayından önce televizyon kanalı binasında ölü olarak bulunur.Öldürülen çiftin evi etrafında dolanan bir şüpheli görgü tanığı tarafından teşhis edilirken cinayet aleti bulunamaz.Oysa Yanna’yı öldüren cinayet aletini Yanna’yı öldürme biçiminden dolayı Yanna’nın üzerinde bırakmıştır.Şüphelinin suçlu olduğu basınla paylaşılacakken, Yanna’nın çiftte dair bir iddiası ve çiftin evinde bir arama yaparken bulunan paralar, çiftin bu eve arada sırada uğradığı bilgisinin edinilmesi ve Yanna’nın öldürülmesi asıl olayın yani karışık bir cinayet olayının çözülmeye başlamasına neden olur. Meslektaşlarınca kendisine “hafiye” lakabı verilen Yanna’nın cinayete kurban gitmesiyle  olaylar bir düğüm halini alır,düğüm ise olaylar araştırılırken işlenen cinayetlerle ve edinilen ipuçlarıyla adım adım kördüğüm oluşturur.

Yanna’nın yayınlamayı düşündüğü ve “ bombayı patlatacağım” dediği fakat ölümüne neden olan olay ne?Bu haberin içeriği ile ölen Arnavut çiftin arasındaki bağ ne ya da böyle bir bağ var mı? Çifti öldürdüğü düşünülen katil gerçek katil mi? Seri ölümlerin arkasındaki katil kim? Eski bir suçlu gerçekten bu olaylardaki suçlu kişi mi? Yeni cinayetlerle bir ilişkisi var mi? Polis merkezindeki bilgiler hangi yolla,kim tarafından dışarıya çıkartılıyor ve katil kim ve elinden sözlük düşürmeyen,kelimelere düşkün Haritos,bu kördüğümü nasıl çözüyor?Tüm bu sorular adım adım çözülen kör düğümde yanıt bulurken,roman heyecan, soru,soruların şaşırtan cevapları ile doludur ve roman sona ulaştığında şaşırtan bir neticeye varır.

Portre

Kitaplara, kahveye, sigaraya bağımlı, hiçbir işte tutunamamış, ölmek isteyip devam eden, tutunmak için yaşamayan, kaybetmeyi öğrenmeye çabalayan, kendi olmanın mücadelesini veren bir karakter sanki roman boyu bir kıvranma halindedir.  

Postmodern olan metin “kesik kesik “ olarak adlandıracağım bir duygu verir. Anlatımda da zaten kesik kesik bir üslup bulunur.

Portre bir iç sancıyı aktarır. Bu sancı,varoluş üzerinedir ve yazmak isteyip de yazamamaktan doğar.

ALINTILAR

Aşk kavramı aslında,yok olmayla benzeşir.

Havayı içine çeker,suyla yıkanır, toprağa basar,ateşe bakar.Ve bunlar insanı iyileştirir.

İstanbul’un Antika Tipleri

Mahmut Yesari,gözleme dayanarak yazan, yazarken saha çalışması yapan bir yazardır.İlk işçi konulu romanımız olan Çulluk romanını yazmak için Cibali’de (fabrikada) çalışan,Su Sinekleri romanını yazmak için konusuyla ilgili olarak sinemaya hayran gençlerle hayli vakit geçiren yazar, İstanbul’un Antika Tipleri kitabında 20. Yy’ın başındaki İstanbul’un şehir hayatı ve kendine has özellikleri barındıran tiplerini aktarır.

İstanbul’un Antika Tipleri kitabı Mahmut Yesari’nin dergi ve gazetelerdeki yazılarında bir seçkidir. İkdam, Modern Türkiye Mecmuası, Yarımay, Cumhuriyet, Büyük Doğu,İstanbul Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi’nden, Amcabey mecmua ve gazetelerindeki yazılardır. Kitaba adını veren İstanbul’un Antika Tipleri bir yazı dizisidir.Bu kitabın birinci bölümünü oluşturur. Kitabın ikinci bölümünde yazarın ailesinin konağına girip çıkanlar, üçüncü bölümünde Aramızda Yaşayanlar bulunur.

Kitapta yer alan tipler hayatın içindedir. Kimisi abartılı halleriyle olduğu gibi aktarılırken kimisi oldukları gibi yazar tarafından mizahi bir dille, yer yerde hiciv ile aktarılır. Mardik Reis,Mütareke senelerindeki İstanbul’u çok güzel anlatır.

Nabza göre şerbet verenler, içkiye düşkünler, dolandırıcılar,miras yediler, hovardalar,zamparalar,atıp tutanlar,işini bilenler,muhabbetine doyum olmayanlar, iyimserler, konakta yaşananlar,eski ve yeni bekçiler…Kitapta yer alan tipler kendi konuşma biçimleriyle,ağız ve lehçeleri ile yansıtılır.

Mahmut Yesari’nin mirasyedi karakteri Sırrı ve ondan daha başka mirasyedilerin anlatıldığı Hınç romanında kibar ve güler yüzlü İlyas Bey karakteri meyhanelere girer. Zamanında varlıklı olan bu karakter üç beş kuruş kazanmak, rakı içmek için kolundaki sepetindeki karidesleri satar.Muhtar Bey’de bir mirasyedidir. O da meyhanelere,kimseye bir ısrarda bulunmadan turfanda meyveleriyle girer. Üç beş kuruş kazanmak için, ahaliye gülümseyip selam vererek, turfanda sebze ve meyvelerini satmaya çalışır. İlyas ve Muhtar Bey giyimleri, meyhanedeki halleri,geçmişlerinde varlıklı olmalarıyla ve kollarına taktıkları sepetleriyle birbirine çok benzeyen iki karakterdir.

RÜZGÂR YÜKSELİYOR

Karşı gelemedikleri kadere karşı ,kederle ve umutla yan yana duran bir çift.Romanda yaşananlar çok ağır, çok acı fakat anlatıcının mektupları- günlükleri yaşanan acıya karşın  umut doludur. Keşke bu umut her acıya karşı beslenebilse ve keşke her umut gerçekleşebilse.

Romandan yola çıkarak diyorum ki sevenler ayrılıkla sınanmasın, hele ölüm ayrılığıyla …Hasta bir kadın,yazar bir erkek. Birbirini seven nişanlılardan Setsuko tüberkülozla mücadele eder. Yalnız değildir yanında sevdiği adam vardır. Setsuko, Nagano’da bir sanatoryuma yerleşir .Yazar, hayal ettikleri hayatı yaşama umudunu hiç kaybetmez. Elbette ölüm olasılığı ve korkusu, sevdiğini kaybetme endişesi genç yazara sıkça uğrar. Fakat genç yazar, nişanlısının hastalığa karşın iyileşmesinin umudunu hiç yitirmez. Nişanlılar birbirleriyle endişe ve korkuyu paylaşmazlar,kederden çok geleceğin hayalini  kurarlar.Bulundukları günlerin ileride anı olarak hatırlanacağını düşünürler.

Rüzgar Yükseliyor , Tatsuo Hori’nin yaşamından izler taşır.

 

ÇATAL DİL

Edebiyatta yazdığı kitabı tamamlayamadan ölen yazarlardandır William Golding ve tamamlayamadığı eseri de Çatal Dil’dir.

Roman genel olarak Antik kent Delphi’de, MÖ 1.yy’da geçer.

Bilicilik yapması için genç yaşında tapınağa gönderilen, kız çocuğu denecek yaşta görevine başlayan Areika’nın “pythia” olma serüveni romanda anlatılır.Mitler,haliyle tanrılar, Antik Yunan,din romanın merkezindeyken roman, tanrıların varlıklarını, inancı sorgular. Onların varlıklarına bazen kuşkuyla bakar, bazen sığınır,bazen de onlarla alay eder.

Arieka içinde gizli,içinde henüz uyuyan bir takım özelliklerinden, yeteneklerinden ve yaşadığı iki olayın insanlar arasında doğa üstü olarak  adlandırılmasından dolayı Apollon adına kehanette bulunmak için seçilir.Ardından tapınağa götürülür ve kısa bir süre sonra da birinci pythia olur ve gelmiş geçmiş tüm birinci Pythiaların en gencidir.Tam altmış yıl bilicikle hayatı geçer, tanrılara karşıysa duygu ve düşünceleri karmaşıktır.

Romanın ilginç karakterlerinden biri İonides’tir. Rahiptir ve bilici yani kehanette bulunan Areika’nın sözlerini Tanrı sözü olarak insanlara iletir.Bilicinin ağzından dökülenleri yorumlamakla yükümlüdür.Apollon’un yüksek rahibi olarak bilici aracılığıyla edinilen tüm bilgileri asıl haline çevirip söylemekle yükümlüdür.Onu ilginc kılan emelleri ve ateist oluşudur.

Varlıklı bir aileden gelen fakat pek sevgi görmemiş Arieka,yaşlılığından geçmişine dönüp yaşadıklarını anlatır.Bu anlatımda sevgisiz geçen çocukluğu, Delphi Tapınağı ,Antik Yunan, kadın olma,Tanrı,Tanrılarla ilişkiler bulunur.Tanrılara karşı kusku ön plandadır.Çocukluğunda yaşadığı bir olay neticesinde tanrıya adak sunulmuşken,neden tanrıçalara adak sunulmadığı ,tanrılara yanaşılırken neden tanrıçalara yanaşılmadığı konularında sorular sorar.

Çatal dil hem kendi manasında roman da yer bulurken, hem de bir metafordur.Kelimeler,insanlara iletilenler her zaman belirsiz ve çift anlamlıdır.

Antik Yunan’ı,mitleri severim ve bu kavram ve dönem üzerine kurulu romanı okumak her ne kadar sonu olmasa da çok keyifliydi.

Çiçekler Büyür

Kardelen bana her daim en güçlü çiçek türü gelir.Soğuğa rağmen hayat bulup yaşaması etkileyicidir. Bahar çicekleri yaşatmak için her koşulu sağlarken,kardelen zor koşula rağmen var olur.Bir yandan da baharın müjdecisidir.Ah İlay… Sen de bir  kardelendin.

Özellikle 20. Yüzyılda bir milletin bir kesiminin esir oluşu,Türklere karşı yapılan zulmün acıları ve derinliği romanda aktarılır.

1970’lerde Sovyetler Birliği’nin etkisi altında kalan Bulgaristan’da geçen romanda başta İlay karakteri olmak üzere yoğun bir iç çözümleme bulunur.

İlay,ülküsü uğrana ve aşkı uğruna can verecek kadar güçlü bir kardelendir.Aşkı ise Mehmet Ali. Aşk varsa dünya kaidesi;sınamak ister.Dünya İlay’ı da Mehmet’i de sınar.Yaşadıkları ülkenin rejimiyle, uzaklarla,ideallerle,insanlarla sınar. Mehmet feda eden tarafta olurken İlay ise aslında aşkı uğruna da ülküsü uğruna da var olur,ne de olsa kardelenler her kış büyür.Romanın ortalarına yakın ülkü ve aşkını birbirinden ayırabileceğini,bu iki şey için ayrı ayrı ölebileceğini söyleyen İlay’a dedesinin karşılık olarak  “bu iki şey birbirinden ayrılmaz İlay, ruh iki ayrı şeyle hemhâl olmaz,varlık tektir” sözleri romanın sonundayken aklımdan geçti.

İlay’ın ülküsü Türkçülüğüdür. İlay,Bulgaristan’ın asimile etmeye çalıştığı Türklerden biridir.Ama o dedesinin anlattıkları ile hem karakterini inşa etmiş,hem de Türkçülüğünü korumuş bir kadın. Türkçülüğü uğruna aşkını kendi ellerinden alan bir kadındır.

Romanda yer alan 70’lerin kara lekelerinden bir konu bulunur;  Bulgar hükümetinin Türklere yaptığı baskı,zulüm.Savaş açmak her zaman topla,tüfekle,bombayla olmaz, İlay da aslında bir savaş açar.Tüm kanlı girişim ve baskılara karşı Türk olmasının gücüyle ve alay edercesine,sözüyle direnir.Ayaza direnen kardelen gibi Türk olduğu için uğradığı baskıya,daha çocukken okullarda Türkçe konuşulmasının yasaklanmasına direnir.Türkler için düzeltme kamplarının olduğu bir atmosferde büyür,Kur’an ve bayrağın evlerde saklandığı,Türk okullarının kapandığı,Türklerin falakaya yatırıldığı,dövüldüğü,başta doktor olmak gibi kendi emellerinin gerçekleşebilmesi karşılığında ve sosyalistliğini ölçmek için babasını vatan haini olarak tanımlamasının istendiği acı dolu bir dönemde yetişir,yaşar. Ama İlay her daim dik durur,ayaza karşı varlığıyla da yokluğuyla da kardelen olur açar.

ALINTILAR

Kişi, zincirlerini fark etmeyecek kadar tutsaklaşır mı?

Yaşadıkça her şey mümkün,çünkü umut,hep bir yerlerde yaşamaya devam eder.

Bildiğim bir şey var,korku bir baş verdi mi yüreğinde, sarmaşık gibi sarar insanı,sevgiye yahut başka şeye yer bırakmaz!

Sevdamız yedi renkli demiştim .Yedi rengin bunca tonu olduğunu bilememiştim.

 

DOĞUNUN LİMANLARI

Akdeniz’in doğusunda açılan bitmek bilmeyen bir yaranın, Doğu ile Batı çatışmasının, Müslüman ve bir Yahudi’nin hasrete dönen aşklarının,savaşın romanı…Benim için başyapıtlardan biridir.

İsyan’ın babası,Adana’da yaşayan Nubar adında genç Ermeni öğretmen ile bir dostluk kuruyor ki bir Türk ve Ermeni arasında böyle bir dostluğun kurulması o dönem için alışılmamış bir şey.Türk ve Ermeni genci bir fotoğraf kulübü kuruyorlar.Ardından Adana’da bir ayaklanma oluyor,Ermeni mahallesi talan ediliyor,Nubar ailesiyle beraber dostunun evine kaçıyor.Ertesi gün olaylar yeniden alevleniyor ve bu defa sığınılan ailenin evine girilmek isteniyor.Bir subay fotoğraf makinelerinin ve çekilen fotoğrafların teslim edilmesi şartı ile o evi koruyor.Fakat İsyan’ın babası bir makineyi saklıyor ama o günden sonra tek bir kare bile çekmiyor.Nubar ise fotoğrafçılığı meslek olarak seçiyor.Bir süre sonra Nubar ve en yakın arkadaşı Lübnan’a taşınıyorlar.Nubar yola çıkmadan önce Arkadaşına,”sana verecek bir tek kızım var”diyor.Kızını arkadaşıyla 1914 yılında evlendiriyor.Bu yıllar Osmanlı’nın can çekiştiği,savaşın başladığı yıllar.1915 yılında ise Beyrut Ermeniler için tehlikeli bir bölge oluyor ve Nubar Amerika’ya gitmek istiyor.İsyan’ın babası bir Türk ile Ermeni’nin kardeşçe yaşayabileceğini düşünüyor. İsyan’ın babası,oğlunun devrimci olmasını istiyor.Oysa isyan doktor olmak istiyor.Bir süre sonra İsyan’ın Salim adında kardeşi doğuyor ve bu doğumda anneleri ölüyor.Evin kadını İsyan’ın ablası oluveriyor. Ablasının babalarını ikna etmesiyle İsyan,Marsilya’ya tıp okumaya gidiyor.Bu noktandan sonra olaylar iki dünya savaşı arasında gelişmeye başlıyor.

İsyan öğrenimini sürdürürken arkadaşlarıyla gittiği birahanede sohbetlere katılıyor.Dersler dışındaki mevzularda genelde sessiz kalıyor.Bir gün siyasi bir olay ile ilgili fikri sorulduğunda verdiği bir cevap üzerine Bertrand adındaki adam tarafından evine kadar takip ediliyor ve bu takip ile İsyan direnişe giriyor.İsyan’ın adı artık Bakü oluyor.Teşkilat içinde,İsyan aktif olarak yer alıyor,görevi kurye.Hareketli günler geçerken kaldığı apartmana jandarmanın girdiğini görmesiyle bir eve sığınıyor.Bu evde Clora ile tanışıyor.

Bir süre sonra Bakü ismi yeni kimliği ile Pierre Emile oluyor ve onun içinde bulunduğu direniş halk tarafından destekleniyor.Yeni görevi ise sahte kimlik atölyesinde bulunmak…İsyan bu süreçte Lyon’da bulunuyor.Kurtuluş üzerinden üç ay geçiyor ve isyan okulunun bulunduğu şehre dönüyor.Görüyor ki çoğu olmayan olaylarla kendisi kahraman olmuş.Ünü kurtuluş sonrası yapılan toplantıda çekilen fotoğraf ile daha çok artıyor.İsyan,Beyrut’a döndüğünde babasının da etkisiyle direnişin kahramanı olarak karşılanıyor.Ablasının evlendiğini, kardeşinin kaçakçılığa karıştığını öğreniyor.Clora’ nın ziyareti,direniş konferanslarının artması,Clora ile ilişkisinin başlaması ise birbirini izleyen olaylar.Fransa’ya gidip Clora ile evleniyor ve Beyrut’a dönüyorlar.1947 yılında Filistin’in Arap ve Yahudiler arasında ikiye bölüneceği söylentisi ile olaylar çıkıyor.Bu arada hapse giren kardeşi de çıkıyor.1948 yılında İsrail Arap savaşı başlıyor.İsyan babasının hastalığı sebebiyle onun yanında,Clora ise Hayfa’da kalıyor.Savaş çıkınca bu iki sınır asla geçilemez bir hal alıyor.Tam yirmi yılı aşan hasret başlamış oluyor.Roman yetmişli yıllarda son buluyor.

SAHİPSİZ MEKTUPLAR MÜZESİ

Yazardan daha önce “Biz İse Yalnızca Arabalardık” öykü kitabını keyifle okumuştum.Bir roman olan Sahipsiz Mektuplar Müzesi günce ve mektuplardan oluşur.

Sakin bir hafta geçirmek niyetinde olan,bir değişim programıyla İtalya’ya giden genç adamın tuttuğu günlüklerden romanı okuruz ve aynı zamanda çağlar öncesine ait mektuplardan…

Başlarda ihtimali düşük olan bir aşkın nasıl kendini var ettiğine şahit olurken,romanın ikinci katmanı olan bir aşkın da mektuplarını okuruz.Yüzyıllar öncesine ait olan bu aşkın mektupları trajedi barındırır.

Yalnızca bugününde var olduğunu,yarınlara dahil etmeyeceğini düşündüğü Mary ‘e ,içe dünyasında yavaş yavaş, gün be gün kâh itiraz kâh kabullenişleriyle genç adamın teslim olma halini yazar açık bir dille anlatır.Fakat bu aşk sadece  bugüne ve yarına mı aittir bu? Şiirsel dile sahip olan dört farklı yüzyılda yazılmış mektuplarla genç adamın aşkı arasında ne gibi bir bağ vardır?Bağdan öte bir paralellik mi taşır?Yarım kalmış hikâyelerin,kavuşamamış  kişilerin sancıları yansıtılırken bu roman aşkın ruhlara sirayetini mi aktarır?

Tarihin içinde sıkışmış ve bir aşka bağlanmış bir ruhla genç adam arasında nasıl bir alâka vardır?

Hem anlatımıyla,hem konusuyla,hem etkileyici sonuyla son zamanlarda okuduğum en iyi romanlardan biriydi

ALINTILAR

Tesadüf,yolumuzu kaybettiğimizde Tanrı’nın yüzünü göstermeden bize uzattığı eldir.

Vakit ne olursa olsun ,aklımda sen olmadan derin uykularda kaybolmak istemiyorum,sevgilim.Tanrı biliyor ya ölüm zaten bunun icin var.

Bir insanı tanımak o insanın sevdiği yemeği ,sevmediği rengi bilmek kadar basit değil.

Yeşillerin ,kahverengilerin arasında doğanın varlığını değil, insanın yokluğunu arıyorum çoğu zaman.

Hayal kırıklığı ,hayal kurmanın bir parçası.

Belki de yalan, yalanı söyleyenden çok,ona inananın suçudur,bilmiyorum.

Ne var ki yalnızlıkla gelen bağımsızlık, gerçek hürriyetten farklı.

Bildiğimiz bütün gizemleri birkaç kitapla elimizden geldiğince açıklamışız. Ama kıskanma ,sevgi ,özlem gibi en ilkel içgüdülerimizi anlatmaya ne kitaplar yetmiş ne de onca yazar ve şairin ömrü.

 

6Bir kişinin kimliğini belli eden kelimeler,gün geliyor o kişinin dudaklarından bir kez olsun dökülmüyor.