Torino’nun Yirmi Günü

Her yerin Sirke koktuğu,her yerde uyuyamayan insanların olduğu bir distopya.

Henüz sosyal medyanın olmadığı bir dönemde yazılan kitap,günümüz toplumunun yalnızlığını, kaostaki durumunu yansıtıyor.

On yıl önce yaşanmış kitlesel bir psikozu, yaşanan yirmi günün gizemini anlatıcı araştırmaya başlıyor. Bu araştırmada on yıl önce, yirmi gün boyunca hiç kimsenin uyumadığı,daha doğrusu uyuyamadığı, hiç kimseye uyku ilaçlarının fayda etmediği,kişilerin cinnet geçirdiği ,uyurgezer olarak buhran içinde dolaştığı  olayların tanıklarına başvuruyor. Bu yaşanan hadisenin araştırılma sırasında olaydan sonra sağ kalanlara başvurduğunda yolu bir kütüphaneye çıkıyor.Bu kütüphane farklı bir kütüphane ve kütüphane olayın araştırıldığı dönemde kalıntılardan ibarettir.Kaosun yaşandığı dönemdeyse bu kütüphane bir kayıt yeridir.Mahrem sırların yer aldığı kütüphanede herkes birbirinin sırrını ,gerçekliğini okuyor.Yazar bugünün toplumunun birbirini gözleyen insanlarını, acımasızlığını ,internet çağının yalnızlaştırdığı gerçeğini rahatsız edici ,ürkütücü bir biçimde işliyor.

Öngörüsü çok güçlü olan roman çığlıklar,sirke kokusu, uyurgezerler ,parçalanarak öldürülenler, ifşalar,ayak sürüme sesleri ile ilerlerken bir kütüphanenin bir şehri nasıl etkilediği sergileniyor.

Anlatıcının insan mantığının geri çekildiği ,kimsenin hatırlamak istemediği yaşanan olayı araştırması ve sonuca varmaya çalışması sırasında hem heyecan hem de gizem gitgide artıyor.

Yaşanmış Hikâyeler

Gorki,acı anlamına gelir ve yazar Makar Çudra hikayesini bu isimle imzalar.Acı manasındaki adı seçmesinin elbette bir nedeni vardır.

Maksim Gorki,toplumcu gerçekçilik akımı ile insanın farklı yönlerini ,toplumun insan üzerindeki etkilerini aktarır.Yaşanmış Hikâyeler kitabında yer alan hikâyelerin tümünün genel özelliği de budur. Ayrıca yazarın hayatından izler barındırır.Gözleme dayalı yazılmışlardır.Sekiz yaşındayken, annesinin vefatından henüz birkaç gün sonra,dedesinin “git ,ekmeğini kazan”demesiyle ekmeğini kazanmaya giden Gorki, gördüklerini,yaşadıklarını kalemiyle aktarır.

Hikâyelerin karakterleri genel olarak işçidir,yoksuldur,evsizdir,sokakta yaşayanlardır.Bazılarıysa toplumda yer bulamayan kişilerdir ve toplum tarafından dışlanmışlardır.Bu insanlar adaletsizliği yaşarlar. Mücadele içindedirler.Hayli trajik  yaşamlar işlenirken bir o kadar zorlu olana karşı verilen mücadelenin varlığı da işlenir. Haliyle hikâyelerin her birinde bir direnme,direnmeye neden olan umut yer alır.Umudu doğuransa her karakterin “özgürlük”tutkularıdır, yaşam sevgisini taşımalarıdır.

Toplum tarafından dışlanan karakterlerin olduğu hikâyeler Konovalov,Çelkaş,Yemelyan Pilyay,Malva hikâyeleridir.

Makar Çudra geleneksel izler barındırırken,aşkın bağlayıcı yanı ile bireyin özgürlüğünün çatışması üzerine kuruludur.Çingene yaşam tarzı ön plandadır.“Gezip görecek, hayatın tadını çıkaracak,sonra da yatıp öleceksin…Gerisine kulak asma!” düşüncesini barındırır. Özgürlüğü vurgular.Anlatılan Radda ve Loyko’nun hikâyesi hayli dramatiktir.

Çelkaş,toplum tarafından dışlanmış Çelkaş’ın hikâyesidir.

Yol Arkadaşım,iki yolcunun Odessa limanında karşılaşmasıyla dostluk,arkadaşlık kurmasını anlatırken,Bir Kere Sonbaharda hikâyesindeyse yabancı olduğu bir kentte meteliksiz ve yersiz yurtsuz kalan bir adamın başına gelenler anlatılır.

Konovalov hikâyesinde hapishanede intihar eden alkol bağımlısı Konovalov’un neden kendini öldürdüğü onu tanıyan arkadaşı tarafından aydınlatılır.

Sevgiye,yakınlığa ihtiyacı olan insanın sıkıntısı,psikolojisi yılgınlığını yazar Malva hikâyesinde işler.Bu hikâyede diğer hikâyelerde olduğu gibi güçlü betimlemeler yer alır.Ayıca Malva karakteri de hayli güçlüdür.

Yoksulluğun,doğa ile insan ilişkisinde insanın çaresizliginin doruğa çıktığı bir hikayedir, Bozkırda.Yine doğa betimlemeleri güçlüdür ve yalnızlık ön plandadır.Yine bu öyküde sosyal eleştiri bulunur;yoksulluk bu eleştirinin merkezindedir. Bozkır,hem gerçek manada hem de metafor olarak kullanılır.

Yıldızlar Altında İstanbul

 

Kitabın özelliklerinden biri yazarın yaşadığı şehirle ilgili düşünce ve duygularını ,İstanbul’u yazarın görmüş olduğu  geçmişiyle anlatmasıdır. Bir diğer özelliğiyse İstanbul’u anlatan, eserlerine İstanbul’a yer veren yazarlardan, yazarların yazmış olduklarından söz etmesidir.Kitabın en belirgin yanı özlemdir.Bu özlem geçmişe duyulan bir özlemdir.Fakat Abdülhak Şinasi Hisar gibi bahsettiği kişiler ne masal kahramanıdır ne Nahid Sırrı Örik gibi toplum eski alışkanlıklarını, geleneklerini bırakıp yeniyi kana kana içerken  onun ille eskiye saplanıp kalmış hali vardır, ne de Aydın Boysan gibi birkaç kesim ve bu kesimlerin sosyal hayatını anlatır.Tabii bu isimler Aydın Boysan hariç (daha yakın bir zamandır) genel olarak faklı dönemleri, daha eski dönemleri vurgular. Selim İleri biraz melankoli ve biraz nostalji ile şu anda  da yaşanabilecek bir hayat üslubunu okura gösterir. Yazarın özlemini anlamamız,bu özlemdeki  haklılığı ve duygu yoğunluğunu kavramamız ,belki de şehrin anlatılan haliyle bugünde de İstanbul’un yaşanma biçiminin  gerçekleşebilme olasılığını barındırmasıdır. İçi cız ettiren işte böyle bir olasılık varken, anlatılan biçimin yaşanmayışıdır. Duvarda asılı kavukluk elbet işlevini yitirmiştir ama şehirleşmedeki mimarimiz ya da sosyal hayattaki geleneklerimiz vb birçok ayrıntı sürdürülebilecekken ne yazık ki yitip gitmiştir.Zamanla kaybolan değerlerin günümüzde  yaşama ihtimali varken yok edilişi hüznü hissettirir.Kaldı ki Selim İleri’nin 90’larda kaleme aldığı bu kitapta yazarın özlemini duyduğu yıllar gecen yüzyılın ortalarıdır.

Kitap boyunca İstanbul’un sanata nasıl yansıdığı, edebiyattaki örneklerle verilirken aslında bahsedilen dönemlerin sanat,sosyal yaşamına,ekonomisine, kültürüne ve yozlaşmaya başlanmasına ışık tutar.

Kitapta kaybolan sokaklar,semtler,adetler, sosyal yaşam alanları, ilişkiler duyular aracılığıyla da aktarılır. Bazen bir radyo cızırtısı,bazen çiçek ve semt kokuları,bazen gözün gördüğü yüksek tavanlı evler,balkonlarda asılı çirozlar bazen de bir limonatanın tadıyla satırlar okunur.

Değişim elbet güzel ve kaçınılmazdır.Ancak değişim bir öncekini tamamen yıkmak,yok etmek,yok saymak olmamalı,yeniyi eskinin özüyle inşa etmek olmalı. İstanbul ne yazık ki her döneminde genel olarak her alanda bunu başaramamıştır.Yazar 90 ‘lardan çocukluğunun geçtiği 50’lere özlem duyarken ve 50’ler öncesine ait kendine anlatılanlara hasret çekerken,biz de bugünden hem bahsedilen dönemlere hem de yazarın eskiden “böyle miydi” dediği , kitabı kaleme aldığı döneme hasret çekeriz. Yani her kuşak bir önceki İstanbul’u arar olmuş…

Kitabı okurken aklıma Murathan Mungan’ın Eskidendi,Çok Eskiden şiiri geldi ve Sezen Aksu sesinden Son Sardunyalar…

Kitap içinde yazarın özlem duyduğu bizim içinse hiçe görmediğimiz plajlar, yetiştirilen çiçekler,yemekler, yemeklere katılan bitkiler bulunur.Dergi ilanlarından dönemin İstanbul yaşantısı aktarılır.Kitapta mevsimler yemekleri, çiçekleri ve insanların mevsimleri yaşayış biçimleri ile aktarılır.

Öz mimarisini gözden çıkartan,özellikle Adnan Menderes döneminde tarihi yapıların tahribi ile bir kentin değişiminden değil kimliksizliğe gidişinden bahsedilir.Diyebilirim ki artık bu kimliksizlik günümüzde en üst seviyededir.

İstanbul’la ilgili her kitapta mutlaka adını zikrederim; Reşat Ekrem Koçu.Kitapta yer almaz ama mevzu İstanbul ile ilgili bir kitapsa adini anmam gerek. Ayrıca sormam da gerek ; İstanbul Ansiklopedisi hala neden basılmamakta.Eski İstanbul bari satırlarda yaşasa.

Eski Kadıköy’ünün son çocuklarından,eski Moda’nın son tanıklarından Selim İleri, kitabında birçok yazardan İstanbul bağlamında işlediği konuyla ilgili baze de işlediği konuya yön veren alıntılar paylaşır.

 

Bir Serencam

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yazı hayatı iki dönem olarak incelenebilir.Bir Serencam birinci dönemde yazdığı Edebiyat -ı Cedide’den Fecr-i Ati’ye geçip sanat sanat içindir anlayışını benimsediği, bireyin her şeyden üstün  olduğunu savunduğu, geleneğe karşı,baskıya karşı bireyin kendi kararlarını  vermesi gerektiğini vurguladığı öykülerinin toplandığı bir kitaptır.Yazar Bir Serencam hikâyelerinin ikinci baskısında  dilini sadeleştirir.

Sanat toplum içindir anlayışında yazdığı hikayelerini ise Rahmet,Milli Savaş Hikayeleri kitabında toplamıştır.

Şapka ve Baskın hikayeleri birey özgürlüğünü savunan hikayelerdir.Serencam’da birey toplum çatışması,aşk, bunalımlar,ruhsal bozukluklar işlenir.

Yazar kendi gözlemlerine dayanarak Anadolu’yu anlatır.Anadolu’yu anlatan ilk eserleri veren yazarlarımızdandır.Yalnız Kalmak Korkusu hikâyesi yazarın kendi başından geçen bir ruh halini kaleme almıştır.

Bir Serencam hikayesi Tanzimat’la beraber işlenmeye başlayan tutsaklık konusunu işler.Hikâyelerin genelinde Edebiyat -ı Cedide etkisi görülür.Hikâyelerin genelinde betimlemeler fazladır.Bir Kadın Meselesi ,Yalnız Kalma Korkusu hikâyeleri çarpıcı olaylardan oluşur.Bir Ölünün Mektupları ,Bir Serencam,Kör Göz Kör Gönül hikâyeleri aşk hikayeleridir.

Romanlarında birey psikolojisine eğilen yazar hikâyelerinde de bu durumu ön planda tutar.Bir yandan toplum psikolojisini de işler.Romanlarındaki toplumsal ve bireysel ahlaki çöküş,çözülme hikâyelerinde de bulunur.Yazar edebiyat hayatının ilk yirmi yılında bütün hikâyelerini kaleme alır ardından gelen elli yıl boyunca hikâye yazmaz.

ALINTILAR

Zaten hayatta göz yaşlarıyla istenen hangi şey olur ki.

 

MURPHY

Murphy, kendini dünyadan dışlamaya çalışan,hayata karşı ilgisiz ve aylak bir adamdır.Zaten roman iç dünya ile dış dünya arasındaki çatışma temeline kuruludur.Murphy,iç dünyasında düşüncelerle yaşarken,dışarıdaki dünyadaysa aşk vardır; Celia’nın aşkı.Dış dünyaya her ne kadar ilgisiz olsa da insanlarla uğraşmak,Celia’nın ona bulduğu işlerde çalışmak durumundadır.Hal böyle olunca romanın temelindeki çatışma güçlenir ve Murphy,bu iki dünyanın arasında kıvranır, sıkışır kalır.

Murphy,kendi dünyasına çekilirken kendini tikağacından koltuğuna bağlar.İlk önce bedenini bu biçimde rahatlatır,ardından aklı özgürleşir.

ALINTI

Üstesinden gelinen  her güçlük  yerini bir başkasına bırakıyor. İnsan gereksinimleri kısır bir döngü oluşturuyor.Biri tatmin edilir edilmez, öteki çıkıyor karşımıza.

TERÖRİSTLER

Serinin iki yazarından ağırlıklı olarak Pers Wahlöö’nun yazdığı Teröristler kitabı serinin son kitabıdır. Per Wahlöö ‘nun ölümünün ardından hem eşi hem de çalışma arkadaşı olan Maj Sjöwall seriyi noktalamıştır. Edebiyat alanında başka eserler vermiştir.

Serinin son kitabı Teröristler’de cinayete kurban giden milyoner bir sinemacının katilinin peşine düşülür. Aynı zamanda Amerika’dan İsveç’e ziyarete gelecek olan senatörün güvenliği sağlanmalıdır. Bu iki olayın da başında Martin Beck bulunmaktadır.

Bir seriyi tamamlarken, karakterlerden ayrılırken hem bir vedanın burukluğunu hem de bir seriyi bitirmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Gerçek zaman akışta olduğu seride karakterler gitgide olgunlaşır ve bu kitapta artık tamamen her biri hayatlarının olgun olarak nitelendirilen dönemlerinde yaşarlar. Her bir karakter bir değişimde gösterir. Örnek vereceğim. Martin Beck , işgüzar davranan üslerine artık sinir olmaz, bu tip insanlara gülüp geçer. Mutsuz evliliğinden dolayı görev icabı şehir dışı ve yurt dışında olmayı seve seve tercih eden Martin Beck, eşinden ayrıldıktan sonra artık bunu tercih etmez.

Eski Hastalık

Cumhuriyetin ilk yıllarında geçen roman geriye dönüşlerle milli mücadele yıllarını da kapsar.Geriye dönüşler ile anlatılan zamanın iç içe olduğu roman,otuz beş bölümden oluşur.Amerikan Kolejinde okuyan Züleyha’nın Anadolu’ya yabancılaşmasını aşk zemininde işler.

Romanın ana karakterinin dönüşümüne,değişimine bir kaza neden olur.Geçirdiği kaza öncesi batı kültüründe yetişip kendini farklı bir yerde gören Züleyha kaza sonrası kendini başkalarından faklı görmemeye başlar .

Babasının ısrarıyla Anadolu’ya giden Züleyha aldığı eğitim sırasında her şeyi iç dünyasında romantizme dönüştürür.Bu durum aşkı algılayışına da yansır.Yusuf’la yaşadığı aşk ve evlilik kendi kurduğu romantizme terstir ve realist durumlarla çatışır.Romanda Züleyha’nın aşka bakışı ve haliyle aşkı yaşayışı değişime uğrar.Fransız romanlarının üzerine inşa edilen aşk ile Anadolu bireyinin aşkı ve çatışması,yaşananları şekillendirir.

Düz bir yerden bakıldığında bir aşk hikayesini barındıran roman,derinde batıyı uzaktan anlayan,bu algılayışla hayatına katan bireyle gerçekten batıyı gören ve Anadolulunun bozulmamış yanını taşıyan bireyin birlikteliğini ve çatışmasını içerir.

Romanın ana karakterlerinin isimleri Yusuf ve Züleyha’ya atıftır.

Roman adını Züleyha’nın aşka bakış açısından alır;“Zaten aşk denen şeyin , bu asırda manası kalmamıştı.O,eski romanesk zamanlara ait bir efsane,cüzzam gibi mikrobu ihtiyarlamış bir eski hastalıktı.”

Korkuyorum

Edebiyatın birçok türünde eser veren Ferit Edgü ile deneme türüyle tanışmıstım.Ardından öyküleri, “Maviciler” akımındaki şiirleri derken resim eleştirmenliği ile tanıştım. Korkuyorum kitabıysa bir “füg” olarak tanımlanmış.

Ada Yayınları’nın kurucusu olan Ferit Edgü’nün Korkuyorum (I Am Scared) adlı bu kitabı Türkçe ve İngilizce olarak basılmış.

Endişe ve korkunun günümüz dünyasındaki yerine karşı bu duygular kaleme alınmış.Yeni bir dünya düzeni denip duruyor. Bence bu düzenin temelini olusturan şeylerden biri “korku.” Günümüz dünyasında savaşlar, şiddet, baskı,hastalıklar gitgide artarak var oldukça tüm bu olay ve durumlara karşı oluşan korku, hatta insanın kendinden bile ve hayattan korkması kitapta sade, damıtılmış cümlelerle aktarılıyor.

Sahi günümüz dünyası savaşlarıyla, hastalıklarıyla, siyasetleriyle, özden uzaklaşmasıyla,bombalarıyla, patlamalarıyla, kontrolsüz güçleriyle,parçalanmış cesetleriyle,iklim kriziyle,yok edilen tarihiyle,caddelerindeki kalabalığıyla, şehirdeki betonlarıyla,kalabalıktaki cahiliyle,  duran ve hareket eden her şeyden korkan bir ruh hali yaratmadı mı?Böyle bir dünyada artık yok olmak değil var olmak korkutmuyor mu? Yazarın atıfta bulunduğu gibi oysa korkma diye başlamıyor mu , marşımız, yine de yeni dünya düzeni temelini “korku” üzerine inşa etmiyor mu?

Polis Katili

Martin Beck serisi İsveç’in zengin kesiminin daha çok para kazandığı fakir kesimininse daha çok yoksullaştığı bir döneme ayna tutar.Ülkenin nasıl bir yöne gittiğini gösterir .Serinin amacı kapitalizmi göstermektir.Serinin yazarları bunu serinin bu dokuzuncu kitabında daha net ifade eder.Martin Beck’in en iyi ve çalışma arkadaşlarından olan, enerjisi daima yüksek olan Lennart Kollberg sol görüşlü olmasından dolayı polislik mesleğini sorgular.Bu bölümde mesleği ve kendi hayat görüşü arasındaki uçurum nedeniyle görevinden istifa eder. Ayrıca ülkenin devlet dairesindeki aksamaları serinin ilk kitabının ilk sayfalarında ifade edilir. Serinin bu kitabında polis teşkilatına siyaset karışmıştır ve kitap tam olarak bu ayrıntıyı eleştirir.

Martin Beck ve Kollberg bir cinayeti araştırırken ve polis ile iki genç arasında silahların dahil olduğu bir çatışma yaşanır.Bu çatışma ile teşkilat ayaklanır. Polislerin tavrı sertleşir. Hem cinayetin hem çatışmanın işlendiği romanda Kollberg’i istifaya sürükleyen nedenler serinin eleştiride bulunduğu noktalardır.

Martin Beck yıllarca süren mutsuz evliliğini bir önceki kitapta sonlandırmıştır. Serinin bu kitabında hayatına yeni bir kadın girer ; Rhea Nielsen.

DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN

Yazarının “kimse iplememişti o romanı “ dediği bir kitap Dört Köşeli Üçgen.İnsanların düşüncelerini karınlarındaki gurultuları dinleyerek, gözlemleyerek anlayan, kadın ve erkeklere dair ağzıyla,ayaklarıyla,ayak tırnaklarıyla,elleriyle, baldırıyla,yanaklarıyla gözlem yapan,yanlış bir gözlemde bulunduğunda günah islemişçesine korkan, gözlemlerden sonuç çıkarmanın tehlikeli olduğunu düşünen bir gözlemci.

Olaydan ziyade düşünceye dayanan roman yazarın tek romanı.Aslında “deneme-roman”olarak nitelendirilebilir.Düşünceye dayanmasının kaynağı da romanın karakterinden doğuyor.Roman karakteri bir gözlemci.Her şeyi gözlemliyor.Bunu yaparken bir amacı bulunmuyor ama bir süre sonra çoğu kişiden farklı olarak birçok şeyi görür oluyor ve varlığını gözlem yapmaya bağlıyor .Karakterin kendini tanımlamasına göre o bir uluslararası gözlemci oluyor. Toplumun her kesimini gözlemlerken başına gelenlerse gayet ilginç.Yaptığı gözlemlerden dolayı özellikle şefi Bay Hidayet ile olan ve  yakınında olan İsmail ile olan ve gözlemleri nedeniyle sona eren gergin ilişkisi hayli güldürüyor.Başına yine iş açtığı bir sırada polise röntgenci ve gözlemci arasındaki farkın altını çiziyor.

Hiciv barındıran romanın karakteri gözlemin göz ile yapılmadığını tüm beden ile gözlem yapıldığını belirtiyor.Ayrıca zamanı bölebiliyor.Günün yirmi dört saati,kırk sekiz saati,doksan altı saati gözlem yapıyor.Hal böyle olunca da uyurken bile gözlemcilik yapıyor.Ahlak, tabular, ön yargı ve alışılmadık bakış açısı derken roman düşündürdüğü ile biz okurların düşüncelerini alt üst ediyor.Soyutlama ile beraber aslında bozuk bir düzenden bahsediyor, bu düzenin insan üzerindeki etkisini dile getiriyor.

Gözlem yapmaya başladığı ,alıştığı yer çalıştığı Tütün Yaprakevi’nin deposu.Görevi bekçilik.Karakter zaten etrafı kolaçan etmekten dolayı ister istemez gözlem yapmaya başladığını belirtiyor.Ancak bir süre sonra bu gözlem gerçeklerin her yönünü görmeye doğru uzanıyor.