Eski Hastalık

Cumhuriyetin ilk yıllarında geçen roman geriye dönüşlerle milli mücadele yıllarını da kapsar.Geriye dönüşler ile anlatılan zamanın iç içe olduğu roman,otuz beş bölümden oluşur.Amerikan Kolejinde okuyan Züleyha’nın Anadolu’ya yabancılaşmasını aşk zemininde işler.

Romanın ana karakterinin dönüşümüne,değişimine bir kaza neden olur.Geçirdiği kaza öncesi batı kültüründe yetişip kendini farklı bir yerde gören Züleyha kaza sonrası kendini başkalarından faklı görmemeye başlar .

Babasının ısrarıyla Anadolu’ya giden Züleyha aldığı eğitim sırasında her şeyi iç dünyasında romantizme dönüştürür.Bu durum aşkı algılayışına da yansır.Yusuf’la yaşadığı aşk ve evlilik kendi kurduğu romantizme terstir ve realist durumlarla çatışır.Romanda Züleyha’nın aşka bakışı ve haliyle aşkı yaşayışı değişime uğrar.Fransız romanlarının üzerine inşa edilen aşk ile Anadolu bireyinin aşkı ve çatışması,yaşananları şekillendirir.

Düz bir yerden bakıldığında bir aşk hikayesini barındıran roman,derinde batıyı uzaktan anlayan,bu algılayışla hayatına katan bireyle gerçekten batıyı gören ve Anadolulunun bozulmamış yanını taşıyan bireyin birlikteliğini ve çatışmasını içerir.

Romanın ana karakterlerinin isimleri Yusuf ve Züleyha’ya atıftır.

Roman adını Züleyha’nın aşka bakış açısından alır;“Zaten aşk denen şeyin , bu asırda manası kalmamıştı.O,eski romanesk zamanlara ait bir efsane,cüzzam gibi mikrobu ihtiyarlamış bir eski hastalıktı.”

Korkuyorum

Edebiyatın birçok türünde eser veren Ferit Edgü ile deneme türüyle tanışmıstım.Ardından öyküleri, “Maviciler” akımındaki şiirleri derken resim eleştirmenliği ile tanıştım. Korkuyorum kitabıysa bir “füg” olarak tanımlanmış.

Ada Yayınları’nın kurucusu olan Ferit Edgü’nün Korkuyorum (I Am Scared) adlı bu kitabı Türkçe ve İngilizce olarak basılmış.

Endişe ve korkunun günümüz dünyasındaki yerine karşı bu duygular kaleme alınmış.Yeni bir dünya düzeni denip duruyor. Bence bu düzenin temelini olusturan şeylerden biri “korku.” Günümüz dünyasında savaşlar, şiddet, baskı,hastalıklar gitgide artarak var oldukça tüm bu olay ve durumlara karşı oluşan korku, hatta insanın kendinden bile ve hayattan korkması kitapta sade, damıtılmış cümlelerle aktarılıyor.

Sahi günümüz dünyası savaşlarıyla, hastalıklarıyla, siyasetleriyle, özden uzaklaşmasıyla,bombalarıyla, patlamalarıyla, kontrolsüz güçleriyle,parçalanmış cesetleriyle,iklim kriziyle,yok edilen tarihiyle,caddelerindeki kalabalığıyla, şehirdeki betonlarıyla,kalabalıktaki cahiliyle,  duran ve hareket eden her şeyden korkan bir ruh hali yaratmadı mı?Böyle bir dünyada artık yok olmak değil var olmak korkutmuyor mu? Yazarın atıfta bulunduğu gibi oysa korkma diye başlamıyor mu , marşımız, yine de yeni dünya düzeni temelini “korku” üzerine inşa etmiyor mu?

Polis Katili

Martin Beck serisi İsveç’in zengin kesiminin daha çok para kazandığı fakir kesimininse daha çok yoksullaştığı bir döneme ayna tutar.Ülkenin nasıl bir yöne gittiğini gösterir .Serinin amacı kapitalizmi göstermektir.Serinin yazarları bunu serinin bu dokuzuncu kitabında daha net ifade eder.Martin Beck’in en iyi ve çalışma arkadaşlarından olan, enerjisi daima yüksek olan Lennart Kollberg sol görüşlü olmasından dolayı polislik mesleğini sorgular.Bu bölümde mesleği ve kendi hayat görüşü arasındaki uçurum nedeniyle görevinden istifa eder. Ayrıca ülkenin devlet dairesindeki aksamaları serinin ilk kitabının ilk sayfalarında ifade edilir. Serinin bu kitabında polis teşkilatına siyaset karışmıştır ve kitap tam olarak bu ayrıntıyı eleştirir.

Martin Beck ve Kollberg bir cinayeti araştırırken ve polis ile iki genç arasında silahların dahil olduğu bir çatışma yaşanır.Bu çatışma ile teşkilat ayaklanır. Polislerin tavrı sertleşir. Hem cinayetin hem çatışmanın işlendiği romanda Kollberg’i istifaya sürükleyen nedenler serinin eleştiride bulunduğu noktalardır.

Martin Beck yıllarca süren mutsuz evliliğini bir önceki kitapta sonlandırmıştır. Serinin bu kitabında hayatına yeni bir kadın girer ; Rhea Nielsen.

DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN

Yazarının “kimse iplememişti o romanı “ dediği bir kitap Dört Köşeli Üçgen.İnsanların düşüncelerini karınlarındaki gurultuları dinleyerek, gözlemleyerek anlayan, kadın ve erkeklere dair ağzıyla,ayaklarıyla,ayak tırnaklarıyla,elleriyle, baldırıyla,yanaklarıyla gözlem yapan,yanlış bir gözlemde bulunduğunda günah islemişçesine korkan, gözlemlerden sonuç çıkarmanın tehlikeli olduğunu düşünen bir gözlemci.

Olaydan ziyade düşünceye dayanan roman yazarın tek romanı.Aslında “deneme-roman”olarak nitelendirilebilir.Düşünceye dayanmasının kaynağı da romanın karakterinden doğuyor.Roman karakteri bir gözlemci.Her şeyi gözlemliyor.Bunu yaparken bir amacı bulunmuyor ama bir süre sonra çoğu kişiden farklı olarak birçok şeyi görür oluyor ve varlığını gözlem yapmaya bağlıyor .Karakterin kendini tanımlamasına göre o bir uluslararası gözlemci oluyor. Toplumun her kesimini gözlemlerken başına gelenlerse gayet ilginç.Yaptığı gözlemlerden dolayı özellikle şefi Bay Hidayet ile olan ve  yakınında olan İsmail ile olan ve gözlemleri nedeniyle sona eren gergin ilişkisi hayli güldürüyor.Başına yine iş açtığı bir sırada polise röntgenci ve gözlemci arasındaki farkın altını çiziyor.

Hiciv barındıran romanın karakteri gözlemin göz ile yapılmadığını tüm beden ile gözlem yapıldığını belirtiyor.Ayrıca zamanı bölebiliyor.Günün yirmi dört saati,kırk sekiz saati,doksan altı saati gözlem yapıyor.Hal böyle olunca da uyurken bile gözlemcilik yapıyor.Ahlak, tabular, ön yargı ve alışılmadık bakış açısı derken roman düşündürdüğü ile biz okurların düşüncelerini alt üst ediyor.Soyutlama ile beraber aslında bozuk bir düzenden bahsediyor, bu düzenin insan üzerindeki etkisini dile getiriyor.

Gözlem yapmaya başladığı ,alıştığı yer çalıştığı Tütün Yaprakevi’nin deposu.Görevi bekçilik.Karakter zaten etrafı kolaçan etmekten dolayı ister istemez gözlem yapmaya başladığını belirtiyor.Ancak bir süre sonra bu gözlem gerçeklerin her yönünü görmeye doğru uzanıyor.

 

 

Mutfak Çıkmazı

Köklü, varlıklı fakat daha sonra fakirleşen bir Anadolu ailesinin son umudu olan, hukuk fakültesinde birinciliklerle sınıf geçen,üç dil bilen,kendisinden tıpkı dedesi gibi Yargıtay üyesi olması beklenen İlyas’ın hayatı okulunun son yılında alt üst oluyor.Şikayet etmese de zaten zorluklarla okuyan İlyas’ın hayatını tamamen değiştirense bir aşk oluyor.Var olan zorlukların üstüne bir de bir reddediliş eklenince İlyas,bir bunalım içine giriyor.İyilik,dostluk duygularını silmek istiyor,insanlara karşı güveni kalmıyor,insanlardan midesi bulanıyor.İlyas gerçeklerden,artık sevmediği insanlardan kendini mutfağa kapatarak, yemekler yaparak kaçıyor.En büyük amacı olan Yargıtay üyeliğini anlamsız bulurken,kendisi de etrafındaki insanlara yabancılaşıyor. Kendini,çıkmazlarını, hayatını mutfak ile oyalayıp duruyor.Tüm sorumluluklarını ve ilişkilerini yok sayıyor ve yemek yapmayı her şeyden önceye alıyor.Hatta aile için önemli olan köklü soyadını bile önemsemez oluyor.Toplumcu gerçekçi bir anlayışla yazar mutfağın dışındaki dünyayı incelikle aktarırken,dönemin gerçeklerine ve dönemin toplumunun baskısına ışık tutuyor.

İlyas,yüzleşmekten,dışardaki dünyadan kaçtıkça benliğini yitiriyor.Kendisi olmaktan adım adım uzaklaşıyor.Bir süre sonra romanda yaşanan olaylar şaşırtıcı,saçma,trajik bir hal alıyor.Bir zamanlar hükümet içinde hükümet olan hatta hükümetten de kuvvetli olan,ardından fakirleşen,soylarının çökmemesini oğullarına bağlayan Divitoğlu ailesi, İlyas’ın vardığı noktada acı,öfke,umutsuzluk içinde kalıyor.İlyas, kaçarak,kendini mutfağa kapatarak ve hatta şaşırtıcı kararlar alarak kendine bir son yazarken kader de ona trajik bir son hazırlıyor.

 

Doğudaki Hayalet

Yazarın ilk romanı olan Aziyade otobiyografik öğeler taşır.Roman,yazarın 1876 yılında görev icabı bulunduğu İstanbul’da kendi başından geçen olaylarla kurgulanmıştır.Romanın karakteri deniz subayı,Aziyade haricinde Osmanlının kültürüne de âşık olur,tıpkı Türkiye’ye 1876 yılında görevli bir subay olarak gelen ve ardından Osmanlı kültüründen çok etkilenen Pierre Loti gibi.Aziyade romanında İstanbul’dan ayrılırken Çerkez kızına dönüş yemini verir. Fakat bu sözü tutamamıştır.

Doğudaki Hayalet romanındaysa  Loti, on yıl önce yasak aşk yaşadığı,kendisine dönüş sözü verdiği  Aziyade’yi İstanbul’a gelerek aramaya başlar.Bu arayış iki buçuk günlük kısıtlı bir süre içinde gerçekleşmek durumundadır ve bu süre içinde on yıl boyunca mektuplaştığı arkadaşı Ahmet’in de izine ulaşır. Saplantı halinde ve neredeyse aynı biçimde on yıl boyunca tekrar eden rüyalarında kendini İstanbul’a geri dönmüş olarak gören Loti,şehre gelir,bulmak istediklerini aslında bulur ve İstanbul’a bir daha ayak basmamak üzere ayrılır.Onu bu yolculuğa çıkaran en büyük sebep tekrar eden rüyalarıdır ki İstanbul’dan son ayrılışından sonra bu rüyaları artık görmez.Roman yolculuğun hazırlıklarıyla,on yıldır neden İstanbul’a gidemediğinin ve duyguların açıklanmasıyla, yolculuk sırasında yaşananların anlatımıyla başlar.Arkadaşı Ahmet ve Aziyade’yi ararken girdiği mekanlar,sokaklar onu hep hatıralarına da götürür.

Trablusgarp,Balkanlar,1.Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’yi destekleyen yazarın iki roman da oryantalisttir.Aziyade’yi ararken romanda dönemin Galata,Eyüp,Haliç,Beyoğlu sosyal yaşamı romantizm ve oryantalist bir biçimde aktarılır.Şehrin on yıllık süreçteki değişiminden de bahsedilir. Doğudaki Hayalet’in dili diğer eserlerinde olduğu gibi genel olarak mistiktir,duygu yoğunluğu ön plandadır, melankoliktir,şiirseldir.Yazar için Batı endüstri ile ruhu kaybeder.Bu yüzden daha mistik gördüğü Doğu’yu aktarır.Doğu yazarın karakteri ile örtüşür,o endüstriden ve makinelerden uzak bir yapıdadır.

Yazar görev icabı geldiği İstanbul’dan çok etkilenmiş ve bu etki ile birçok eser kaleme almıştır.Yazarın kaleminde şiirli bir roman oluşur.

 

 

DAR YOL

Bir yazarın edebiyat hayatındaki yönünü değiştirdiği ilk ürünlerini okumak bana çok keyif veriyor. Öncesinden farklı bir yola girdiğine şahit olmak güzel bir deneyim oluyor.Dar Yol romanı da Peride Celal’in edebiyat yolunda kaleminin yön değiştirdiği  eseri. Öncesinde geçinebilmek için sevda romanları yazıyor.Dar Yol’da sadece bir aşkı anlatmıyor, bir genç kızın iç dünyasının dönüşümleri yansıtılıyor, tahlili yapılıyor.Bireyin iç dünyasına değiniyor.Zaten romana karakterlerin iç dünyası ve içsel sorunlarının anlatımı hakim.

Bir felaketle başlayan roman  eski Kadıköy’ü çok güzel betimleniyor.Felaket ve Cenan’ın yaşadığı köşkün etrafında dolanan biri,Cenan’ın anne ve kalfayla yasadığı köşkün yanındaki köşke taşınan yazar romanın esrarengiz katmanını oluşturuyor. Ayrıca yıllar sonra Mısır’dan çıkıp gelen teyze amaçlarındaki gizem ile merak uyandırıyor.

Yazar için dönüm noktası olan roman,annesi ve kalfayla birlikte yaşayan, beklentileri olan Cenan’ın, beklentilerini yaşadığı cevrede karşılanamayacağı üzerine kurulu. Çocukluktan genç kızlığa geçen Cenan’ın içi sıkılıyor çünkü yaşadığı yeri ve çoğu şeyi sıkıcı buluyor .Bir kişi hariç ,o da Cenan’ın teyzesinin kızıyla evli olan Raif.Raif’e olan aşkı,teyzesinin kızı Meliha’ya olan kıskançlığı ve öfkesi Cenan’ın karakterini inşa eden duygular oluyor.Cenan’ın karakteri  kıskançlıkla,görünmek istemekle, şehvetle,pervasızlıkla,bencilikle bir değişime uğruyor.Herkesin cocuk gözüyle baktığı Cenan büyümek ve etrafındaki olay ile kişilerin içine girmek istiyor,dahil olmak istiyor,bir yandan da büyüdüğünü kanıtlama çabasına giriyor.Ancak hayatlarına dahil olmak istediği kişiler onun imrendiği,kıskandığı kişiler ve o kişilerin yaşadığı hayatlar hiç de düşündüğü gibi çıkmıyor.Bir felaketle başlayan roman çoğu roman karakteri için mutsuz bir sonla bitiyor.

Kitap Selim İleri’ye teşekkür, ardından Selim İleri’nin yazısı ile başlıyor .

ALINTILAR

En büyük maceralar farkına varmadan başımızdan geçmiş yahut geçmekte olanlardır.

 

Kilitli Oda

Seri 1965-1975 yılları arasında geçerken gerçek bir zaman akışı içinde ilerler. Bir önceki kitaplarda yer alan karakterler bir sonraki kitaplarda farklı bir konuma sahip olurlar. Örnek vermem gerekirse , seri ilerledikçe bir karakter terfi alır. Karakterler için özel hayatları da akar gider; çocuğu olmayan bir karakter seriye ait bir kitapta baba olur vb. Serinin bir önceki kitabından Martin Beck vurulur, serinin Kilitli Oda kitabında Martin Beck  iyileşmiştir ve yeniden işinin başına dönmüştür. Hem soygun, hem de bir cinayet kitapta yer alır. Kitapta geçen ilk olaylar bunlardır.Diğer olaysa bir apartman dairesinde bir cesedin bulunmasıdır.Cesedin bulunduğu yerde tüm kapılar içeriden kilitlenmiştir. Kalbinden vurulan adamın yanındaysa bir silah yoktur. İlk ve daha sonraki hadise arasında bir bağ bulunur mu, roman bu soruyla devam eder. Var olan sosyal sistemin işlevini yerine getirememesi, dönemin İsveç toplumunda artan yankesicilik,polis teşkilatı içindeki yozlaşma kitabın eleştiride bulunduğu konulardır.

Suskunlar Meclisi

“Katil kim?” şablonunun incelikle işlendiği,katmanlı,sadece  polisiye olarak nitelendirilemeyecek bir roman okudum.Hem yazarın kalemine,hem üslubuna,hem de olayların dayandığı zeminin kuruluşuna ve inşasına hayran kaldım.Hâmûşân kelimesine ilk defa 96 yılında Galata Mevlihanesi’nde rastlamıştım.Anlamını da ilk defa o vakit öğrenmiştim;Susmuşlar.Ölümün kısa bir sessizlik olduğunu anlatan bu kelimeden tıpkı roman karakteri Firuze’nin kelimeyi duyduğunda,anlamını öğrendiğinde etkilendiği gibi etkilenmiştim. Sessizlik,suskunlar,susmuş anlamına gelen ve mezar kapısında yazılandan fazlası olan bu kelimenin içeriği Hâmûşân Tarikatı yani Suskunlar Meclisi olarak ele alınır ki romanın adıdır.

Roman bir polisiye mi,evet.Ancak sadece bir polisiye değil.İçinde felsefe olduğu kadar mistik öğeler de barındırır ve okültizmin etkisiyle doğaüstü güçler,semboller derken romanda hayli mistik bir atmosfer oluşur.Kadim Bilgiliğin anahtarı olan,içinde ruhun yolculuğu,simya ve dönüşüm,kozmik uyum ve denge,zihin madde ilişkisi vb bilgileri barındıran,kadim bilginin sırlarını içeren Zümrüt Tabletler,romanda yer alınca okültizmin varlığı oluşur,mistik anlatımsa güçlenir.Roman zaten kadim bilgilerin bulunduğu,bütün ilimlerin kaynağı Zümrüt Tabletler zeminine kuruludur.Bir yanda şeytanın hizmetkârları,bir yanda Hermes’in kadim bilgileri ve bilgileri elde etmek isteyenler,bir yanda Suskunlar Meclisi ve cinayetler derken roman heyecan içinde başlar ve bu heyecan gitgide artarak devam eder.

Devlet memurluğundan istifa etmiş ve kendi kurallarına göre hareket eden,özgür ruhlu,herkes tarafından hayranlık duyulan,çoğu kişinin gözden kaçırdığı delilleri gören,baston kullanan ve onu tanıyanların bastonunun da maharetinden haberi olan eski komiser Eşref Kalender,bir cinayeti,daha doğrusu cinayetleri çözerken yılların sırları ile karşı karşıya kalır.Karşılaştığı,kendine görev verilen cinayet alelade bir cinayet değildir.Haliyle okuduğumuz da sıradan bir polisiye olmaktan çıkar.

Huzuru biraz blues,biraz kahve ve kitapta bulan Eşref Kalender,yıllar önce yol arkadaşı Feridun Temizkan ile yollarını ayırmıştır.Emniyet müdürü olan Temizkan,Eşref Kalender’in yetmiş iki yaşında öldürülen,her Cuma gecesi ortadan kaybolup sabah ortaya çıkan, ayakkabı tamircisi olan Nahit Söylemez cinayeti ile ilgilenmesini ister.Ölünün göğsünde bulunan izler birer semboldür.Daha önce aynı sembollerle köklü holding sahibi de aynı biçimde ölü olarak bulunmuştur.

Devletin çoğu üst makamı son cinayetin çözülmesini istemez,bir azınlıksa cinayetin aydınlatılmasını ister.Bu yüzden devlet içinde küçük bir azınlıkla hareket eden emniyet memuru soruşturmayı resmi kurumlarla değil dedektif olan,eski dostu Eşref Kalender ile yapar.Daha doğrusu görevi ona teslim eder.Soruşturmanın daha ilk aşamasında ilk cinayetin aslında örtbas edildiğini öğreniriz ve romanın ilk düğümleri de atılmış olur.

Soruşturma boyunca akla uygun gelmeyen,mistik, kehanete dayanan cevaplara ulaşılır.Soruların bu cevaplarını bazen bir nesne,bazen soruşturmaya dahil ola biri,bazen de bir kelime verir.Bu nevi cevaplar çoğaldıkça biz okurlar için “merak”her defasında doruğa ulaşır.Ayrıca araştırma esnasında gelişen olaylar şaşırtıcıdır ve işlenen cinayetler düğümü kördüğüm haline getirir.

Sahaftan emniyet müdürüne,öldürülen köklü holding sahibinin kızından Eşref Kalender’in eski kız arkadaşına ve sekreterine kadar her karakter hayli renklidir ve katmanlıdır.

Roman hayli mistiktir.Biri Tel Aviv’de diğeri şehrin eskiden hipodrom olan meydanındaki kadim dikili taşın olduğu yerde bulunan iki cesedin üzerinde taşıdığı semboller neyi ifade eder? İki farklı zamanda işlenen cinayetin,ardından gelen cinayetlerin ortak bir nedeni var mıdır?Devletin ve yurtdışının üzerini örtmeye çalıştığı cinayetlerin sebebi nedir,öldürülen,kendi halinde olan,sessiz bir ayakkabı tamircisi neden öldürülecek kadar mühimdir,semboller ve mesajlarla dolu cinayetler neden işlenir,Suskunlar Meclisi iyilerin mi kötülerin mi tarafındadır,amacı nedir,  Hermes’in ilmi ile cinayetler arasındaki bağ nedir, Hermes’in  ilmini kimler hangi amaçla elde etmek istemektedir,bilgiler yanlış bir ele geçerse ne olur,Eşref Kalender neden arayanken aranan olur ve katil kim, katilin amacı nedir, Eşref Kalender’i bir seçime sürükleyen olaylar silsilesi nedir? Tüm bu sorular romanda yanıt bulur.Roman sona doğru yaklaşırken bu sorulardan çok daha fazla şaşırtan soru ve cevaplar okura aktarılır.Her adımda sırların biri açılır biri açılmayı bekler,yazar romanında düşünmekle bir cevaba ulaşılamayacak ama cevapları olan bir dünya yaratır.Olağan dışı,akıldan üstün olan müdahalelerle açıklanır ki,bu noktada yazarın üslubu anlatıma işlenmiştir.Eşref Kalender sırların kapısını açtıkça yazar bizi mistik bir atmosfere ve bir felsefeye davet eder.

ALINTILAR

Koşullar insanı olması gereken kişiye dönüştürüyor,bunu kabul etmek gerek.

En masum görünenin bile zaman ve koşullar oluşunca acımasız bir canavara dönüşebileceğini unutmamak gerekiyor.Suret çoğu zaman gerçeğin önündeki perdedir.

Adalet gecikince vasfını yitirir.

Durmadan değişen gündemler suçu saklamak içindir.

Kaybedecek çok şeyi olanlar,ölene kadar sır saklayabilirler.

Kalabalıklar arasında bulamadığını satır aralarında aramak,belki de yalnız insanların kaderidir.Çünkü birbirini anlayan iki insan,nadiren bulurlar birbirlerini.

Kimin güvenini kazandıysan ihaneti de orada ara!

Zannedilenin aslını bilmek için hayat kısa.Hem bir şeyin aslını bilmek yüktür insana.

İnsan bir yerde bir nedenle bulunuyorsa bu neden,sonraki nedenlerin de ilk nedenidir.

Hayat,hiçbir şeyin aynı kalmadığına ve her şeyin sürekli değişmekte olduğuna dair bir tanıklıktır.

Korku nihayetinde herkese her eylemi kolaylıkla yaptırabilir.İhanet dahi çoğunlukla korkunun eseri değil midir?

Nefret bile ilişkinin sonu değil,parçasıdır;devamını temsil eder.

Bir kişi veya ulus varlığını ancak dilinin yaşayabildiği ölçüde muhafaza edebilir. Kültürleri inşa eden dildir ve dilleri de inşa eden kültürler. Dili bir kelimeden yoksun bırakmak,bir milleti birçok histen,düşünceden ve kavramdan yoksun bırakmaktır mesela.

 

İkrar

“Açıkça ,saklamayarak söylemek, bildirme” anlamlarını taşıyan ikrar, manasına uyumlu olarak kitabın adı.Çünkü içindeki şiirler gerçekten açıkça, saklamadan dertlerini anlatıyorlar.

Şairin dupduru bir dili var. Gayet açık bir üslupla  çok derin bir anlatıma sahip.