Palaçinka

Kitap içinden çıkan ve bir Balkan yemeği olan palaçinka tarifi ile kitabı okumaya başladım.En kısa sürede denenecek.
Palaçinka kitaba adını veren ilk öykü ve neredeyse kitaptaki her öykü gibi hafif bir hüzünle biten bir öykü.
İllüstrasyonlarını da çok sevdiğim kitapta beni en çok etkileyen ayrıntı öykülerin hepsinde ya durumla ya karakterle bir tanışık hissinin olmasıydı.
Amcaoğlunun yanına tatile giden adamın orada Şerafettin’le yaşadıklarını anlatan “Ben,Datça,Bir de Şerafettin öyküsünün dupduru olan diline hayran kaldım.
Huysuz ve kuralları olan Cevahir Hanım’ın ve sandıkta sakladığı buruşuk gömleğin hikâyesini anlatan öykü ve belli bir yere kadar beni yer yer tebessüm ettiren,kitap içinde beni etkileyen öykülerden biriydi.Bir torun gözünden Cevahir Hanım anlatılırken,onun sakladığı,taşıdığı hatırasına da şahit olunur.Öykü ben de buruk bir tat bıraktı.
Ay tutulması hayli acı bir öyküyken ,ütü yapmayı seven Salim’in hikâyesini anlatan Bir Çay Bardağı Hayat sorular sorduran bir öykü oldu.
Karasinek öyküsü de kurgusu ve sonu ile kendine hayran bıraktı.
Akide şekeri seven,misafir için saklananları yediği zaman ceza olarak iple masaya bağlanan adaşım Mustafa’nın hikâyesini anlayan ,kuralcı bir evin kasvetini hissettiren Bir Avuç Akide Şekeri kitap içindeki özel öykülerden biriydi.
Kitabın son öyküsü olan Floyen Tepesi bir emanetin teslimini anlatan kırık dökük bir öyküydü.

Çöp

Cam,plastik,metal,kağıt için kavga edenler,bunlar için adam bıçaklayanlar,ekmeğini alın teri ile çöpten çıkaranlar,çöplükte yaşayıp oranın ezileni ve sömüreni olanlar ve şehrin en büyük geri dönüşüm çöp işletme fabrikasının sahibi olanlar,belediyenin çöp arabasının şoförü ve ailesi …Bu insanların hayattaki yolu bir dağın efsanesinin eteklerinde birleşir .O dağsa çöp dağıdır.
Çöp toplayarak yaşayanlar yoksul değildirler yaşadıkları yoksulluktan daha fazlasıdır . Onlardan biri olan onurlu, tertemiz bir aile bir gün çöpte bir şey bulur ve o günden sonra hayatları iyi ve kötü şeylerle asla eskisi gibi olmaz .
Trajik gelişmelerle varlıklı bir ailenin sırlarının ailenin iş adamı olan oğlu Levent tarafından öğrenilmesiyle, Levent’in eşinin sınıf farkına karşı tutumlarıyla ve yoksul bir mahallede İngilizce öğretmeni olmayı tercih etmesiyle çöpten ekmeğini kazananların yolları kesişir.
Bu roman küf,dışkı,pas,ekşi ve ağır bir kokuya sahipken bir ailenin huzuru,mutluluğu ve onuru ve bu ailenin etrafındaki iyi insanlar tüm bu pis kokuları bastırır.Ya kötüler?Tüm bu kokulardan daha ağır kokarlar…
Çöpten dağ,mucizeler yaratır hikayeler doğurur,trajik yaşanmışlıklara neden olur ve tüm yaşananlar efsane doğurur..
Görünmeyen hatta görülmek istenmeyen kişileri,hayatları anlatan roman içindeki karakterleriyle,yaşananlarla beni hayli etkiledi.
ALINTILAR
Hayat gerçekleşmesini beklediğimiz düşlerden başka neydi ki?
Birbiriyle kesişen küçük noktalardaki ayrıntılardan yaratılır hayatlar çoğu kez;Çığlar oralarda düşer heyelanlar oralarda olur,faylar oralarda kırılır.

Beşir Fuat

Goethe’nin Alman edebiyatının ilk mektup romanı olan Genç Werther’in Acıları kitabı roman karakteriyle insanları intihara sürükler.Gençler karakterin giydiği çizmeleri,mavi ceketi sarı yeleği giyer ve intihar ederler.Bir de bizim tarihimizde bir intihar olayı vardır.Fakat bu bir kurgu roman karakterinin intiharı değildir,hayatın içindeki birinin ölümüdür.İntiharın basında yer almasıyla Osmanlının 1887 yılında İstanbul’da da bir intihar salgını başlar.Osmanlının başta İslam olmak üzere tüm anlayışına aykırı intihar kavramıyla halk şaşkındır.Şaşkın olunduğu kadar intihar edenler de sıklaşır.Önlem olarak eczanelerden ağrı kesiciler kaldırılır,okullarda din eğitimi sıklaştırılır.İntihar haberi, intihar içerikli yazılar basında Abdülhamid tarafından yasaklanır.İntihar eden kimdir? Dönemin aydını,kalemi gelecek vaat eden,asker,dönemin romantizm akımına karşı edebiyatta realizm ve natüralizmi savunan,bu anlayışlarla eser ve yazılar üreten,hayat felsefesinde materyalizmi benimseyen ve pozitivist olan,bu sebeplerden eleştiri yağmuruna tutulan Beşir Fuat’tır.
Savunduğu felsefesi eleştirilse de Beşir Fuat intiharını bile bilimsel bir deneye dönüştürmüştür.Yani tüm saldırılara karşı düşüncelerinden ödün vermemiştir,son anına kadar görüşlerini savunmuştur.
Türk romanını natüralist örneklere açan Beşir Fuat intihar eder ve bedenini kadavra olarak tıp okuluna bağışlar.Tanzimat edebiyatı yazarları arasında gerçekçiliği irdeleyen ve yaklaşan tek kişidir.Peki neden ve nasıl intihar eder?Bahsedeceğim. Annesi şizofreni hastasıdır ve onu kaybettikten sonra asla eskisi gibi olamaz.Doktorların annesinin hastalığının onda da görülebileceğini söylemeleri onu iyice dibe çeker.Buhran içindeki hali evliliğine yansır ve oğlu Namık Kemal’i kaybedişi onu çöküşe sürükleyen başka bir nedendir.Bileklerini keserek intihar eder ve adım adım dostu Ahmet Mithat Efendi’ye ölümünü,ölüm anını aktarır. Biraz da Ahmet Mithat Efendi’ den bahsedip kitaba geçeceğim.
Ahmet Mithat Efendi’ye kadar edebiyatımızda halka hitap etmiş,toplumun meseleleriyle ilgilenmiş bir yazar yoktur.Yine Ahmet Mithat Efendi’ye kadar yazarlar “seçkin“ kesime hitap ederlerdi.Hakın anlayabileceği metinleri küçümserlerdi.Ahmet Mithat Efendi ise topluma okuma keyfini aşılamıştır.Her alanda kalem oynatan yazar edebiyatın sadece yazma kısmında değil okur kısmında da hizmet etmiştir.Toplumun fikrini,zevklerini terbiye etme odaklı eserler vermiştir.Ahmet Mithat Efendi aynı zamanda metodu olan,gerçek bir okurdur.Ne yazık ki kütüphanesi ölümünden sonra satıldığında kitaplarının arasında not kâğıtları,kitap sayfalarında altı çizili satırlar görülmüştür.Ahmet Mithat Efendi yeni yazarları edebiyatımıza katar.Destekler, Fatma Aliye Hanım,Gürpınar aklıma gelen ilk isimlerken yazar kitabın anlattığı kişi Beşir Fuat’ı da över.
Yavas yavaş kitaba geçiyorum.
Ahmet Mithat Efendi ile Beşir Fuat henüz üç yıllık dostur. Beşir Fuat Ahmet Mithat Efendi’ye mektuplar yazar. İkisinin gerçekçilik anlayışı faklıdır.
Kitap bir biyografi kitabıdır.Aynı zamanda intihar üzerine bir inceleme kitabıdır.Ahmet Mithat Efendi Beşir Fuat’ı nasıl tanıdığını,onun karakterini ,dostluklarını,intiharını anlatır, intihar öncesinde kendisine yazılan başkalarına yazılan Beşir Fuat’ın mektuplarını paylaşır.Beşir Fuat’ın intihar ederken yazdığı satırları da kitabında aktarır.Kitap Ahmet Mithat’ın materyalizmi anlattığı ,intiharla ilgili düşüncelerinin yer aldığı ve gençlere bu konularda çıkarım yapmaları amacıyla yazılmış bir yazısı ile son bulur.
Beşir Fuat nasıl intihar etmiştir ?Bileklerini keser ve acıyı hissetmemek için boyun ve bilek damarlarına kokain şırınga eder ve ölüm anını üstat olarak hitap ettiği Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı mektupta an be an anlatır.

Wigan İskelesi Yolu

Bu kitap yazarın totaliter rejimin gidebileceği noktaları,sonuçlarını işlediği 1984,sosyalizmin amacından nasıl uzaklaştığını,nasıl dikta rejimine dönüştüğünü anlattığı Hayvan Çiftliği,orta sınıf eleştirisini yaptığı Aspidistra kitaplarının aslında düşünce olarak kaynağıdır,harmanlanmış halidir de.
Kapitalist sistemin en çok etkilediği kesim olan karın tokluğuna çalışanları anlatan,sınıf eşitsizliğini ve nedenlerini,insanların çektikleri sıkıntıları aktaran,yazarın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yokluğun içeriğini anlattığı ve daha önce incelemesini yaptığım Paris ve Londra’da Beş Parasız kitabı gibi yazarın bu kitabı da gözleme dayalıdır.Hatta bir fark taşır.Editör tarafından yazardan kitapta işlenen konunun incelenip,gözlem yapılıp yorumlanması istenmiştir.Konu nedir?
Kitap iki bölümden oluşur.İlk bölüm ağırlıklı olarak maden işçiliğini,yazarın belirttiği gibi apayrı bir dünya olan kömür madenlerini anlatır.Aynı zamanda işsizliği,işçilerin hayatlarını ve psikolojilerini,kendi aralarındaki yaşamlarını,kapitalizmin doğduğu yerde kendi halkını bile ezen sistemin acımasızlığını aktarır.Geçim sıkıntısı içindeki insanların aylık gelir gider tabloları gibi ayrıntılarla gerçeği yansıtır.
İkinci bölümde orta sınıfın gerçek dışı sosyalizm anlayışına eleştiri vardır ve geldiği noktaya göre sosyalizm için çözümler bulunur,gerçekleşmesi için gerekenleri belirtir.Sosyalizmin neden başarısız olduğunu açıklar.
İkinci bölüm daha ağırlıklı olsa da her iki bölüm çözüm odaklı kaleme alınmıştır,yazarın olumsuzluklara karşı çözüm önerileri bulunur.
1936 –1937yıllarında İngiltere maden sanayi işçilerinin hayatlarını,sanayi devriminin doğurduğu sistemi,bu sistem içindeki işçi sınıfını,sosyalizmi, sömürüyü,kapitalizmi,sanayileşmenin İngiltere odaklı olarak insan üzerindeki etkisini,açlığı,işçinin aile ve yaşam koşullarını,sosyalizmin gerekliliğini,nasıl bir sosyalist düzen olması gerektiğini,sosyalizmin neden gerilediğini,sınıf sisteminin doğurduğu zorlukları,sınıf farklılığını,yokluğu işleyen ve özellikle ilk bölümüyle roman tadında olan,belgesel niteliğindeki bir araştırma inceleme kitabıdır.
Durumları yazarın güçlü gözlemleri sonucunda en ince ayrıntılarına kadar betimlemelerle aktaran kitap,insanların yaşam koşullarının özsaygılarını nasıl yok ettiğini gösterir.

Distopya

Roman kendini devamlı yenileyen bir son içinde geçer.Sonun başlangıcı ve yaşanan süreç bir döngü taşıyor ve bu döngünün neticesini gözler önüne seriyor.Nedir bu döngü?İnsanın daha üstün olanı,daha iyisini,daha gelişmişini,daha fazlasını istemesiyle dünyaya verdiği zarar ve dünyanın da uğradığı zarara karşılık insana zarar vermesi.Döngünün neticesiyse insanın kendine yaptığı bu kötülüğün buhranlarını yaşaması.
Spekülatif kurgu zeminine kurulu bir Distopya.Aynı zamanda içinde hayli psikolojik ayrıntılar taşıyor.
İstanbul’un yakın geleceğinde geçen romanda İstanbul’da bir kanal projesi hayata geçiriliyor.Kanal yapımı esnasında olan depremle şehir eski halinden çok farklı bir hale geçiyor.Deprem sonrası gelen ölümlerle,salgınlar,kıtlık,suçlarla kent hayatta kalanlar için yaşanmaz hale geliyor.Ardından kent eski kentten ayrılıyor.Yeni bir kent kanalın iki ucuna kuruluyor.Akıllı binaların,yapay zekaların,ileri teknolojinin olduğu evlerde nesli tükenen hayvanları kafeslerde besleyen sakinleriyle yeni kent oluşuyor.Bir yanda bu yeni kent diğer yanda iklim değişikliğinden hızla boşalan eski kent…Eski kentte kalan insanlar nasıl hayatta kaldığını umursarken anlatıcı bunu hiç umursamıyor.İnsanlar isteri,buhran,panik içindeyken felaketleri getiren olaylar silsilesi ile bireyin içine kapanmasını,zamanı yitirişini psikolojik tahlillerle anlatıcının zihninden,iç dünyasından okuyoruz.
Sadece evine kapanmış,hayata tutunacak bir şey bulamayan ve zaten aramayan,geçmişe dair bir şey hatırlamayan,hiçbir şey hissetmeyen,bir süre sonra yazmaya başlayan bireye değil,aynı zamanda diğer insanlarında psikolojisine ve dışarıdaki hayata şahit oluyoruz.Zira kentteki hayatta çocuk istismarı,cinnet ve bir seri katil var.
Anlatıcı yeni olan bu düzende yeni bir hikâye kurmak istemediği ve hikâyede yer almak istemediği için yeni hikâyeyi kuracak olan anılara belleği ihtiyaç duymuyor.Tarihi önemsemiyor.Diğer insanlarla uyumsuzluk sergiliyor.Anlatıcı kendini geçmişten kovulmuş görüyor,şimdiki zamanda kalmak içinse bir sebep bulamıyor.
Romanda aslında bir olayın sonucu yaşanıyor.O olaysa üzerine teoriler üretilen,korkular duyulan,uyarılara rağmen yapılan kanal projesi.Doğanın üzerine fazla gidiliyor ve doğa tepki gösteriyor.Kanalla beraber çevresel koşullar değişiyor,iklim insanlar için ölümcül tehlikeler taşıyor,sert sıcaklık birden sert yağmurlarla yer değiştiriyor,şehirde yaşayan hayvan kalmıyor,kıtlık başlıyor.Roman bu yanıyla ekodistopya ögeleri içeriyor.
İnsanın doğaya yaptığı kötülüğü ve doğanın buna tepki göstermesini anlatan,insan psikolojisinin bu şartlardaki halini yansıtan ve sonu itibarıyla hayli çarpıcı olan bir romandı.

Gözler Kanatlar Çiçekler  Kuyruklar

Kitabın başlarında Cenap Şehabettin’in “Anlamadan okuduğum kitabın benimle alay ettiğini sanırım “ sözü aklıma geldi. “Eyvah, kitap benimle alay edecek” dedim. Neyse ki sonrasında yavaş yavaş algılamaya başladım.
Sınırı olmayan bir hayal gücüyle çizilmiş bir dünyanın hüzne yansımasını okudum.
Romanda bu hayal gücü “tersten işlenerek “ kurulmuş. Aslında dünü ,geçmişi şu anki zamanda anlatıyor.Geçmis zamanı toplumsal bir kayıttan okuyoruz .Bu noktada romanın “hayal gücü” zemini ile romandaki insanların hafızalarından “hayal kurmalarının “ silinmesi arasında bir çatışma bulunur.
Kitabın içinde umut var lakin var olan gerçek kadar belirgin değil.Bu gerçek ne? Doğa ve insanın uyumu umudun bir parçasıyken doğa ve insanın savaşı kitabın hüzünlü,acı, sert , gerçek yanı.
Romandaki dünya yeniden çizilmiş, yaratılmış bir dünya.
Anlatımı gayet kapalı olan roman, var olan her eksi ve artı durumda doğadan güç alır. Tükendikçe kaynaklarına bakıp, duruma çare arayan bir dünya ,bir yaşam ve insanlar kitabın en hüzünlü yanı.Romanın içinde var olan dünya yıkıma uğramış bir dünya.Bu yıkımın sebebi de kapalı bir biçimde verilir. Yani net bir biçimde coğrafyanın , yeryüzünün neden o halde olduğunu yazar okura bırakır.
Ütopik ögeler taşıyan romanda ürküten yanlar bulunur. Anlatılan zamanda büyüyen her şeyden korku duyulması vardır. Doğanın gereği çocuklar büyür.Fakat bu korkulan bir şeydir.Bu yüzden hayatın dışında bırakılırlar.
Roman başlarda beni zorlasa da kısa süre içinde kurduğu katmalarla beni içine çekti. Yeni bir dünya ile tanıştım.

Kesik Baş Cinayeti

Cinayet meydanda lakin caniden tek bir iz yok,kurbanın uzuvları İstanbul’un dört bir yanından çıkar fakat cinayet mahalli yok,cinayet esrarını günden güne arttırır içinden çıkılmaz hal alır ve bütçe emek zaman harcanır fakat netice yok.Ta ki olaya Ziya el atana kadar.”Katil kim “ şablonuyla yazılmış dedektif/polisiye türünde bir roman.
Yazarın kimliğine dair net bir bilgi bulunmamakla beraber yazarın Ziya ve polis memuru olduğu kabul edilir.Koç Üniversitesi Yayınları,kasıtlı yada kasıt olmadan tefrika olarak bırakılan,kitap olarak basılmayan ve unutulmuş eserleri “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi(1831 1928) “başlığı altında gün yüzüne çıkartıyor.Bu diziden çok yakından tanıdığımız yazarların daha önce tefrika olarak yayınlanan ve kitap olarak basılmamış çalışmalarını okudum.Bazen de zamanında tefrika olarak yayımlanan ve adı gazete yahut mecmualarda kalan günümüze kalmamış ,günümüzde adı geçmeyen bazı yazarlarla tanıştım.Onlardan biri bu kitap . Yazarı Ziya kabul edilen kimliği bilinmeyen bir yazar tarafından yazılmış çok keyifli bir kitap okudum.Birinci Dünya Savaşı sırasında 1917 yılının Şubat ayında yaşanan olayın gerçek olup olmadığı da bilinmemektedir.Yazar olayı kronolojik,olayla ilgili fotoğraflar ve belgesel niteliğiyle beraber bir anısını anlatırcasına aktarır işte tüm bu ayrıntılar anlatılan olayın kurmaca mı gerçek mi olduğunu sorgulatır.
Bir tüccar evinden yazıhanesine gitmek için çıkar fakat birkaç gün etrafta görünmez,ailesi polise başvurur ve ardından İstanbul sahillerine bir adamın uzuvları vurur.Bu uzuvların kösele ticareti yapan ve kaybolan tüccar Hüsnü’ye ait olduğu üzerine yoğunlaşılır. Olay uzun müddet çözülemez .Romanın anlatıcısı polis Ziya bu durumu çözme işine odaklanır bu noktadan sonra polisten ziyade dedektif gibi davranır ve birçok kılığa girer ve katili aramaya başlar.Kılık değiştirme zaten Osmanlı Türk polisiyesinin en çok kullandığı ayrıntılardan biridir.
Romanda yer alan dedektif kendine rol model olarak Nat Pinkerton ‘u alır ve halk arasında bu isimle anılır. Karakter sürekli kendini över ve bu durum okur olarak bizi tebessüm ettirir. Ziya dedektif tek başına değildir.Yardımcısı Ali Efendi ile İstanbul’un dört bir yanında araştırma yaparlar ki bu hem heyecanlıdır hem de kılıktan kılığa girmelerinden dolayı keyiflidir.
Kitap içindeki illüstrasyonlar tefrikadakilerin aynılarıdır ve hayranlık uyandırıcıdır.Romanın en güzel ayrıntılarından biri dönemin sosyal yaşamını yansıtmasıdır.

Kan Sahibi

Arnavut inancıdır; öldürülen birinin ruhu için kan alınmalıdır. Yoksa ölenin ruhu dinlenmez.Kan sahibineyse Zot gjakut denir.Öykünün merkezinde ,kurulu olduğu temelinde bu ayrıntı bulunur.
Uzun öykünün geçtiği zamansa Tepedelenli Ali Paşa’nın Arnavutluk’ta (Yanya) hüküm sürdüğü yıllardır.
Dönemin sosyal yapısını, Osmanlının durumunu, yazısız kanunlarını, inanışlarını, devletin anlatılan dönemdeki yolsuzlukları kontrol edemeyişini, kadınken karşı cinsle münasebete girmeyeceğine ve doğum yapmayacağına yemin ederek ,erkek gibi söz hakkı elde eden,erkeklerin çalıştığı her işte çalışan ,silah taşıyan,ismini erkek adıyla değiştiren ve sözünden döndüğündeyse ölümle cezalandırılan, yeminli bakire olan “bernuşa”yı anlatan ve yer yer ürkütücü bir öykü.
Anlatımda yörenin konuşma dili olduğu gibi aktarılır.
Kansız ölümlerin açıklanışı hurafeye dayanır. Vampirlerin neden olduğu bu ölümler ve ölümlerin doğurduğu süreç işlenir.

MARY

✍️Eğitim her şeyi eşit duruma getirir. Özellikle kadın ve erkeği…Yazarın da vurguladığı tam olarak budur. Yazar , kadın ve erkeğin eşit olmayışını kadına sağlanmayan imkânlardan, bu sağlanmayan imkanların başında gelen eğitimden kaynakladığını belirtir. Eğitimsiz kadının haliyle güçsüz olacağının altını çizer.
Yazar kadın ve erkek  eşitliğini savunur. Kısacık ömrünü de bu uğurda yaşamaya, çalışmaya , yazmaya adar. Kendi adını verdiği Mary romanı ayakları üzerinde duran bir kadını anlatır.

✍️1788 yılında yazılan roman feminist bir romandır ve ilk örneklerindendir. Yazar da yazarın kendisinden izler taşıyarak yarattığı karakter de sorgulayan, geleneğe baş kaldıran, hayata  ve yeniliğe açık , tüm zor koşullara rağmen kadın olarak birey olmaya çalışan , şefkat dolu özelliklere sahiptir.Dönemin alışılageldik kadın karakterlerinden hem roman karakteri hem de yazarın kendisi hayli farklıdır. Mary trajik ilişkilerinin şekillendirdiği hayatında kendini yetiştiren bir kadındır.

✍️İlk feminist yazar olarak bilinen Mary Wollstonecraft, Frankenstein romanının yazarı Mary Shelly’nin annesidir.
Yazar , Mary romanını mürebbiye olduğu bir dönemde yazar. Roman evlilik kurumuna bir eleştiride de bulunur.  Romanla ilgili belirttiğim karakterle ilgili ve diğer tüm bilgiler yazarın hayatıyla hayli benzerlik taşır .

✍️Fihrist Yayınevi Türkçeye ilk defa kazandırdığı kitapları bir dizin biçiminde titiz bir çalışmayla okurlara sunmakta .Bu çalışma “feminist ütopyalar dizisi” başlığı altında yayınlanmıştır.
Distopya , Ay’a Yolculuk , Mars Prensesi , Tarzan , Gece Postasıyla , Dindar Helena yayınevinin “bilimkurgu” ve “klasikler “ çalışmalarından okuduğum aklıma ilk gelen  kitaplar .
ALINTILAR

✏️Mutluluk yalnızca cennette mevcuttur, yaşıyorken mutluluğun tadına bakmak mümkün değildir.

✏️Dünya, hassas bir yüreğe kaşı daima düşman ve silahlıdır.

Düşkünler

Yazarın ilk romanı olan Çıkrıklar Durunca ve Mahmut Yesari’nin Çulluk romanı edebiyatımızda sosyal gerçekçilik akımını başlatan romanlardır.
Sadri Ertem’in ilk romanı Çıkrıklar Durunca ekonomi,mezhep sosyoloji;Köylü ve ağa sistemi zemininde Avrupa tarzı üretimin Anadolu tarzı üretimi devletin yanlış ekonomi politikasıyla nasıl ele geçirdiğini anlatır.İkinci romanı Bir Varmış Bir Yokmuş kapitülasyonların Türk ekonomisini nasıl çöküşe sürüklediğini işler.İki roman ekonomi üzerinedir.Üçüncü romanı Düşkünler ise yalı, konak yaşantısının parlak değil karanlık taraflarını anlatır. Romanın her karakteri negatiftir.Romandaki hiçbir karakter olumlu değildir. Tanzimat sonrası başlayan toplumda bir aristokrat kesimi oluşturma çabasının içindeki şahıslar ahlak değerlerini yitirmeleriyle,cinsel eğilimleriyle,egoist yapılarıyla,paraya açlıklarıyla, etik değerleri yok saymalarıyla işlenirler.
Paşa çocukları olan Şinaver Bey İle Şemsa Hanım’ın evliliği cinsel ilişkiden yoksundur. Şemsa Hanım konaklarında hizmet eden erkekle ve piyano dersi verdiği öğrencisiyle ilişkiye girer.Şinaver Bey’de karısının kız kardeşiyle ilişki kurar.Şinaver Bey ve Şemsa Hanım‘ın çocukları olur.Paşa çocukları yoksulluk içindedir. Şemsa üçüncü çocuğuna hamileyken Şinaver Bey hapse girer,hapse girme sebebini özellikle belirtmiyor.Sacit ise karanlık işlere dalmıştır amacı büyük paralar kazanmaktır Şinaver hapisten çıktığında politik tavrıyla saygınlık kazanır.Sacit ve kız kardeşi yeni kişilerle tanışır.Kardeşler para karşılığında bu kişilerin tuhaf isteklerini yerine getirir.
Romandaki tüm ilişkiler ilginçtir.Yazar değerlerini yitiren bir kesimin acıklı hikâyesini trajikomik bir biçimde aktarır.
1930 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilen 1935 yılında kitap olarak basılan Düşkünler’in yazarı Sadri Ertem’e ait olan Silindir Şapka Giyen Köylü hikaye kitabı benim en çok sevdiğim hikaye kitaplarındandır.Hikayeler köylünün sorunlarını,topraktan koparılışını,menfaat uğruna inancın sömürülmesini, yoksulluğu anlatır.