Kusura Ayna

Nesnelerin,uzuvların ön planda olduğu,cesur ve bir o kadar şaşırtıcı ve kendine hayran bırakan öykülerden oluşan bir kitap. Nesnelerin çağrıştırdıkları üzerine kurulu olan öyküleri okumak keyifliydi.
Kitap içindeki Hazreti Patates öyküsü bence edebiyatta inanç ve din kavramları üzerine yazılmış en ilginç öykülerden biri.
Bir kadının itirazı ile gökten neler yağabilir?Hem de sonunda herkes tarafından kıyametin yaklaştığını düşündürecek kadar.Gökten Yağanlar ilginç bir öykü.
Keyifli fakat kolay bir kitap değil.Dili açık, duru lakin alt metinler,kurgular ve öykülerin dertleri,söylemek istedikleri ağır ,düşündürücü.Hâl böyle olunca okurken dura kalka yol alınıyor.
Bıkıp usanacak ama çekip gidemeyecek kadar uzun zamandır birlikte olan Mesut ile Esra’nın ilişkisinden kesit sunan Otomatik Ağız farklı bir bakış açısıyla kitap içinde kendine hayran bırakan öykülerden biri.
Kitaba adını veren Kusura Ayna distopya sayılacak bir öykü.
Bir çantanın gözünden bir kadın portresi çizen Çanta öyküsü kitap içindeki ayrıcalıklı öykülerden.
Evvel Rüya İçinde bilinçaltına eğilirken sonu itibarıyla yine çarpıcı olan öykülerden biri.

Dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır

Zıtlıklar üzerine kurduğu bir felsefeyle,bu felsefeyi her aşamasında kullandığı analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’u tanımak adına, Freud ile ilişkilerini ve bağlarını ,fikir ayrılıklarına rağmen nezaket için de mektuplaşarak konuşmalarını bilmek adına, Jung öğretilerini anlamak, yaptığı çalışmaları ve bu çalışmalara bağlı ortaya koyduğu sonuçları anlamak adına,Jung’un ekolünü çocukluğundan itibaren nasıl kurduğunu bilmek adına mühim bir kitap.
Rüyalar,mitler,semboller izinde bir keşif ve bireyselleşme esnasında ortaya çıkan “kişilik tiplerinin” arayışına varan bir kitap.Jung,ruhun derinliğine inerken sembol,figür,mit,ilkel insan ritüellerinin peşine düşer.Onun arayışında ve vardığı noktada felsefe ile psikoloji iç içedir.Jung ‘un psikoloji ekolünün özü bireyselleşme süreci vaat etmesidir.
Freud’dan ayrıldıktan sonra analitik psikoloji ekolü ile bir dönem başlatan Jung,kollektif bilinç dışı,anima,çağrışım testi, psikolojik tipler gibi kavramların yaratıcısıdır Freud ile ayrıldıkları nokta Jung’un Freud’un bilinç dışı kavramına ekleme yaptığı, Freud ‘un bilinç dışı kavramından farklı olan “dili semboller,iletişim kanalıysa rüyalar olan” kolektif bilinç dışı kavramıdır.
Evrim ile insan zihni biçimlenmiştir.Haliyle geçmişi ile bireyin bir bağı vardır.Bu geçmiş salt çocukluk değil bireyin ailesinin de evrimini içerir.
Kitabın adı aslında kitabın yönlendirmesi;Deneyimleyerek anlamayı seçen Jung,içimize bakmamız gerektiğini, kendimize değer vermemiz gerektiğini,birey olma sürecinde insanın gelişiminin dışa bağlı değil benliğine yönelerek mümkün olacağını savunur.Jung ‘un psikolojisinin temel fikri olan bireyselleşme yani bütünleşme durumu şudur:Kişinin ruhunu keşfetmesi,tüm kıyafetlerinden arınmasıdır.Böylelikle yaşam anlamlı ve sağlıklı,mutluluk dolu olabilir.Bu düşüncesinin temelini seanslara katıldığı transa geçen insanların hallerini gözlemlemesi kurar. Freud ile fikir ayrılıkları özellikle libido ve bilinçaltı kavramları üzerine olur.
Çocukluk yıllarından yaşamının son safhasına kadar süren bir yalnızlığı vardır.
Tanrı tanımı etkileyicidir. Zıtlıklar üzerine kurulu felsefesini analitik psikoloji ekolünün her aşamasında kullanan Jung,zıtlıklardan doğan gerilimin enerjiyi yarattığını savunur.Bu fikrine göre Tanrı’yı yorumlar.Rüyaları ise kişiye özel,hayattan kopuk olmayan ve kendi başına hareket etmeyen olaylar olarak değerlendirir.Rüyaların işlevini de psikolojik dengemizi düzeltmeleri olarak kabul eder.

Sitem Taşları

Şükrü Erbaş’ın 2019–2022 yılları arasında yayımlanmış yazılarından oluşan Sitem Taşları içinde şaire ait şiir de barındırır.
Kitap genel olarak Şükrü Erbaş’ın tanıdığımız ve benim hayran olduğum felsefesine dayanıyor: İnsanın acısını insan alır.Fakat bu defa bu felsefe diğer yazılarına göre özellikle bu kitabında Küçümsenmiş İçtenlik bölümünde daha sert olan ,içi boş şeylerle doldurulan, çürümenin olduğu bir dünyanın içinde varlığını sürdürüyor.Bir o kadar da daha güzel bir dünya için umutlu…
Aşk ve söz/yazı ilişkisini,umudun ehemmiyetini ve emniyet sağlama gücünü,büyümenin ne olduğunu,birçok yönüyle ve birçok fikirle şiiri,yazan kişinin kendi üslubunu bulma evresini, yazmayı,”önce kalabalığı öğretti bana,şimdi yalnızlığı öğretiyor “ dediği dünyayı,biz ve ben kavramlarını,okur ve yazarı,umudu,sözün gücünü,roman ve şiir arasındaki farkı,sosyal medyayı,abdallığı,edebiyatı,salgın ile edebiyat ve üretim sürecini,yaşadığımız salgının edebiyata,yazara,okura, metne,yayınevlerine,kitap fuarlarına yansımasını işler.
Diğer deneme kitaplarından bir farkı var.Davet edildiği konuşmalardaki ruh halini aktarıyor,şiir yazmaya dair kişisel görüşlerini belirtiyor,neden yazmaya başladığını anlatıyor.Şu ana kadar okuduğum Şükrü Erbaş kitapları(deneme)arasında şair ilk defa bu denli kendinden bahsediyor.Bu da kitapta yer yer okur ve yazar sohbet ediyor havası oluşturuyor .
Sitem Taşları bölümü on üç alt bölümden ve ayrı ayrı başlıklarla diğer bölümlerden oluşuyor ve yukarıda belirttiğim konuları işliyor.Neredeyse her bölüm içinde epigraflar bulunuyor.
Salgın Sonrası Edebiyat bölümünde Şükrü Erbaş’ın kaygıları kitap ve okur ilişkisinde yoğunlaşıyor.Yazının sonuna doğru bulunmuş olduğu öngörü günümüze baktığımızda doğru çıkmış oluyor: Edebiyat salgın öncesindeki gibi kapsadığı her alanda sürüyor ve salgın edebiyata giriş yapıyor.
Son dönemde okuduğum kitaplarda ben de bunu çok görüyorum ve daha önceki incelemelerimde salgının edebiyata girişi hakkında birkaç kelamım bulunmakta.

Gönül Hanım

Tasvir-i Efkar gazetesinde tefrika edilen romandır.
Ahmet Hikmet Müftüoğlu Edebiyat-ı Cedide devrindeki yazıları ve Türkçülük akımı yazıları olarak iki dönem içinde eserler vermiştir.Yazı hayatında çeviriler de yapmıştır.Öz Türkçe yazdığı metinler de bulunur.Edebiyat-ı Cedide döneminde yazdıklarının dili epey ağırdır.Mensur şiir havası taşıyan hikâyeler de yazmıştır.Türkçülük akımının başladığı dönemdeyse dili sadeleşir.Servet-i Fünûn dönemi hikâyelerini Haristan ve Gülistan adlı kitapta toplar.Meşrutiyet sonrası yazdığı hikâyeleri Çağlayan kitabında toplar.
Yazar edebiyatının ikinci döneminde tarihin üzücü olaylarını halk edebiyatı izleriyle kaleme alır.
Turancılık akımına dahil olan yazarın Gönül Hanım kitabı,Türkçülüğün anlatıldığı ilk romanlardandır.Aynı zamanda esir düşülen kamptan kaçma,sahte pasaportla yolculuğa çıkma,tapınak ve abidelerde iz sürme,araştırma yaparken yaşananlar gibi ayrıntılarla bir macera romanıdır.
Okurken İlk Türk yazılı eserlerinin izini süren bir ekiple tapınaklarda,yazıtlarda gezilir.İçinde aşk hikâyesi de barındıran Gönül Hanım milliyetçilik kavramına yoğunlaşır.
Gönül Hanım Sefer Heyeti,Türk tarihini ve yazılı ilk eserlerini araştırmak için bir tren yolculuğuna çıkar.Romanda bu yolculukta yaşananlar macera zemininde aktarılırken,Türk tarihi hakkında bilgiler bulunur.
Romanda Türkçülük adına bir tez vardır.Biz benliğimizi tanımazsak kimse bizi tanımaya tenezzül etmez.

Palaçinka

Kitap içinden çıkan ve bir Balkan yemeği olan palaçinka tarifi ile kitabı okumaya başladım.En kısa sürede denenecek.
Palaçinka kitaba adını veren ilk öykü ve neredeyse kitaptaki her öykü gibi hafif bir hüzünle biten bir öykü.
İllüstrasyonlarını da çok sevdiğim kitapta beni en çok etkileyen ayrıntı öykülerin hepsinde ya durumla ya karakterle bir tanışık hissinin olmasıydı.
Amcaoğlunun yanına tatile giden adamın orada Şerafettin’le yaşadıklarını anlatan “Ben,Datça,Bir de Şerafettin öyküsünün dupduru olan diline hayran kaldım.
Huysuz ve kuralları olan Cevahir Hanım’ın ve sandıkta sakladığı buruşuk gömleğin hikâyesini anlatan öykü ve belli bir yere kadar beni yer yer tebessüm ettiren,kitap içinde beni etkileyen öykülerden biriydi.Bir torun gözünden Cevahir Hanım anlatılırken,onun sakladığı,taşıdığı hatırasına da şahit olunur.Öykü ben de buruk bir tat bıraktı.
Ay tutulması hayli acı bir öyküyken ,ütü yapmayı seven Salim’in hikâyesini anlatan Bir Çay Bardağı Hayat sorular sorduran bir öykü oldu.
Karasinek öyküsü de kurgusu ve sonu ile kendine hayran bıraktı.
Akide şekeri seven,misafir için saklananları yediği zaman ceza olarak iple masaya bağlanan adaşım Mustafa’nın hikâyesini anlayan ,kuralcı bir evin kasvetini hissettiren Bir Avuç Akide Şekeri kitap içindeki özel öykülerden biriydi.
Kitabın son öyküsü olan Floyen Tepesi bir emanetin teslimini anlatan kırık dökük bir öyküydü.

Çöp

Cam,plastik,metal,kağıt için kavga edenler,bunlar için adam bıçaklayanlar,ekmeğini alın teri ile çöpten çıkaranlar,çöplükte yaşayıp oranın ezileni ve sömüreni olanlar ve şehrin en büyük geri dönüşüm çöp işletme fabrikasının sahibi olanlar,belediyenin çöp arabasının şoförü ve ailesi …Bu insanların hayattaki yolu bir dağın efsanesinin eteklerinde birleşir .O dağsa çöp dağıdır.
Çöp toplayarak yaşayanlar yoksul değildirler yaşadıkları yoksulluktan daha fazlasıdır . Onlardan biri olan onurlu, tertemiz bir aile bir gün çöpte bir şey bulur ve o günden sonra hayatları iyi ve kötü şeylerle asla eskisi gibi olmaz .
Trajik gelişmelerle varlıklı bir ailenin sırlarının ailenin iş adamı olan oğlu Levent tarafından öğrenilmesiyle, Levent’in eşinin sınıf farkına karşı tutumlarıyla ve yoksul bir mahallede İngilizce öğretmeni olmayı tercih etmesiyle çöpten ekmeğini kazananların yolları kesişir.
Bu roman küf,dışkı,pas,ekşi ve ağır bir kokuya sahipken bir ailenin huzuru,mutluluğu ve onuru ve bu ailenin etrafındaki iyi insanlar tüm bu pis kokuları bastırır.Ya kötüler?Tüm bu kokulardan daha ağır kokarlar…
Çöpten dağ,mucizeler yaratır hikayeler doğurur,trajik yaşanmışlıklara neden olur ve tüm yaşananlar efsane doğurur..
Görünmeyen hatta görülmek istenmeyen kişileri,hayatları anlatan roman içindeki karakterleriyle,yaşananlarla beni hayli etkiledi.
ALINTILAR
Hayat gerçekleşmesini beklediğimiz düşlerden başka neydi ki?
Birbiriyle kesişen küçük noktalardaki ayrıntılardan yaratılır hayatlar çoğu kez;Çığlar oralarda düşer heyelanlar oralarda olur,faylar oralarda kırılır.

Beşir Fuat

Goethe’nin Alman edebiyatının ilk mektup romanı olan Genç Werther’in Acıları kitabı roman karakteriyle insanları intihara sürükler.Gençler karakterin giydiği çizmeleri,mavi ceketi sarı yeleği giyer ve intihar ederler.Bir de bizim tarihimizde bir intihar olayı vardır.Fakat bu bir kurgu roman karakterinin intiharı değildir,hayatın içindeki birinin ölümüdür.İntiharın basında yer almasıyla Osmanlının 1887 yılında İstanbul’da da bir intihar salgını başlar.Osmanlının başta İslam olmak üzere tüm anlayışına aykırı intihar kavramıyla halk şaşkındır.Şaşkın olunduğu kadar intihar edenler de sıklaşır.Önlem olarak eczanelerden ağrı kesiciler kaldırılır,okullarda din eğitimi sıklaştırılır.İntihar haberi, intihar içerikli yazılar basında Abdülhamid tarafından yasaklanır.İntihar eden kimdir? Dönemin aydını,kalemi gelecek vaat eden,asker,dönemin romantizm akımına karşı edebiyatta realizm ve natüralizmi savunan,bu anlayışlarla eser ve yazılar üreten,hayat felsefesinde materyalizmi benimseyen ve pozitivist olan,bu sebeplerden eleştiri yağmuruna tutulan Beşir Fuat’tır.
Savunduğu felsefesi eleştirilse de Beşir Fuat intiharını bile bilimsel bir deneye dönüştürmüştür.Yani tüm saldırılara karşı düşüncelerinden ödün vermemiştir,son anına kadar görüşlerini savunmuştur.
Türk romanını natüralist örneklere açan Beşir Fuat intihar eder ve bedenini kadavra olarak tıp okuluna bağışlar.Tanzimat edebiyatı yazarları arasında gerçekçiliği irdeleyen ve yaklaşan tek kişidir.Peki neden ve nasıl intihar eder?Bahsedeceğim. Annesi şizofreni hastasıdır ve onu kaybettikten sonra asla eskisi gibi olamaz.Doktorların annesinin hastalığının onda da görülebileceğini söylemeleri onu iyice dibe çeker.Buhran içindeki hali evliliğine yansır ve oğlu Namık Kemal’i kaybedişi onu çöküşe sürükleyen başka bir nedendir.Bileklerini keserek intihar eder ve adım adım dostu Ahmet Mithat Efendi’ye ölümünü,ölüm anını aktarır. Biraz da Ahmet Mithat Efendi’ den bahsedip kitaba geçeceğim.
Ahmet Mithat Efendi’ye kadar edebiyatımızda halka hitap etmiş,toplumun meseleleriyle ilgilenmiş bir yazar yoktur.Yine Ahmet Mithat Efendi’ye kadar yazarlar “seçkin“ kesime hitap ederlerdi.Hakın anlayabileceği metinleri küçümserlerdi.Ahmet Mithat Efendi ise topluma okuma keyfini aşılamıştır.Her alanda kalem oynatan yazar edebiyatın sadece yazma kısmında değil okur kısmında da hizmet etmiştir.Toplumun fikrini,zevklerini terbiye etme odaklı eserler vermiştir.Ahmet Mithat Efendi aynı zamanda metodu olan,gerçek bir okurdur.Ne yazık ki kütüphanesi ölümünden sonra satıldığında kitaplarının arasında not kâğıtları,kitap sayfalarında altı çizili satırlar görülmüştür.Ahmet Mithat Efendi yeni yazarları edebiyatımıza katar.Destekler, Fatma Aliye Hanım,Gürpınar aklıma gelen ilk isimlerken yazar kitabın anlattığı kişi Beşir Fuat’ı da över.
Yavas yavaş kitaba geçiyorum.
Ahmet Mithat Efendi ile Beşir Fuat henüz üç yıllık dostur. Beşir Fuat Ahmet Mithat Efendi’ye mektuplar yazar. İkisinin gerçekçilik anlayışı faklıdır.
Kitap bir biyografi kitabıdır.Aynı zamanda intihar üzerine bir inceleme kitabıdır.Ahmet Mithat Efendi Beşir Fuat’ı nasıl tanıdığını,onun karakterini ,dostluklarını,intiharını anlatır, intihar öncesinde kendisine yazılan başkalarına yazılan Beşir Fuat’ın mektuplarını paylaşır.Beşir Fuat’ın intihar ederken yazdığı satırları da kitabında aktarır.Kitap Ahmet Mithat’ın materyalizmi anlattığı ,intiharla ilgili düşüncelerinin yer aldığı ve gençlere bu konularda çıkarım yapmaları amacıyla yazılmış bir yazısı ile son bulur.
Beşir Fuat nasıl intihar etmiştir ?Bileklerini keser ve acıyı hissetmemek için boyun ve bilek damarlarına kokain şırınga eder ve ölüm anını üstat olarak hitap ettiği Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı mektupta an be an anlatır.

Wigan İskelesi Yolu

Bu kitap yazarın totaliter rejimin gidebileceği noktaları,sonuçlarını işlediği 1984,sosyalizmin amacından nasıl uzaklaştığını,nasıl dikta rejimine dönüştüğünü anlattığı Hayvan Çiftliği,orta sınıf eleştirisini yaptığı Aspidistra kitaplarının aslında düşünce olarak kaynağıdır,harmanlanmış halidir de.
Kapitalist sistemin en çok etkilediği kesim olan karın tokluğuna çalışanları anlatan,sınıf eşitsizliğini ve nedenlerini,insanların çektikleri sıkıntıları aktaran,yazarın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yokluğun içeriğini anlattığı ve daha önce incelemesini yaptığım Paris ve Londra’da Beş Parasız kitabı gibi yazarın bu kitabı da gözleme dayalıdır.Hatta bir fark taşır.Editör tarafından yazardan kitapta işlenen konunun incelenip,gözlem yapılıp yorumlanması istenmiştir.Konu nedir?
Kitap iki bölümden oluşur.İlk bölüm ağırlıklı olarak maden işçiliğini,yazarın belirttiği gibi apayrı bir dünya olan kömür madenlerini anlatır.Aynı zamanda işsizliği,işçilerin hayatlarını ve psikolojilerini,kendi aralarındaki yaşamlarını,kapitalizmin doğduğu yerde kendi halkını bile ezen sistemin acımasızlığını aktarır.Geçim sıkıntısı içindeki insanların aylık gelir gider tabloları gibi ayrıntılarla gerçeği yansıtır.
İkinci bölümde orta sınıfın gerçek dışı sosyalizm anlayışına eleştiri vardır ve geldiği noktaya göre sosyalizm için çözümler bulunur,gerçekleşmesi için gerekenleri belirtir.Sosyalizmin neden başarısız olduğunu açıklar.
İkinci bölüm daha ağırlıklı olsa da her iki bölüm çözüm odaklı kaleme alınmıştır,yazarın olumsuzluklara karşı çözüm önerileri bulunur.
1936 –1937yıllarında İngiltere maden sanayi işçilerinin hayatlarını,sanayi devriminin doğurduğu sistemi,bu sistem içindeki işçi sınıfını,sosyalizmi, sömürüyü,kapitalizmi,sanayileşmenin İngiltere odaklı olarak insan üzerindeki etkisini,açlığı,işçinin aile ve yaşam koşullarını,sosyalizmin gerekliliğini,nasıl bir sosyalist düzen olması gerektiğini,sosyalizmin neden gerilediğini,sınıf sisteminin doğurduğu zorlukları,sınıf farklılığını,yokluğu işleyen ve özellikle ilk bölümüyle roman tadında olan,belgesel niteliğindeki bir araştırma inceleme kitabıdır.
Durumları yazarın güçlü gözlemleri sonucunda en ince ayrıntılarına kadar betimlemelerle aktaran kitap,insanların yaşam koşullarının özsaygılarını nasıl yok ettiğini gösterir.

Distopya

Roman kendini devamlı yenileyen bir son içinde geçer.Sonun başlangıcı ve yaşanan süreç bir döngü taşıyor ve bu döngünün neticesini gözler önüne seriyor.Nedir bu döngü?İnsanın daha üstün olanı,daha iyisini,daha gelişmişini,daha fazlasını istemesiyle dünyaya verdiği zarar ve dünyanın da uğradığı zarara karşılık insana zarar vermesi.Döngünün neticesiyse insanın kendine yaptığı bu kötülüğün buhranlarını yaşaması.
Spekülatif kurgu zeminine kurulu bir Distopya.Aynı zamanda içinde hayli psikolojik ayrıntılar taşıyor.
İstanbul’un yakın geleceğinde geçen romanda İstanbul’da bir kanal projesi hayata geçiriliyor.Kanal yapımı esnasında olan depremle şehir eski halinden çok farklı bir hale geçiyor.Deprem sonrası gelen ölümlerle,salgınlar,kıtlık,suçlarla kent hayatta kalanlar için yaşanmaz hale geliyor.Ardından kent eski kentten ayrılıyor.Yeni bir kent kanalın iki ucuna kuruluyor.Akıllı binaların,yapay zekaların,ileri teknolojinin olduğu evlerde nesli tükenen hayvanları kafeslerde besleyen sakinleriyle yeni kent oluşuyor.Bir yanda bu yeni kent diğer yanda iklim değişikliğinden hızla boşalan eski kent…Eski kentte kalan insanlar nasıl hayatta kaldığını umursarken anlatıcı bunu hiç umursamıyor.İnsanlar isteri,buhran,panik içindeyken felaketleri getiren olaylar silsilesi ile bireyin içine kapanmasını,zamanı yitirişini psikolojik tahlillerle anlatıcının zihninden,iç dünyasından okuyoruz.
Sadece evine kapanmış,hayata tutunacak bir şey bulamayan ve zaten aramayan,geçmişe dair bir şey hatırlamayan,hiçbir şey hissetmeyen,bir süre sonra yazmaya başlayan bireye değil,aynı zamanda diğer insanlarında psikolojisine ve dışarıdaki hayata şahit oluyoruz.Zira kentteki hayatta çocuk istismarı,cinnet ve bir seri katil var.
Anlatıcı yeni olan bu düzende yeni bir hikâye kurmak istemediği ve hikâyede yer almak istemediği için yeni hikâyeyi kuracak olan anılara belleği ihtiyaç duymuyor.Tarihi önemsemiyor.Diğer insanlarla uyumsuzluk sergiliyor.Anlatıcı kendini geçmişten kovulmuş görüyor,şimdiki zamanda kalmak içinse bir sebep bulamıyor.
Romanda aslında bir olayın sonucu yaşanıyor.O olaysa üzerine teoriler üretilen,korkular duyulan,uyarılara rağmen yapılan kanal projesi.Doğanın üzerine fazla gidiliyor ve doğa tepki gösteriyor.Kanalla beraber çevresel koşullar değişiyor,iklim insanlar için ölümcül tehlikeler taşıyor,sert sıcaklık birden sert yağmurlarla yer değiştiriyor,şehirde yaşayan hayvan kalmıyor,kıtlık başlıyor.Roman bu yanıyla ekodistopya ögeleri içeriyor.
İnsanın doğaya yaptığı kötülüğü ve doğanın buna tepki göstermesini anlatan,insan psikolojisinin bu şartlardaki halini yansıtan ve sonu itibarıyla hayli çarpıcı olan bir romandı.

Gözler Kanatlar Çiçekler  Kuyruklar

Kitabın başlarında Cenap Şehabettin’in “Anlamadan okuduğum kitabın benimle alay ettiğini sanırım “ sözü aklıma geldi. “Eyvah, kitap benimle alay edecek” dedim. Neyse ki sonrasında yavaş yavaş algılamaya başladım.
Sınırı olmayan bir hayal gücüyle çizilmiş bir dünyanın hüzne yansımasını okudum.
Romanda bu hayal gücü “tersten işlenerek “ kurulmuş. Aslında dünü ,geçmişi şu anki zamanda anlatıyor.Geçmis zamanı toplumsal bir kayıttan okuyoruz .Bu noktada romanın “hayal gücü” zemini ile romandaki insanların hafızalarından “hayal kurmalarının “ silinmesi arasında bir çatışma bulunur.
Kitabın içinde umut var lakin var olan gerçek kadar belirgin değil.Bu gerçek ne? Doğa ve insanın uyumu umudun bir parçasıyken doğa ve insanın savaşı kitabın hüzünlü,acı, sert , gerçek yanı.
Romandaki dünya yeniden çizilmiş, yaratılmış bir dünya.
Anlatımı gayet kapalı olan roman, var olan her eksi ve artı durumda doğadan güç alır. Tükendikçe kaynaklarına bakıp, duruma çare arayan bir dünya ,bir yaşam ve insanlar kitabın en hüzünlü yanı.Romanın içinde var olan dünya yıkıma uğramış bir dünya.Bu yıkımın sebebi de kapalı bir biçimde verilir. Yani net bir biçimde coğrafyanın , yeryüzünün neden o halde olduğunu yazar okura bırakır.
Ütopik ögeler taşıyan romanda ürküten yanlar bulunur. Anlatılan zamanda büyüyen her şeyden korku duyulması vardır. Doğanın gereği çocuklar büyür.Fakat bu korkulan bir şeydir.Bu yüzden hayatın dışında bırakılırlar.
Roman başlarda beni zorlasa da kısa süre içinde kurduğu katmalarla beni içine çekti. Yeni bir dünya ile tanıştım.